Pablo (2. Bölüm) Serdar Hakyemezoğlu

2. BÖLÜM

Çevirme hareketiyle sıkıştırılan son kaçakçı da öldürülünce yerlerimizden çıktık. Öldürdüğümüz çocuklar yetişkinliğe yeni geçmiş, bıyıkları yeni terleyen köylü çocuklarıydı. Ölüme yollanmış kurbanlardı sonuçta. Şu anda kim bilir hangi yoldan katırlarla kaç kilo uyuşturucu kıyıya doğru yol alıyordu acaba?

Öldürdüğümüz köylülerin silah ve mermilerini alıp, onları yattıkları yerde bıraktık. Nasıl olsa, nerede öldürüleceklerini bilen köylüler gelip cesetleri alacak, her biri kendi köylerinde sessizce gömülecekti. Ailelerine şebekeden bir kaç bin dolar verilecek ve unutulmaya terkedileceklerdi.

Bizim askerler arasından vurulan çocuğa küçük bir tören düzenlendi. Askeri araca bindirilerek şehrin hastanesine gönderildi. Artık ailesine nasıl iletilecekti, bilmiyorum. Benimse daha ilk çatışmamda yanımda birinin vurulmasının etkisi, köylü çocukların kurşunlardan insan şeklini kaybetmiş cesetlerinin gözümün önünden gitmeyen görüntüsü yüzünden bütün dengem bozulmuştu. Ellerim titriyor, göğsüm sıkışıyordu. Bölük komutanı bana üç gün dinlenme verdi. Üç gün dinlenince ne değişecekti ki?

İkinci gün, durumum daha da kötüye gitmeye başladı. Yanımdaki köylü çocuğunun vurulması beynimdeki sinema perdesinde sürekli yineleniyor, gece  ter içinde bağırarak uyanıyordum. Acemi birliğinde o kadar zor koşullara dayanmıştım ama bu durum bir şeyi değiştirmemişti. Demek ben de bir hanım evladıymışım. Durumum benim için çok utanç vericiydi ama elimden başka bir şey gelmiyordu. Üçüncü gün kusmaya başladım. Kıta doktoru istemeyerek te olsa, beni askeri hastanenin psikiyatri servisine sevk etmek zorunda kaldı.

Hastaneye doğru olan uzun yolculuk sırasında, geçici de olsa kıtadan uzaklaştığım için biraz açılmış, rahatlamıştım. Sıkıntım sürüyordu ama en azından kusmuyordum artık. Hastanenin koridorunda, birliğimizden  beri bana eşlik eden çavuşla birlikte psikiyatri doktorunu beklerken gelen geçenleri izliyordum. Hastane koridorlarında askerler kadar siviller de vardı. Güzel giysili subay eşleri, sevimli çocuklar… Burası geldiğim yerden çok değişik bir dünyaydı. 

Bir süre sonra psikiyatri doktoru beni içeriye çağırdı. Kıta doktorunun raporunu okurken masasının önünde esas duruşta, sessizce bekledim. Kafasını ağır ağır okuduğu kâğıtlardan kaldırıp gözlerime baktı. Anlat bakalım, dedi. O ana kadar çok sakindim ama ağzımı açmamla birlikte yeni bir ağlama krizine yakalandım. Salya sümük ağlıyor, bir türlü durduramıyordum. Doktor bir süre daha ağlamamın dinmesini bekledikten sonra, herhalde bitmeyeceğine karar verdi ki; seni yatırıyorum, biraz dinlenince yeniden konuşuruz, dedi.

Önümdeki eşlikçi askerle birlikte psikiyatri yatan hasta servisine gidiyoruz. Koridorlar boyunca köşeler dönüyor, merdivenler çıkıyor, merdivenler iniyoruz. Yol bana çok uzun geliyor. Sonunda zemin katı altında, ışığı yanmayan bir merdivenle inilen demir bir kapının önünde duruyoruz. Görevli asker kapıyı çalıyor. Kapının üzerindeki minik pencere yana sürülerek açılıyor. Aralıktan ablak bir yüz bize bakıyor. Hasta getirdim diyor, yanımdaki. Ağır kapının kilidinin içeriden döndürüldüğünü duyuyoruz. Demir kapı ağır ağır açılıyor. Yanımdaki asker beni içeriye doğru itince, kapı arkamızdan kapanıyor. İçerideki asker, burada bekle diyor, arkasını dönüp gidiyor.

Beklediğim yer büyücek bir hol. Karşıda dört uzun masadan oluşan bir yemekhane, yanında ise tuvaletler var. Kapının sağında ise demir parmaklıklı, dört yataklı birden fazla hücre var. İçlerinde yatan kimse olmadığından kapıları yarım açık.

Koridorda dolaşan pijamalı bir sürü insan var. Meraklı gözlerle beni süzüyorlar. Yemekhanenin önünde hazır ol’da bekleyen, gözlerini bana kilitlemiş, hiç kımıldamadan duran kırmızı yüzlü bir genç var.

Biraz sonra, -sonradan yirmi dört saat koğuşlarda kaldığını öğreneceğim- asker, elinde bir takım pijama ile geri dönüyor. Soyun, diyor. Asker elbiselerimi tümüyle soyunuyorum. Üzerinde kesici bir şey var mı, diye soruyor. Yanıtıma güvenmeyip, beni çamaşırlarımı yoklayarak muayene ediyor. Ağzımı sonuna kadar açtırıp uzun uzun bakıyor,  dilimi kaldırtıp altını yokluyor. Üzerimde ve ağzımda hiçbir kesici bir alet olmadığına inandıktan sonra pijamaları veriyor. Asker, üzerimden çıkardığım giysilerimi kucaklayarak kapısını anahtarla açtığı bir odaya dalıyor. Ben yine sıkıntılı bir şekilde bekliyorum. Kırmızı yüzlü çocuk gözünü benden hiç ayırmıyor. Asker bir süre sonra girdiği kapıdan dışarı çıkıyor ve eliyle kendisini izlemem için işaret ediyor. Peşine takılıyorum.

Uzun bir koridor boyunca yürüyoruz. Bu koridorda dört tane hasta koğuşu var. Her biri 20 yataklı olan koğuşlardan biri, hasta sayısına diğer koğuşlar yeterli geldiğinden hiç açılmıyor. Soldan iki koğuş hemen hemen dolu. Üçüncü koğuşta yalnızca altı kişi kalıyor. Asker de geceleri o koğuşta, o altı hasta ile birlikte yatıyor. O koğuşun öyküsünü daha sonra anlatırım.

Asker bana yatağımı gösteriyor. Bu koğuşalarda bölüğümüzdeki gibi ranzalar yok. Yatakların tümü tek kişilik. Burasının hastane olduğunu gösteren tek belirti de bu zaten. Yatağımın başındaki çekmeceli küçük dolaba yedek sigara paketlerimi koyuyorum. Eşya olarak sadece üzerimdeki iç çamaşırlarım var, dolaba yerleştirecek başka bir şeyim yok. 

Sigaramı paketlerimden birini alıp koridora çıkıyorum. Hastalar uzun koridor boyunca volta atıyorlar ve nedense hepsi de çok sesli konuşuyorlar. Girişte gördüğüm kırmızı yüzlü hasta asker, hala hazır ol durumunda bekliyor. Onun girişte bakışlarını doğrudan bana kilitlediğini  sanmıştım, oysa o hiç ara vermeden hala aynı noktaya bakıyor. Ben ürkekliğimi belli etmemeye çalışarak bir duvara yaslanıp sigaramı yakıp çevremi izlemeye başlıyorum.

Çok uzun boylu bir hasta askere pijama uyduramamışlar. Pijama altı dizleri ile ayak bilekleri arasında, kolları ise dirseklerinin biraz altında. Herkese karşı öfkeli olan  gürültücü bu hastanın, söyledikleri çoğunlukla anlaşılmıyor. Uzun süre bizim dilimizi konuştuğunu bile anlayamıyorum. En sonunda, bağırtıları arasında tanıdık bir kaç sözcük yakalayabiliyorum. 

Derken bir patırtı kopuyor. Uzun boylu ile bir başkası birbirlerini kıyasıya yumruklamaya girişiyor. Kapalı odadan elinde copla çıkan görevli asker, ikisine de gelişigüzel vurmaya başlıyor. Kavgayı bıraktıkları halde asker onları coplamayı sürdürüyor,  epey hırpaladıktan sonra coplamayı bırakıyor. Biraz sonra, ortalık hiç bir şey olmamışçasına yatışıyor. On dakika önce kıyasıya dövüşen iki hasta koridorda birlikte volta atıyor.

Yanıma yaklaşan temiz yüzlü bir genç merhaba, dedi. Merhaba, diye yanıtladım. Bana filtreli, kaliteli bir sigara sunuyor. O Amerikan sigarasından epeydir içmediğim için hiç nazlanmadan alıyorum.
-Benim adım Eduardo. Senin adın nedir?
– Diego, diyorum isteksizce.
Biraz sonra birlikte koridorda volta atanların arasına biz de karışıyoruz.

Eduardo anlatıyor:

– Burada kendine çok dikkat et. Benim yanımdan ayrılma. Ben burada kimin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Uzun boyludan uzak dur. O delidir. Yeni gömülmüş cenazelerin mezarlarını açıp ölen kadınların ırzına geçiyormuş.

Bu hazır ol durumunda bekleyen kırmızı yüzlü,  dayak yemekten delirmiş. Hazır ol deyince, biri rahat diyene kadar donar, kalırmış. 

– O zaman rahat, diyelim. Yazık değil mi çocuğa?
-Hayır, rahat deme hakkı sadece uzun boyluda. Rahat dersek, saldırır.

Eduardo’nun anlattıkları garibime gitse de, ilk günden olay çıkarmak istemiyorum. Kimseye bulaşmadan hastane günlerimi atlatmak niyetindeyim. Bu arada, yeni ortama uyum sağlama çabasıyla kendi sıkıntımı unutmuş durumdayım. Tedavi yöntemi bu mu,  acaba? 

Eduardo başkentli zengin bir ailenin çocuğu ama askerlik yapmaktan kurtulamamış. Psikolojik rahatsızlığı  önce de raporu olduğu halde askere almışlar. Kim bilir ailesi kimin tavuğuna kış dedi. Sadece zengin olmak bile, ayrıcalıklı olmak için yeterli olmayabilir bu ülkede.

Bu çocuğa kanım kaynadı. Hem de sigaramız bittikçe, o güzel sigarasından uzatıyor. Anladığım kadarıyla, sigara ve para sıkıntısı yok. 

-Düşünebiliyor musun, bana dolu tüfekle nöbet tutturdular, diyor. Ya kafam bozulsa çekip birini vursam, ne olacak? Deliyim lan, ben.

Bu kadar akıllıca konuşan biri nasıl deli olabilir? Gayet bilinçli konuşuyor. Bir süre sonra tuvalete gitmem gerekti.

-Eduardo, ben tuvalete gidiyorum.
-Tamam arkadaşım.

Tam yanından ayrılırken kolumu tutuyor. Yavaşça kulağıma eğiliyor: 

-Tuvalette çok dikkatli ol. Kimseyle konuşma. Her yerde Garcia’nın (diktatörümüz) kameraları var.

Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Bu çocuğun aklı gidip gidip geliyor, demek ki.

-Tamam, Eduardo. Çok dikkat edeceğim.

Tuvaletten çıkınca Eduardo’nun yanına dönmüyorum. O da beni,  bir daha arayıp,  sormuyor zaten. 

DEVAM EDECEK

3. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Serdar Hakyemezoğlu son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Demokrasi Evi Açıldı Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

2 Yorumlar

  1. Konu farklı içerik zengin.

    0
  2. Toplumun her öbeğinde birbirinden “ayrımlı, ayrıksı, değişik, başka / farklı”dır. İnsanlar bir fabrikasyon ürün değil, her biri özeldir. Bir konuda her biri ayrı davranışlar gösterebilir, ayrı görüşler öne sürebilir. Bu nedenle insan denen canlının çok karmaşık bir düşünce yapısı vardır. Bu nedenle toplumları yönetenler hep buyruk altında yönetememekten korkarlar. Bu korku onları her tür insanlık dışı yasa dışı baskılar, oyunlar kullanmaya yöneltir. Az gelişmiş, geri kalmış gelenekçi (feodalitenin ağır bastığı) ülkelerde bu nedenle yönetenler gittikçe daha çok diktatörleşmeye, sertleşmeye, baskılara yönelirler. Öyküyü ilgiyle okumayı sürdüreceğim.

    1

Bir cevap yazın