Sokak Köpekleri Taner Sesliler

Taner Sesliler’in Sokak Köpekleri  öyküsü Yazı Dükkanı Akademisi 1. Ulusal Öykü Yarışma’sında   YDA024 kodu ile yarışmıştı. 

“Yine bir tinerci vahşeti“ diyordu, televizyonda, ünlü haber spikeri. Köpürte köpürte veriyordu haberi. Yenikapı’da sahil yolunda sabaha karşı yakalanmıştı tinerci, ite kaka tıkılırken polis arabasına, görüntülemişti kameralar. Temiz ve iyi bir esnafı öldürmüştü, tinerci. Arkasından falçatayla vurmuştu, daha doğrusu, önce falçatayı sağ yanına saplamış, soluna kadar derin bir şekilde kesmişti adamı, tinerci. Defalarca gösterdi televizyon.
Kahveciydi ölen adam, kahvesini, olay yerini, tinercinin yakalanışını, an be an, defalarca yayınladı, sonra, garson konuştu kameralara, “çok iyi adamdı, gariban babası…” diyordu garson ölen patronu için.
Naci, otuz yıl önce gelmişti İstanbul’a, on yaşındaydı geldiğinde. Çok kaldırım çiğnemiş, yol yordam görmüştü İstanbul’da. Beyoğlu’nun arka sokaklarını mesken tutmuştu geldiği günden beri. Topkapı’da otobüsten inince, Beyoğlu’na kadar yürümüş, son parasıyla simit alınca da başka bir yere gidememiş, gece, arka sokaklarda bir kapı eşiğine kıvrılmıştı. Başka çocuklarla karşılaşmış, dalaşmış, ilk günler dayak yemiş, tecavüze uğramış, sigaraya uyuşturucuya alışmış, her yolu görmüş, denemişti. Hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, yaralama, haraç, her yola girmiş, ömrünün son beş yılı hariç, yarısından fazlasını, cezaevinde geçirmişti Naci.
Hayatının en rahat dönemi askerliği olmuştu, ekmek elden su gölden, arada bir, çalmaktan, yakalansa da bir iki kavga bir iki dayakla kapanmıştı her olayı. En son, altı yıl önce, bu kahvede garson olarak işe başlamıştı. Yaşlı bir adamdı patron, arka tarafa bir çek yat uydurup, orada yatıp kalkmaya başlamıştı Naci, bir yıl kadar sonra, patronundan, iyi bir paraya devralmıştı kahvehaneyi. Kahvehaneden bir yıl kadar sonra da beş katlı binayı komple satın almıştı. Yine çok güzel para vermişti, ama parayı nereden buldu, nasıl ödedi, kimse bilmemişti.
Saygın ve iyi bir esnaf sayılmıştı, o günden sonra Naci. Halbuki giriş katı nezih bir kıraathane olan bu, beş katlı binanın, ikinci katında, bilardo ve masa tenisi masaları vardı. Bunlar yasal ve göze hoş gelen, kaliteli bir kıraathanenin oyunlarıydı. Üçüncü kat, aşırı lüks ve konforlu döşenmiş, yasa dışı kumar salonuydu. Asıl para burada dönüyor, işler burada bitiyordu ama girişi o kadar izbe ve kötüydü ki, bilmeyen biri bu kata çıkıp kapısını açsa, mezbelelikten korkar, geri kaçardı. Ancak bu hurda yığınını sonuna gidip paslı demir kapıyı açan, kumarhanelerin en güzeline girerdi. Uyuşturucu, içki ve kadın ticareti gibi faaliyetler de bu salonda tezgahlanıyordu.
En üst kat, üç oda mutfak tuvalet banyo, resmen bir daireydi. Naci burayı kendisi için düzenlemişti. Yuvasıydı burası. Genellikle de yalnız olmazdı bu dairede Naci.
Bir de bodrum katı vardı binanın. Çevre dükkanlar kapandıktan sonra faaliyete geçen, demir kapılı, sürekli kapalı duran demir kapı… Çevrede bakkal, berber, esnaf lokantası ve benzeri dükkanlar, akşamın ilerleyen saatlerine kadar açık olsa da en geç 21 00 dolaylarında sokak boşalırdı.
Bodrum katın kapısındaki asma kilit hiç açılmazdı sanki.
İşte, o saatlerden sonra, asma kilit açılır, yarasalar birer ikişer çıkarlardı merdivenlerden, kimselere görünmeden dağılırlardı İstiklal caddesine.
“Yarasalar“ derdi Naci ve hizmetlerine bakan kadın, dört garsondan hiç birinin haberi yoktu yarasalardan, iki ocakçıdan, gececi olanı bilirdi o da yanlış bilirdi yarasaları. Kimsesiz, sokak çocuklarını barındırıp, baktığını sanırdı patronunun.
Yaşları sekiz ile on dört arası değişen, evsiz barksız çocuklardı, yarasalar. Gece, işe çıkarlar, güneş doğmadan da mutlaka yuvalarına dönerlerdi. Dönmeyen bir daha alınmazdı içeri. Dört, beş kişilik gruplar halinde dolaşır, jiklet, kağıt mendil satarlar, dilenirler, gece ilerleyince de, “babacım“ ayağına çıkar, tufa, vurgun, gasp yaparlar, müşterisine hap kokain, ya da başka uyuşturucular temin ederlerdi.. Önce hasılatı Naci’ye teslim eder sonra da, bir şeyler atıştırıp yatarlardı. Yemeklerini Gülizar kendisi verir, hiç birine ayrıcalık tanımaz ve asla doyacakları kadar yemek vermezdi. Naci’nin talimatıydı bu.
Naci, çocukları yarı aç yarı tok, her işinde kullanır, canı istediğini de gece koynuna alırdı. Naci’nin koynuna girecek çocuğu, Gülizar, eliyle yıkar hazırlar, Yatağa sokardı. Sadece Naci’nin koynuna girecekleri gece banyo yapardı çocuklar, hangisine denk geldiyse. Hiçbir çocuk ne karşı gelebilir ne de itiraz edebilirdi. En küçük bir itirazı olan, hastanelik olana kadar dayak yer, sonra da sokağa atılırdı. Bu iki tehlike de birbirinden büyüktü yarasalar için.
Bu karanlık izbede, kırık dökük bir çekyat vardı, yayları fırlamış, köşeleri yırtılmış bu çek yat eskisi, izbenin tahtıydı. Elebaşı yatardı bu çek yatta. Elebaşını Naci seçer, seçtiği elebaşına karşı gelen Naci’ye karşı gelmiş sayılır ve öyle işlem görürdü.
Bu çek yatta Emre yatıyordu bir süredir ama, yavaş yavaş, Kaan’ı hazırlıyordu Naci. Emre on dördünü bitiriyor, özellikle de koynuna girmek istemiyordu Naci’nin. Gerçi direnemiyor, gücü yetmiyordu, ama bu gün yarın…. Naci’nin hiç işine gelmezdi böyle şeyler, hemen gönderirdi kendisine direnme ihtimali olanları.
Kaan, Diyarbakırlı, fakir bir ailenin çok çocuğundan biriydi. Dokuz yaşında evden kaçıp önce Beyoğlu’na düşmüştü, sonra da Naci’nin kucağına. Asıl adı Abdüllatif ti. Yarasalar, gerçek isimlerini kullanmaz, beğendikleri bir isim seçerlerdi. Naci’nin kesin emriydi bu. Kendisi de yıllarca “Hakan“ adını kullanmıştı, zamanının bu popüler ismini ölene kadar da kullanmıştı.
Kaan, elebaşı olacaktı, hazırlıyordu Naci. Bir iki hafta içinde gönderecekti Emre’yi. Emre dahil herkes farkındaydı durumun. Kaan 12 yaşındaydı, kendisinden büyük bir, iki çocuk vardı ama çalışkanlığı, gözü pekliği, en çok da sadakati yüzünden onu seçmişti Naci,
Akıllı çocuktu Kaan. Nazlanmıyordu. Yaptığı hiçbir şeyde istemese bile, mecbur olduğunu biliyor itiraz etmiyordu. Nasıl olsa boyun eğecekti, o kadar dayak ve küfür yemenin ne alemi vardı!
Asıl adı Mahfuz’du, Tolga’nın. Batman‘dan gelmişti. Ne kazası ne köyü belliydi, unutmak istediğinden olmalı, hiç hatırlamıyordu çocuk.
Ana babasının biricik oğluydu, Mahfuz. Babası, altı kardeşin en büyüğü, kendisi de adını taşıdığı Mahfuz dedenin ilk torunuydu. Ailenin göz bebeğiydi Mahfuz, olanaklar, elverdiği ölçüde, el bebek, gül bebek büyüyordu. Özellikle de Mahfuz Dede’nin bir tanesiydi. Mahmut, yol işinde çalışıyordu. “Baba baba” diye seslenmiş, gülücük atmıştı Mahfuz, oğluna bakarken, Mahmut, yokuş aşağı geri geri gelen dozeri fark etmemişti. Dozerin operatörü de aşağıda kaldığı için görememişti Mahmut’u. Bir anda aldı altına ve yavaş yavaş, bağırta bağırta pestil etti Mahmut’u. Gülnaz ve Mahfuz’un gözleri önünde, feryatları içinde. 20 yaşı dolmamıştı daha Gülnaz’ın ve dul kalmıştı.
Mahmut tan bir küçük Raif evli olduğu için, Dağıstan’la evlenecekti Gülnaz. Töre böyleydi. Oysa Gülnaz, Dağıstan’la aynı yaştaydı, çocuklukları birlikte geçmişti, Dağıstan, Destegül’ü seviyordu. Gülnaz’ın iki ufağıydı Destegül. Arada Gülçiçek vardı. Destegül, Dağıstan’a meyil verdiğinde, on dördündeydi. Gerçi kız, belki 7 yaşından beri aşıktı ama farkında değildi. Dağıstan da boş değildi, Destegül’e . Hep oyunlara dahil etmek ister, ama Başta Gülnaz ve diğer çocuklar istemezdi Destegül’ü küçük diye. Gülnaz, Mahmut’la nişanlıydı. Dağıstanla Destegül’ün durumunu öğrendiğinde, arada laf mektup götürüp getirmişti, kardeşiyle, müstakbel kayınbiraderine.
Şimdi aynı Dağıstan, Destegül’ü canından çok seven, Destegül’ün, canından çok sevdiği, bu gün yarın, nişanlanırlar, diye bakılan, Dağıstan, kocası olacaktı, Gülnaz’ın, oysa olay günü iki kardeş olarak gelmişlerdi Mahmut’un yanına.. Töre böyleydi, aileler de bastırınca, direnememişti gençler. Koskoca töreyi mi çiğneyecekti, iki baldırı çıplak genç.
Dağıstan’la Gülnaz’ı evlendirdiler. Ama kimseye yaramadı bu evlilik. Gülnaz, Dağıstan’ı kardeş bilmişti yıllarca, Mahmut’u sevmişti hep, şimdi Mahmut yok, Dağıstan vardı koynunda.
Dağıstan, aynı yaşta olmalarına rağmen, Destegül’ün ablası, kendisinin de dert ortağı ve yardımcısı olduğu için, abla gibi bilmişti Gülnaz’ı. Hatta bazı geceler, Destegül’ü konuşuyorlardı karşılıklı, bütün evde derin bir keder vardı, ama en kötü durumda olan Mahfuz’du.
Mahfuz dede, büyük oğlunun katili olarak görüyordu, torununu, sevgisi, nefrete, öfkeye dönmüştü. Dağıstan, hem ağabeyinin, hem sevdasının katili diye kin kusuyordu küçücük yeğenine. Üç yaşını doldurmamış bir çocuk, günah keçisi olmuştu, bir çok hayatın ölmesinin. Ne kadar kolay ölüyordu buralarda hayatlar.
Çektiği cezalar, yaşına göre çok ağırdı Mahfuz’un. Sürekli dayak yiyordu, Gülnaz’dan başka önüne gelen vuruyordu, bu da hırçın, yaramaz yapıyordu Mahfuz’u, cezaları da ağırlaştırıyordu tabi. Bazı suç geceleri, eve almıyorlardı Mahfuz’u. İlk seferinde çok korkmuş, kapının eşiğindeki büyük beyaz taşa kıvrılmıştı Mahfuz, sonra alıştı, ahırda kahvenin bahçesindeki bankta, açık havada, caminin avlusundaki çimenlikte yatmıştı. Sokakta kalmak, ürkütücülüğünü kaybetmişti, Mahfuz için. Haftada bir iki, kalıyordu zaten. Bir tek Gülnaz, sahip çıkmaya çalışıyordu oğluna, ama ona kim sahip çıksındı ki?
Kavga, dövüş, dayak, küfür… Dört yıl dayandı, ana oğul, Yedi yaşına gelmişti Mahfuz, okula göndermeyecekti, Mahfuz dede. Kim karşı gelebilir, itiraz edebilirdi ki evin reisi adam
Gülnaz, kaynatasına yalvardı, ağladı, kocasından kaynatasından dayaklar yedi, okula gönderemese de İstanbul’a akrabaların yanına göndermeyi başardı Mahfuz’u.
Mahfuz dedenin, üç kız, dört erkek kardeşi vardı İstanbul da iki oğlu bir de kızı. Dudullu’dan Gürpınar’a, Sarıyerden, Kartal’a, bir yılda , bütün akrabaları gezdi Mahfuz. Hiç birinde bir aydan fazla barınamadı. Geçimsiz yaramaz bir çocuktu, evden kaçıyor, bir, iki gün uğramıyor, ya park, ya bir bina girişinde, aile ve ya aile yakınlarından birileri bulup getiriyor ama, sürekli olmuyordu çözüm.
Sekiz yaşındaydı, aç bilaç Taksim’de geziyordu. Öğlenden beri o sokak senin bu sokak benim. Açtı, birkaç kişiden, ekmek almak için para istemiş, alamamıştı, sokak çocuğu, dileniyor, diye düşünüyor, para vermiyor, bir de tersliyordu insanlar. Meydanda bir banka atmıştı kendini, oturuyor mu yatıyor mu belli değildi. Akşamı bitiriyordu neredeyse İstanbul.
Naci, geldi oturdu, Mahfuz’un yanına, hal hatır sordu, bir baba gibi sevecendi tavrı, döküldü Mahfuz.. Naci kurtaracaktı annesini bile yanına getirecekti Mahfuz’un. İnandı, sevindi Mahfuz, aldı çocuğu Naci, önce bir çocuk eşyaları satan mağazaya soktu donundan çorabına kadar her şeyini aldılar. Ama hiç birini denemediler, küçük büyük artık, sonra değiştirirlerdi, göz kararı, tamamdı hepsi… Oradan, hamama gittiler. Naci kendi elleriyle yıkadı Mahfuz’u, baba gibiydi Naci, şefkatli ve hoşgörülü. Kabinde giyindiler. Mahfuz, cicilerini giydi, eskileri çöpe attılar. Oradan bir lokantaya götürdü Naci Mahfuz’u, oysa, yaşadıklarından, sevincinden açlığını bile unutmuştu Mahfuz. Tıka basa karnını doyurdu, Naci de doyurdu karnını. Kahvenin yanındaki dar kapıdan girip, en üst kata çıktılar az eşya vardı, ama temizdi oda. Soyunup pijamasını giymesine yardım etti Gülizar teyze.
Naci’nin, mesken olarak kullandığı bölümün her işinden sorumluydu Gülizar, yemek, temizlik, yatağa atılacak çocuğun her türlü hazırlığı. Gülizar, Candan adıyla pavyonda, çalışırken tanımıştı, Naci’yi, yirmi yıl kadar oluyordu. Naci içeri düşünce, çıkışlarında uğruyordu, Candan’a konsümasyon yapıyordu, sonra birlikte oluyorlardı. On yaş fark vardı aralarında, Naci’den büyüktü kadın. Son on iki yıldır tamamen birlikteydiler, Naci, içeri düştüğünde kadın, hap, uyuşturucu, çiçek , sigara, ne bulursa, hiçbir şey bulamazsa kendini satmış, para yetiştirmişti Naci’ye ceza evinde. Naci de artık, ana, abla, kardeş, sevgili, hizmetçi ne olursa hepsi bilmiş bırakmamıştı Gülizar’ı. Ara sıra onunla da birlikte oluyordu ama elliyi devirmişti kadın, Naci, yaptığına pişman oluyordu çoğu zaman.
Naci’nin işleri iyiye, kadının kadınlığı kötüye gittiği için, hizmetçi durumundaydı son birkaç yıldır, gidecek yeri yapacak işi, kalacak kimsesi de olmadığından Naci’nin pis işlerinin temizliğini yapıyordu.
Gülizar, Mahfuz’a pijamasını giydirip yatağa oturttu, Naci’yi beklemesini söyleyip kayboldu, az sonra da Naci, bornoz içinde geldi, baktı çocuğa, bir anda yüz ifadesi değişti , o şefkatli , baba gitmiş, bambaşka biri gelmişti. Bir anda, çocuk farkı kavrayamadan, bir tokatta, yataktan yere yuvarlandı, ağzının kenarı kanamış, yüzünün sol yanında yangın çıkmıştı sanki. Korkudan ağlayamadı bile Mahfuz. Öfkeyle hırladı Naci, “ne istersem, ne dersem onu yapacaksın, itiraz yok… Buradan çıkış da, bana karşı gelmek de yok. Direndikçe canın yanar…”
Elini sertçe kaldırdı Naci, Mahfuz, iki büklüm oldu, “tamam” diye fısıldayabildi sadece. Birinin, öfke, birinin korku, gözlerinden fışkırıyordu… Elini indirdi Naci, biraz sakinleşti.
“Kendine bir isim seç. Herkes burada kendi ismini kendi seçer. “
Çocuk kararsız baktı, devam etti Naci.
“Öyle Hasan, Mahfuz, filan gibi kendi isimleriniz geçmez burada, Cenk, Can, Cemre, Tolga, ne bileyim Emre, Burak filan, seç bir şey işte.”
Çok düşünmedi mahfuz, “Tolga“ dedi.
“Şimdi yat” dedi Naci, isim seremonisi de bitmişti. Tolga uzandı korkuyla, Naci de yanına uzandı, şefkat ve sevgiyle okşayıp öpmeye başladı çocuğu… Hiç itiraz edemedi çocuk, etse ne olacak, sadece fazladan dayak yiyecekti.
Naci’nin işi bitip de banyoya gittiğinde, Gülizar çıktı ortaya. Toparladı çocuğu, banyoya götürüp yıkadı, bütün çocukların aynı durumda olduğunu anlatıp, teselli etti. Duygusuz ve beylik laflarla, sonra da içerden girişinden bodruma indirdi Mahfuz’u.
Yeni giysiler içinde görünce Mahfuz’u, “gelin geldi…” filan diye alay ettiler önce. Gülizar da çocuklarla birlikte alay edince ağlamaya başladı Mahfuz, bir dayak da Kaan’dan yedi. Geceyi de Emre’nin koynunda geçirdi Tolga. On dördü bitiyordu Emre’nin bu gün yarın ayrılırdı mekandan. Kaan, 12 yaşındaydı. Bir iki çocuk vardı ondan iri ve büyük ama Kaan, hepsinden eski, gözünü budaktan sakınmayan akıllı ve itaatkar bir çocuktu, bu özellikleri nedeniyle onu seçmişti Naci.
Tolga’nın geldiğinin dördüncü günü, Emre gitti.. Gidene kadar hep elebaşı olarak kaldı . O gidince yerine Kaan geçti. Çocuklar kendi aralarında da gönüllü veya zorla, bir bileriyle ilişkiye giriyorlardı ama, elebaşı, hepsini mutlaka, hiç değilse bir kez, başarmak zorundaydı, iktidarı sağlamak için gerekliydi bu, yapan üstünlük kazanıyordu.
Kendinden büyük ve irilerin bile hakkından geldi Kaan. Kendi başarısı gibi görünse de Naci’nin görünmez eli vardı işin içinde, yoksa ne Ferhat ne de Berk, o kadar kolay teslim olmazlardı. Hatta Yavuz bile direnirdi.
Tolga, hırçınlık yapmadı, direnmedi fazla, sadece daha çok dayak yerdi, kurtuluş yoktu buradan. Hoş, kurtulsa nereye gidecekti, sokaklar çok mu iyi, çok mu rahattı. Aynı şeyler belki daha beterleri gelmeyeceği ne belliydi başına. Burada tek başına değildi hiç değilse, gündüzleri barınıyordu. Geceleri, el ayak çekildikten sonra üçer beşer kişilik ekipler halinde çıkıyorlar, kasıp kavuruyorlardı sokakları. Hısızlık gasp, babacım tufa, meraklısına, hap ilaç, ne gerekiyorsa… Güneş doğmadan da çekiliyorlardı yuvalarına. Dış kapı hep kilitliydi, asma kilit paslanmıştı kullanılmamaktan. Her kes bodrumu boş biliyordu, içerden, arka kapıdan girip çıkıyorlardı bodruma. Kazançlarını son kuruşuna kadar, Naci’ye getiriyorlardı. Birinde beş kuruş para yakalasa, canına okuyordu Naci. Onlar da, kazanabildikleri kadar kazanıyor, harcayabildikleri kadar harcıyorlar, normalden fazla harcayanları da diğerleri ispiyonluyordu. Naci, beğeniyordu Tolga’yı, kısa zamanda aşama kaydetmiş, itaatkar ve işe yarar bir çocuktu Tolga, ne isteniyorsa yapıyor, diğer çocuklarla aralarında ne olup bitiyorsa Naci’ye fısıldıyordu. Kimseye iftira atmasa da hiçbir şeyi gizli tutmuyor, Naci ‘ye anlatıyordu. İlk aylardan itibaren, Naci’nin gözdelerinden biriydi Tolga.
Bir gece, bir sarhoşu indirmişler, iyi para bulmuşlardı üzerinde. Ayrıca saat, yüzük, bileklik gibi pahalı takılar da çıkmıştı adamdan. 400 Türk Lirası 600 Amerikan Doları para zaten yeterince ganimetti. Bir iki saat erken geldiler. Yavuz içeri geçti, ganimeti Naci’ye teslim edecekti. Gülizar, Naci’yi çağırmıştı, o da ters bir şey mi var diye, alelacele inmişti, erken gelmeleri normal değildi, durumu öğrenince çok keyiflendi. Paraları, ve eşyaları aldı, hapsini kasaya yerli yerine yerleştirdi. Yavuz’u tebrik etti. Üç çocuk içeri geçmişti, Tolga dışarıda kalmıştı. Yavru bir köpek görmüştü Tolga. Açık sarı renkli tüyleri olan, sarkık kulaklı, tombul, göğsü beyaza yakın sarılıkta güzel bir yavru köpek. Tolga sokuldu köpeğe, sevdi. Köpek mayıştı, Tolga sevdikçe yayıldı oynamaya başladı. Güneş doğmadan öbür guruplar gelene kadar, köpekle oynadı Tolga, “Sarıbaş“ adını taktı yavruya. Poğaça alıp yedirdi, köşedeki fırından. Son gurup gelene kadar onla, bir saat kadar oynadı Tolga. Son gurupla birlikte içeri girdi Tolga, ondan sonraki her gece çıkışta ve girişte, Tolga hep gördü sevdi Sarıbaş’ı. Eliyle besledi hep, her gece ama az ama çok oynadı onla. Kısa sürede kaynaştılar, vazgeçilmezi oldular birbirlerinin.
Binanın bodrumunda 20 kadar çocuk vardı bu sıra. Bu sayı, 15’le 35 arası değişiyordu. Kırık dökük bir çek yat, oda gibi yarı kapalı bir bölüme konmuştu, bodrumun kral dairesiydi. “Elebaşı “ olan, buraya terfi ediyordu. Bu sıralar Kaan’dı elebaşı ve ona aitti, o makam… Bir yıl kadar, kaldı elebaşı olarak Kaan, sonra Yavuz elebaşı oldu, ama Naci en çok Tolga’dan memnundu, hem de her anlamda. Elebaşı yapacaktı ama daha erkendi, hem yaşı küçüktü Tolga’nın, hem de eksikleri vardı pişmesi gerekiyordu. Ancak ikinci yılın sonunda, Yavuz, ondördünü bitirdiğinde, onu gönderince, yerine Tolga’yı elebaşı yaptı Naci. İlk kez, bu kadar küçük bir elebaşı seçmişti Naci.
Tolga’ya güveniyordu, tam itaatlı ve akıllı çocuktu, bir yandan da uzun süre elebaşı, derdi olmayacaktı. On üç yaşındaki Tarık, hiç hazmedememişti Tolga’nın elebaşı olmasını. Kendisinin hakkıydı aslında. Onüç yaşındaydı Tarık, itiş kakış da biraz tartakladı da Tolga’yı ama Tolga, bir iş kaçışı, Tarık’ı polisten öyle bir kurtardı ki, kendi yakalanma pahasına, ve ikisi de kaçıp kurtuldular polislerden.
İki polis, biri araçta, biri yakalamıştı Tarık’ı tam kelepçeyi vuruyordu ki, Tolga hızla koşup polisin, arkasını bir avuçladı, adam, can havliyle dönünce, Tarık vınnn! Polisin eli Tolga’nın sırtında kaydı, ancak Tolga da kaçtı. Sokağı dönünce kayboldular, arka sokaklar, bu çocuklarındı zaten! Buralarda, onları tanrı bile bulup yakalayamazdı.. Bu olaydan sonra, Tarık, elebaşılığın da Tolga’nın da peşini bıraktı. Zaten, Elebaşısını seçmişti Naci.
Tolga elebaşılığın hakkını tam olarak veriyor, kimseye kuruş sektirmiyor, Naci’ye her şeyi hemen ve doğru olarak bildiriyor, yatakta da hiç itiraz etmiyordu. Bu yüzden de Naci, onu çok kolluyordu. Bir yıldan fazla zaman böyle geçti. Tolga’nın tek tutkusu, Sarıbaş’tı. Büyümüş, kocaman bir köpek olmuştu. Ayağa kalktığı zaman, normal insan boyunu geçiyordu ama Tolga’nın, minik yavru köpeğiydi. Gece, güneş doğacağına yakın gelse bile Tolga, Sarıbaş’ı sevmeden, az da olsa onla oynamadan içeri girmiyordu. Hele erken geldiğinde bazen yarım saatten fazla oynaşıyorlar ve ikisi de çok mutlu oluyorlardı.
O gece döndüklerinde, güneşin doğmasına iki saatten fazla vardı. Çocuklar içeri girmiş, sadece Tolga, Sarıbaş’ı görmüş, önce başını okşamış hayvan sürtünüp sırnaşınca dayanamamış oynamaya başlamış az sonra da zaman ve mekanı unutmuşlardı, sadece ikisi vardı Tolga ve Sarı. Yuvarlandılar, yattılar, güreştiler koştular oynaştılar…
Naci, odasında, Gülizar’la oturmuş, hem dertleşip, hem içiyorlardı. Önce saatine baktı, sonra odasından çıktı, zar zor yalpalayarak bodruma indi, diğer çocukları görüp de Tolga’yı göremeyince meraklandı, güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı, hasılat Tolga’daydı.
Naci dışarı çıktı, kimse yoktu, caddeye kadar indi kimseyi göremedi, hoş önünü bile görecek hali yoktu ya… Geri döndüğünde, Tolga’yla Sarı, sokağın köşesinde göründüler, nefes nefeseydi ikisi de.
“Gel buraya” diye bağırdı dili dolaşarak. Tolga hamle yaptı, Sarıbaş ‘dan kurtaramadı kendini. Bir daha çağırdı Naci, Tolga, gitmek istedi, Sarı bırakmadı. Zar zor kendini Sarıbaş’tan kurtarıp, Naci’nin karşısına attı Tolga. Naci var gücüyle iki tokat salladı. Tokatlar Tolga’yı sendeletse de, Naci’nin gerçek tokatları değildi, hem tam kapasite değildi, hem de hedefine tam ulaşamamıştı iki tokat ta ama Tolga’nın gözünden yaş gelmişti.
Hışımla geldi Sarı, üzerine çullandı Naci’nin, havlaya hırlaya itti kaktı Naci’yi. Naci korkmuş sinmiş, Sarı da üstüne gitmemişti, boşluktan faydalanıp toparlandı Naci. Sarı’nın arkasında kaldı. Sarı, Tolga’yı yalıyor, kokluyor minik minik havlıyordu. Naci arka sağdan sokulup bir tekme salladı hayvanın tam karnına, acıyla inleyip dönerken bir tekme de kafasına geldi Sarı’nın. İlkinden daha sert gelmişti, can havliyle sıçradı ama yığıldı yere hayvan. Naci hırsını alamamıştı, gerildi, tam tekmesini kaldırdı, çakıldı Naci. Kan fışkırdı, falçata, sağ arkadan girmiş, sol yana kadar, aynı derinlikte olmasa bile yarmıştı bedenini. Oracığa yığıldı Naci…
Tolga, bilinçsizce koşmaya başladı, neden, nereye koşuyor farkında değildi, koştuğunun bile farkında değildi çocuk…
Sarı da peşinde, Sarı, zaman zaman onu geçse de geri bakıp bekledi, bazen geriye yanına geldi, birlikte kah koşup kah yürüdüler… Yenikapı’da kayaların üzerine oturdu Tolga, Sarı da neredeyse kucağına oturdu. Tolga, Sarıyı severken, elleri titriyordu, aslında sadece elleri değil, her yeri titriyordu Tolga’nın. Dişleri birbirine vuruyor, üşümesine korkmasına engel olamıyordu çocuk.
Biraz sonra, siren sesleri git gide yakınlaştı ve polis araçları çevrelerinde durdu. Güneş iyiden iyiye yükselmişti, direnmedi Tolga, uzattı ellerini, kelepçeledi polis. Çocuğu arabaya tıkarken, ayağıyla da sarı bir köpeği kovalamaya çalıştı polis, ama inat ediyordu köpek, çocuğun arabaya binmesini engelleyemeyince, yolunu kesmeye, bunu da başaramayınca takip etmeye başladı aracı, takıldı peşlerine. Önce Gayrettepe’ye götürdüler. Burada yarım saat kadar, kaldı Tolga, sorgu işlemler filan oradan çocuk şubeye sevk edildi. Polis aracına binerken, çöp konteynırının dibinde yatar Sarı’yı gördü. Sarı mıydı gerçekten, sadece yatıyor muydu, bir an görüp kaybetmişti köpeği… Hiç bir şeyden emin olamıyordu Tolga.
O gün televizyon kanalları, bangır bangır bağırdı akşama kadar.. Beyoğlu’nun saygın esnaflarından Naci Özerdem, sokakta yaşayan bir tinerci çocuk tarafından öldürülmüştü.
Ertesi gün gazeteler, çarşaf çarşaf verdi haberi, televizyon kanalları köpürte köpürte programlar yaptılar, psikologlar, sosyologlar getirip, açık oturumlar düzenlediler, Gazeteler, Makaleler, seri röportajlar yayınladılar…
Anlatılan… Hapçı tinerci bir sokak çocuğu , “para“ istemişti esnaftan, her seferinde para veren iyi insan bu kez, “bozuk yok“ demişti, Tek suçu buydu iyi yürekli esnafın…
Medyanın yarattığı algıya göre, masum bir insan ölmüştü!
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber