Emmi Adnan Koşcağız

Yazı Dükkanı Akademisi 1.Ulusal Öykü Yarışması’nda YDA/017 kodu ile yarışan öykü

İlkbaharın yaza döndüğü, toprağın üst kısmının yavaş yavaş kurumaya başladığı bir günün ilk ışıklarının gökyüzünde kızıl bir renkte göründüğü o sabah, uçuş eğitimi için bir üsteğmen yanında bir teknisyenle beraber helikopteri kalkışa hazırlıyorlardı. Hava çok sakin, açık ve hafif pusluydu, insanın içinin kıvıl kıvıl olduğu, ilkbaharın güzelliklerinin iliklerine kadar işlediği bir günün başlangıcı. Taze toprak kokusunu ciğerlerinde hissediyorlardı. Heyhat! aynı saatlerde yakınlardaki bir köyde bir aile faciası yaşanmaktaydı. O günün gecesinde olanlar, yaşananlar sanki bir kâbustu ve o sabah, o kâbusun içinden çıkıp gelen bir demir kuş vardı.
Köyün üstünü koyu boz renkli, bulanık bir sis perdesi kaplamıştı. Sanki hiçbir şey açıkça görülemiyor, on metre ilerde ne oluyor ne bitiyor belli olmuyordu. Saatler sabaha dönmüş, sabah ezanı okunmak üzere. Köyün ağasının evinin avlusunun ortasında yere çömelmiş, başını dizlerinin arasına almış hıçkıran bir kadın bir şeyler söylüyordu, ama onu duyan veya gören yoktu. İnliyordu, ah ediyordu sabaha dönen saatlerde. Uzaklarda bir köpek uluyor, dişlerini gösteriyor, korku veriyordu insanlara. Uluma sesleri köy evlerinin eski duvarlarından yankılanıyordu.
Emmi yattığı yerden kalkamıyordu, döndü yüzünü aydan yana. Ay gene eski yerinde asılmış duruyordu, her şeyden habersiz. Anası koptu geldi avludan oğlunun yanına;
“Bir şeyin var mı oğul?”
“Benim yok ana, kardeşim yerde yatmakta sessiz, gözleri açık.”
Dünyanın tüm ışıkları soldu o anda. Sesleri duyanlar, gözünü ovuşturanlar yaklaşmakta onlara. Bu kargaşada bir karaltı alaca karanlıkta, ay ışığında koşmakta canhıraş uzaklara doğru. Emmi her baktığı yeri kan kırmızı görüyor. Kızıllıklar içinden bakarken onu tanıdı, kardeşini öldüren katili tanıdı. İntikamını ne pahasına olursa olsun almalıydı, kardeşinin kanı yerde kalmamalıydı. İntikam alarak öfkeden kurtulmalıydı ancak bu şekilde rahatlayabilirdi. İntikamını alarak, adaletsizliği düzeltecek, ailesinin ve kendisinin öz saygısını kazanacak, gelecekteki adaletsizlikleri engelleyecekti. Beyni yanmış gibi hissediyor, ne yapacağını, başını nereye koyacağını bilemiyordu.
Birisinin getirdiği battaniyeye sardılar canından bir parça olan kardeşini. Alıp getirdiler avlunun ortasına yatırdılar, su çektikleri kuyunun yanı başına.
Güneşin parlak ışıkları sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı iyiden iyiye. Ağıtlar yakılırken, ağlama ve hıçkırıklar arasında tüm ahali toplanmıştı büyük ahşap avlu kapısının ardına. Tüm ailenin kaldığı bu büyük yerleşkenin üç tarafında evler tek kat sıralanmıştı. Avlu kapısından girildiğinde tam karşıdaki ev babasınındı, gerçi babasının bu dünyayı terk etmesinden bu yana çok zaman geçmişti. Bu büyük evde ailenin en büyüğü olan anne tek başına yaşıyordu ve orayı her zaman temiz ve düzenli tutmaya özen gösteriyordu. Gerçi gelinler ve büyük
çocuklar ona yardımlarını esirgemiyorlardı. Avlunun kapısından içeri bakıldığında sağda emminin evi solda ise kardeşinin evi her zaman tertemiz ve bakımlı olarak dikkatleri çekiyordu. Kardeşinin beş çocuğu şimdi babasız kalmıştı. En büyüğü on üç, en küçüğü ise iki yaşındaki bu yetimler onun gözetimindeydi artık. Öyle hissediyor ve içinden yeminler ediyordu.
O sırada bir ses yankılanıyor gibiydi dağdan, gökteki kavalın sesi gittikçe yaklaşıyordu sanki. Birden bir ok gibi fırladı dizleri üzerinde oturan emmi. Fırladı doğruca eve daldı, eve girmesiyle çıkması bir oldu, bir elinde tüfek diğerinde fişeklik, daha kimse dur, etme demeye kalmadan o gözden kayboldu. Biliyordu gideceği yeri, onu tanıyordu. Avludan dışarı çıktı, evinin alçak taş duvarını bir sıçrayışta aştı hızlıca ilerledi, kuru çamın etrafından dolanıp adamın bahçesine geldi. Soluk soluğa kalmıştı, adamın evinin bahçe duvarına yaslandı, ciğerleri sanki dışarı çıkacakmış, yerine sığamayacak ve patlayacakmış gibiydi. Biraz bekledi soluklandı, tüfeğine fişekleri yerleştirdi, çiftenin emniyetini açtı, askı bağını sol koluna doladı. Emmi gözleri kapalı başı göğe dönük tek şey düşünüyordu; intikam.
Bahçe duvarını da bir sıçrayışta geçti, evin küçük bahçesinde yanan ocağın üzerindeki kaynayan tencereyi gördü. Demek o yoğun duman buradan geliyor diye düşündü ve dumanın içinden doğruca evin kapısına koşmasıyla hızlıca bir tekme atması bir oldu. Geniş salon bomboştu;
“Hey! Çık dışarı!”
Duvarlardan ses geliyordu da etraftan başkaca bir ses gelmiyordu. Odaları gezdi ama kimseyi bulamadı, demek ki kaçmıştı. Doğruca yönünü adamın bostanına çevirdi ve hızlıca yürümeye başladı. Artık koşacak takati kalmamıştı, beynindeki intikam duygusu her geçen dakika daha da güçleniyordu. Mezarlığın yıkık duvarının kenarından yürümeye başladı, sessiz olmaya çalışıyordu. Bostan hemen mezarlığın bitiminden başlayıp dereye doğru az bir yamaçla uzanmaktaydı. Duvarın uzantısının bittiği yerde yere çöktü etrafı kollamaya başladı.
Dünyayı örten koyu, boz, tozlu sis yavaş yavaş kayboluyordu. Hafiften bir rüzgâr esmeye başladı görüş berraklaşıyordu. Önce yakındaki ceviz ağacını sonra da dibinde oturan kardeşinin katilini gördü, aynı anda o da emmiyi gördü. Tüfeği doğrulttu ve bağırdı;
“Kahpe herif, neden?”
“Kımıldama vururum, cevap ver.” Emmi adamdan cevap beklerken, anasının ince tiz sesini duydu;
“Dur oğul, yapma oğul, bekle oğul.” Bunları duyunca emminin eli ayağı kesildi, gözlerinden sanki alevler fışkırıyordu. Fırsattan istifade ile kaçmaya yeltenen katil tam arkasını dönerken emmi tetiğe bastı ve adam;
“Yandım anam,” dedi ve ayağını tutarak yere çöktü. Şimdi tüfeği adamın başına dayamış, anası da onun silah tutan ellerine sarılmış yalvarmaktaydı. Anası çok şeyler söylüyordu ancak o kadar çok gürültü vardı ki hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bu uğultu ve gök gürültüsünü andıran ses de neyin nesiydi? Üçü de kafaları yukarıda, kendilerine doğru gelen helikoptere şaşkın gözlerle bakmaktaydılar.
Helikopter pilotu üsteğmen standart eğitim uçuşunu yapmak üzere tesadüfen bu geniş düzlüğü seçmişti ve acil iniş eğitimi için uygun rotayı takip ediyordu.
Helikopter üzerlerinden geçip tekrar dönüşe girerken ses azalmıştı, sesini duyurabilmek için canhıraş bağıran anası;
“Evlat bak Allah bize işaret gönderdi. Bırak bu namussuz adamı, zaten yaralandı, iflah etmez bir daha.”
O cümlesini bitirirken alçaktan geçen, sekiz silindirli, yıldız motorlu, gürültü saçan, eski helikopter tekrar yakınlarındaydı. Kadıncağız bir an nefeslenme fırsatı buldu, helikopterin sesi azaldığında söylenmeye devam ediyordu;
“Bunu öldürürsen ne olacak, o mezara sen hapse gireceksin. Senin bebeler, kardeşinkiler onlara kim bakacak, kim babalık edecek? Ben bu gün varım, yarın yokum.”
Emminin kolları gevşedi tüfeğini emniyete aldı, adamın yaralı ayağına bir tekme savurdu, aynı anda ağzına gelen ne kadar bildiği küfür ve beddua varsa hepsini sırayla saymaya başladı.
Helikopter pilotu her şeyden habersiz, üçüncü geçişten sonra köy istikametinde uzaklaşmaya başladı. Bu arada ana oğul kol kola girmişler diğer gelenlerin de yardımıyla evlerine doğru yola koyulmuşlardı. Emmi helikopter gözden kaybolana kadar onu takip etti. Kafası karmakarışıktı, anasının sözleri, sesi beyninde yankılanıyordu. “Bu demir kuş Allah tarafından gönderildi.” Neden olmasın diye düşündü, dört kendi çocuğu, beş de kardeşininki eder dokuz çocuk. “Ben hapse girersem bunların hali nice olur?”
Aradan üç gün geçmişti, harika bir bahar sabahı, helikopter pilotu eğitim için yine aynı bölgedeydi ve eğitimini tamamlamak üzereydi. Son bir yaklaşma eğitiminden sonra meydana dönmek için yine köy istikametinde uçmaya başladı. Emminin avlusunun üzerine doğru yaklaşırken pilotun yanındaki teknisyen parmağıyla aşağı işaret ediyor ve emmiyi gösteriyordu.
Soldan keskin bir dönüşle ve biraz daha alçak irtifaya inerek, tekrar aynı yere geldiler ve bir adamın kendilerine el salladığını gördüler. Adam bir eliyle bir kuzunun ön ayaklarından tutmuş ve yukarı kaldırırken diğer eliyle de in anlamına gelen işaretler yapıyordu. Üsteğmen ve teknisyen kısa bir an göz göze geldiler ve ne yapsak der gibi bakışıyorlardı. Üsteğmen zamanı daha fazla uzatmadan, arazinin müsait olduğu taraftan, soldan iniş paternine girdi ve çok kısa bir sürede avlu kapısının dışındaki düzlüğe iniş yaptı.
Emmi elinde tuttuğu kuzuyla helikoptere koşuyordu, o yaklaştıkça diğer elindeki büyük bıçak belirginleşmeye başlamıştı. Kuzunun başını helikopterin yere temas noktasındaki tekerleğin üzerine koydu ve şaşkın bakışlar altında el çabukluğu ve ustaca kullandığı bıçağı bir sefer çekti. Kuzu birkaç çırpınıştan sonra hareketsiz kaldı. Bu arada aşağıya inen teknisyenin alt taraftaki kapıyı açmasıyla, adamın cansız kuzuyu içeriye fırlatması bir oldu.. Bütün bunlar olurken üsteğmen çalışmakta olan helikopterin emniyetini gözeterek gelenlerin uzaklaşmasını işaret ediyordu. Teknisyenin aşağıya inmesi de geç olmuştu. Böyle bir duruma hazırlıklı olmadıklarından, tedbir almakta gecikmişlerdi. Teknisyen aşağıdaki kapıyı kapatana kadar ikinci bir kuzu da kesilmeden aynı bölmeye atılmıştı. Şimdi helikopterin olduğu yer mahşer yerine dönmüş kalabalığın uzaklaştırılması ve kalkış bir hayli riskli olmuştu.
Helikopter eski, motoru ondan da eskiydi, yoklukta kullanılan bu helikopter arama ve kurtarma görevlerinde ancak görev yapabiliyordu. Kalkış emniyetle yapıldıktan sonra helikopter meydan istikametinde rotaya girdi. Aşağı bölmedeki kuzunun ağlamaklı sesi onları etkilemişti, ayrıca helikopterin ara sıra sallanmasıyla ve kesilen kuzunun kanı ile yıkanmış gibi olan kaygan zeminde dengesi bozulan kuzu sağa sola çarpıyor sesi daha gür çıkıyor ve sızlanıyordu.
Helikopterin pilotu kuleyle ilk temas ettiğinde, önce kendi filosunun yakınındaki iniş pistine daha sonra da helikopterin park edilmesi gereken bölgeye iniş izni aldı. Filo binasının yanına indiklerinde görevli askere el ettiler ve ona canlı kuzuyu teslim ettiler. Sonra da oradan kalkarak park yerine inerek motoru durdurdular.
Helikopterin alt bölmesinin kimse görmeden kandan temizlenmesi ve düzenlenmesi gerekiyordu, bu iş de teknisyene kaldı. Teknisyen helikopteri kilitleyerek, mesainin bitmesini beklemeye başladı. Herkes ana jet üssünü terk ettiğinde, sadece nöbetçiler kalmıştı. Onların da yerleri belliydi. Park yerlerinden sorumlu nöbetçiden izin almak kolaydı. Telefonla nöbetçi binbaşıyı arayarak, işinin bitmediğini çalışmaya devam edeceğini bildirdi. Sonra helikopteri açtı, kesilmiş olan kuzuyu bakım birimindeki tandırın yanındaki bölmeye taşıdı. Temizlik için
bahçe hortumunu çekti, süpürgeyle helikopterin iç kısmını güzelce temizledi ve düzeni de sağladıktan sonra özel arabasına binerek evinin yolunu tuttu. Ertesi gün yapılacak ziyafet için gerekli malzemeleri de aldı arabasının bagajına yerleştirdi. Hava iyice kararmıştı, sabah yine gün doğumunda mesaide olacaktı bir güzel dinlenmeliydi.
Ertesi gün mesai sonrasındaki hazırlıklarla kuzucuk çok güzel pişmiş ve teknisyenlerin hepsine yetecek kadar, güzel bir ziyafetin ana yemeği olmuştu. Diğer canlı olan kuzu filonun maskotu olmuş ve yıllar içinde çok gelişmiş bir koç haline gelmişti.
Sonraki günlerde üsteğmen jet filosundaki yoğun uçuşlardan fırsat bulup da bir daha o bölgeye bir süre gidemedi. Aradan bir aydan biraz fazla zaman geçmişti, jet filosunda uçuş arasında dinlenmekte olan üsteğmeni Ana Jet Üssü’nün ziyaretçi biriminde görevli nöbetçi astsubay arıyordu. Bir köylünün onunla görüşmek istediğini bildiriyordu. Üsteğmen onun geldiğini anladı. “İşte şimdi yandık.” diye geçirdi içinden ya kendisini şikâyet ettiyse hali nice olurdu. Bir an önce onu görmeli ve ikna etmeli diye düşündü. Zamanı çok kısaydı arabasına atladı ve doğruca nizamiyeye gitti. Etrafta tanıdık kimseyi göremiyordu üsteğmen. Sonra kendisine yaklaşan o köylüyü fark etti. Kendisinden oldukça yaşlı olan bu adam üsteğmenin ellerine sarıldı ve öpmeye teşebbüs etti, o da hemen ellerini çekti ve ona sarıldı. Adamın gözleri yaşlıydı ve heyecanlı olduğu her halinden belli oluyordu. “Bak” dedi; “Beni tanımazsın diye o günkü kıyafetimle geldim.”
Adam o kadar candan ve samimi davranıyordu ki sanki çok yakın bir akrabası veya can dostuydu. Yüreğinde; bu solgun yüzlü, zayıf, yorgun ve gözlerinin altı mor halkalarla dolu olan adama karşı bir sıcaklık hissediyordu. Kısa birkaç cümleden sonra üsteğmen;
“Benim uçuşa gitmem gerekiyor. Eğer beni iki saat beklersen uzun uzun görüşürüz ve yemek yeriz.”
Emmi kabul etti ve içerdeki hediyelerini getirmek üzere binaya girdi, üsteğmen de arkasından seğirtti. Bir küçük sandık lokum, biraz tereyağı ve küçük bir sepette samanların içindeki yumurtaları ona vermek istedi. Üsteğmen sadece lokumu filo arkadaşlarına ikram etmek için aldı, diğerlerini orada bıraktı ve uçuşuna yetişmek üzere oradan hızla ayrıldı.
Filoya doğru giderken bir taraftan da “Bu adam neden benim ve ailemin hayatını kurtardın,” diyor. “Beni nasıl buldu?” diye geçirdi içinden ve düşüncelerini geliştirmeye çalıştı.
Filosuna geldi kısa bir dörtlü kol birifinginden sonra havadan yere atış görevi için kalkış yaptı. O gün şanslı günündeydi ve attığını merkeze yakın vurdu. Adam ona şans getirmişti sanki. Uçuş görevi çok kısa olmuştu, kalkıştan sonra toplanan uçaklar belirli bir düzen içerisinde üssün hemen yakınındaki atış sahasına giriyor ve seri olarak atışlarını yaptıktan sonra tekrar toplanarak inişe geliyorlardı. Görev süresi yaklaşık kırk beş dakika oluyordu. Uçuş bittiğinde öğlen tatili zaten gelmişti.
Öğlen yemeği için son zamanlarda yakındaki lojmanda olan evine gidiyordu. Eşiyle birlikte bir şeyler yemek hoş oluyordu. “Emmiyi de götürsem ne olur sanki.” diye düşündü; ha iki kişi ha da üç kişi nasıl olsa doyarlardı.
Üssün çıkış kapısına geldiğinde, sağ taraftaki ziyaretçilerin bekleme binasının park yerine girdi. Emminin bir ağacın altına oturmuş onun yolunu gözlediğini fark etti, ona doğru yaklaşırken o hemen ayağa kalktı ve bir asker gibi esas duruşa geçti. Tekrar kucaklaştılar ve yemek için evin yolunu tuttular.
Emmiyle tanışmaktan hamile eşi de çok mutlu olmuştu, hele yaşananları bir hikâye lezzetinde emmiden dinlemek başka bir keyifti. Yerel şiveyle ve o kadar tatlı konuşuyordu ve anlatıyordu ki dinlemeye doyamadılar. Kısa öğlen tatili çok çabuk geçti ve evden ayrıldılar.
Emmiyi köy minibüslerinin kalktığı durağa bırakarak tekrar görevine dönmek üzere yoluna devam etti.
Hayat nedir ki? Ölmek için önce doğmuş olmak gerektiğini biliyoruz da niçin doğduğumuzu bilmiyoruz. Mark Twain’nin dediği gibi insan bir makina mıdır? Bir insan her ne ise, bu onun yapısına ve kalıtımı ile yaşam alanı ve ilişkileri yoluyla taşıdığı etkilere bağımlıdır. O yalnızca dış etkiler tarafından hareket ettirilir, yönlendirilir, komuta edilir. “Doğru mu söylüyor, doğruluk payı var mıdır?” bilinmez.
Emmi esrarengiz bir adamdı ne zaman ortaya çıkacağı ne yapacağı kestirilemiyordu. O geldiğinde mutlaka bir sebebi vardı ve hep doğru zamanda, doğru yerde oluyordu. Üsteğmenin kızının doğumunda da öyle olmuştu. Bebeğin kırkının dolduğu gün gene nizamiyeden üsteğmeni aradılar ve ziyaretçisi olduğunu bildirdiler. Bu defaki gelişi mesainin bitiminden hemen önceydi. Belliydi ki bebeği görmek için gelmişti. Beraberce eve gittiler. Bebeğe bir uğur kolyesi, altından dört yapraklı yonca getirmişti. Ayrıca kuvvetli bir koyunu onun için işaretlediğini söylüyordu;
“Bu koyun doğuracak, zamanla bir sürü olacak onların hepsi yeğenimin üzerine sözlüdür.”
Ayrıca üsteğmene bir beyaz gömlek, eşine de elbiselik kumaş getirmişti. Bunları kabul etmemek hoş olmayacaktı ama bir daha hediye kabul edemeyeceklerini uygun dille kendisine belirttiler. O da buna karşılık şöyle konuştu;
“Tamam, bir daha hediye getirmeyeceğim. Senin için yapmak istediklerim arzuladıklarım çok fazla, ben utana sıkıla bunları getirebildim. Benim varlıklarım çok fazla; iste sana en iyi arabayı alayım, sana arazimden çiftlik kuracağın yer vereyim.” Üsteğmen ve eşi donup kalmışlardı. Bu adam onlarla dalga mı geçiyordu, başka bir çıkar için onları mı kullanmak istiyordu? İnsanın ailesinin, anasının, babasının bile yapmaktan belki de çekineceği şeyler teklif ediyordu. O köyün ağasıydı çok zengindi bunu biliyorlardı ama söyledikleri çok abartılı geliyordu onlara. Her ağzını açtığında köyüne davet ediyordu onları.
Birkaç ay sonra üsteğmenin doğuda bir ana jet üssüne ataması yapıldı. Eşyalar toplanmaya başlandı ve hazırlıklar devam ederken üsteğmenin aklına emmiyle vedalaşmak isteği geldi.
Bir ramazan günüydü ve düşündüler ki bu ayda gitmek onlar için de iyi olacaktı, kalkıp ailecek köye gittiler. Onları gören emmi ne yapacağını, nasıl ağırlayacağını şaşırdı. Hemen bir kuzu kesmeye kalkıştı fakat onlar oruçlu olduklarını ve yemek yemeyeceklerini belirterek, ziyaretin asıl sebebinin veda olduğunu bildirdiler. Emminin o anda başı öne düştü gözlerinden akan yaşı engellemeye çalıştı. Çok üzgün olduğu her halinden belli oluyordu. “Olsun, oraya da gelirim çok uzak ama olsun, yine de gelirim.” dedi ve içeriye girmelerini istedi. Kendisine ait olan odanın tam kapısının karşısına gelen duvarındaki ocağa doğru ilerlediler. Ocağın kenarında üsteğmenin fotoğrafı ile daha önce isteği üzerine kendisine verdikleri düğün fotoğrafları kalın bir çerçeve içerisinde duruyordu.
“Ben hayatta olduğum sürece bunlara kimse dokunmayacak. Hepimiz Allah’ın kuluyuz, belki bu gün varız yarın yokuz, çocuklarıma vasiyet ettim onlar da sizi hiç bırakmayacaklar.”
Yıllar acımasızca tükeniyordu. Arada sırada, özellikle dini bayramlarda kart göndermeler ve kısa notlarla yıllar geçti. Son gelen kartta sağlığının iyi olmadığını ve son arzusunun onları tekrar görmek olduğunu yazıyordu.
Üsteğmen artık binbaşı olmuş, görev ve sorumlulukları oldukça artmıştı. Bu arada bir de oğlu olmuştu. Oğlu bir yaşına geldiğinde sünnet olma zamanı geldi diye düşündüler. Aile eş dost davet edilirken akıllarına emmi de geldi ve bir telgrafla onu da sünnete davet ettiler. Telgrafa gelen cevapta hasta yatağında olduğunu, gelemeyeceğini bildiriyor ve tebrik ediyordu.
Aradan altı ay geçmişti ve bir gün üssün nizamiyesinden telefon eden nöbetçi astsubay;
“Komutanım bir ziyaretçiniz var.”
“Kimmiş?”
“Emmi de o anlar,” diyor.
Binbaşı işi gücü bırakarak arabaya atladığı gibi soluğu ziyaretçi binasında aldı. Etrafa bakınıyordu ama onu göremiyordu. Genç yağız bir delikanlı kendisine yaklaştı, onu, emminin oğlunu zor da olsa tanımıştı. Delikanlı binbaşının ellerine sarıldı ve öptü. Sonra sıkıca sarıldılar, delikanlı bırakmak, ondan ayrılmak istemiyordu. Hıçkırıklara boğulmuş olan delikanlının enerjisi binbaşıya da geçmişti ve beraberce ağlamaya başladılar. Nice sonra sakinleştiler. Delikanlı, emminin hediyesini ona uzattı, pakette emminin sağlığında aldığı sünnet hediyesi vardı, altın küçük bileklik çok güzeldi. Delikanlı ayrıca, babasının vasiyetinde son defa evine gelerek ocağa ve odaya bakmasını istediğini söyledi. Çok kısa olan bu görüşmeden sonra zamanı olmadığını söyleyen delikanlı geldiği gibi aniden gitmişti.
O gece beş Mayısı altı Mayısa bağlayan geceydi; o gece İlyas’la Hızır’ın buluşacakları geceydi. O gece Hıdırellez’di. Onlar buluştuklarında topraktaki her şey birden ölür, sonra da yeniden daha gür daha canlı olarak yeniden doğar, yaşam yenilenir, topraktan fışkırırdı. İşte bu gece kim gökteki yıldızların tokuşup yeryüzüne aktığını görürse tüm istekleri gerçek olurdu. Binbaşı ve eşi balkona oturmuş karanlıkta bir yıldız denizini andıran gökyüzünü seyrediyorlardı. Gözler kutup yıldızının parlaklığında düğümlenmişti. Birden kayan bir kuyruklu yıldızı gördüler. Yıldız gök kubbenin tepesinden aşağı doğru indi indi ve ufukta gözden kayboldu. Bu sefer yüreklerinde bir titreşim olmuştu hepsi o kadar. Yaşam…
O sene yaz tatilinde binbaşı ailesiyle birlikte emminin köyüne uğradı. Orada emmi yoktu ama onun tüm ailesi onları yere göğe sığdıramadılar. Binbaşı emminin odasına tek başına girmek istedi ve onlardan odanın kapısında ayrıldı, kapıyı kapattı. Şimdi onunla baş başaydı; ocağın her yanı birlikteliklerinin anılarını yansıtan fotoğraf, kart, mektup, ne varsa hatıraya yönelik anılarla doluydu. Ocağın karşısındaki mindere oturdu eskiden, yeniden, hatıralar, hayaller, gerçekler bir biri ardına beyninde döndü durdu. Duasını etti, bildiği ayetleri dini bütün dostu için okudu ve oradan ayrıldı.
Zamanla hayatın acımasız çarklarında bu anılar da, çocuklarıyla olan irtibatlar da kayboldu, öğütülüp gitti. İnsanoğlunun dünya yüzündeki geçiciliğini fark ettiği anlardan birini yaşamıştı binbaşı. Bir az erken veya geç ölmenin bir anlamı olmadığına göre, yaşamanın amacı neydi? Zaten yok olmaya mahkûm kumdan şatolar yapmak neye yarıyordu. Aslında hayat mücadelesi içindeki bütün insanlar böyle şeyler düşünmüyorlar, kendilerini hayattaki başarılarına adıyorlardı. İnsanın temel duygusu buydu. Yeryüzünde geçici olmanın verdiği ürkeklik, yürek burkulması hep bundandı. Aslında boşluk çok büyüktü, büyük bir boşluk…
 
 
 
Adnan Koscagiz
Adnan Koscagiz son yazıları (Hepsini Gör)
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber