Pablo Serdar Hakyemezoğlu (6. Bölüm)

Pablo her geçen gün daha iyiye gidiyor. Koridor boyunca her gün bol bol yürüyoruz. Yürürken bir eliyle tuttuğu üst pijamamın eteğini hiç bırakmıyor. Pijama eteğim onun cankurtaran simidi gibi oldu. Geceleri Pablo uyumadan uyumuyorum. Adeta bebeğimi uyutur gibi, önce onu uyutuyorum. Bazıları yemek masalarında Pablo ile konuşmaya çalışıyorlar. Ama Pablo’nun sesini benden başka duyan yok. Bana ise hiç susmadan anlatıyor. Aslında o bir ozan. Kartal kemiğinden ve odundan yaptığı çeşit çeşit kavalları, flütleri var. Vahşi ormanların, kayalıkların, dağların üzerinden süzülen kartalı üflediği flütü ile canlandıran çocuğu; dağlarından, ormanlarından alıp kışlaya sokmuşlar. Bir de üzerine sistemli dayak ve baskı görmüş. Duyarlı ruhu bir yerden sonra dayanamamış, tel kopmuş. Oysa ne güzel anlatıyor, dağlarını, ormanlarını, ağaçların arasından şırıl şırıl akan derelerini… Okuma yazmayı zar zor öğrendikten sonra ilkokulu bırakan cahil Pablo, dünyanın en iyi öykü anlatıcısı. Askerlikten önce hiç şehir görmemiş, dağ köyünden uzakta, gittiği tek yer yirmi kilometre ötedeki kasabası. 

Bize herkes alıştı. Ben ve eteğimden tutarak dolaşan küçük Pablo’m. Uzun’un nefret dolu, deli bakışlarını da takmıyorum artık. Ne de olsa, onu bir kez sınadım. Başkalarını korkutabilir ama artık beni korkutamaz. Ben onun ciğerini biliyorum, o da benim bildiğimi biliyor. Düşmanca bakışlarının nedeni bu. Çünkü benimle başa çıkamadı.

Uyuşturucu şefi beni koğuşuna çağırmış. Benimle ne işi olabilir ki? Geldiğünden veri koridorda bile rastlamadım, yüzünü bile görmedim. Tabii zorunlu olarak gideceğim, bildiğim bir şey varsa; bu tip adamlarla asla zıtlaşmayacaksın. Pablo eteğimden tutmuş olarak yan koğuşa gidiyoruz. Koğuş kapısından girince o güne kadar görmediğim ama hep anlattıkları üç yataktan oluşan mini sarayı görüyoruz. Yatakların arkasındaki duvara bir Toltec kilimi asılmış. Yanında mini bir buzdolabı ve ayak ucuna asılı küçük bir televizyon bile var. Bunları içeri ne zaman getirdiler, hiç farkında bile değilim.

Eliyle işaret ederek bizi yanına çağırıyor. Bağdaş kurarak oturduğu yatağın yanına vardığımızda, beni yatağın üstüne çağırıyor. Yataklardan oluşan bu taht, koğuşta güç ve iktidarı temsil ediyor. Bu yüzden yatağın üstüne davet edilmek büyük bir ayrıcalık. Benim koğuştan taşınan iki tane meydancı, ellerini önlerinde birleştirmiş olarak yatakların yanında ayakta bekliyorlar.
Yatakların üzerine çıkıyorum. Tabii ayrılmaz parçam Pablo’ da benimle birlikte çıkıyor. Şefin bunu hiç hoş karşılamadığını bakışlarından anlasam da, renk vermiyor.
-Ben çok küçükken bir kuzum vardı, diye boğuk sesiyle anlatmaya başlıyor. Sesi gerçekten boğuk mu, yoksa kendisi mi boğuklaştırmak için özel çaba gösteriyor?  Marlon Brando’nun Baba filmi bizim ülkemizde çok sevilmişti, kopyaları hala salaş kasaba sinemalarında oynamaya devam eder. 

-Nereye gitsem peşimden gelirdi. Bana çok bağlıydı. Benden hiç ayrılmak istemezdi. Babam çok sinirlenirdi, bu duruma. Geceleri kuzu benim odamda yatardı. Ama babamın haberi olmazdı. Gizli gizli sokardım onu eve. O da gizlice girdiğini, orada bulunmaya halkı olmadığını bilirmiş gibi, sessiz sessiz yatardı odamda. Ama işte önünde sonunda hayvan bu. Nereye kadar? Bir gün meleyeceği tuttu. Tabii ben babamdan çok ağır dayak yedim. Kuzu o gece kesildi. Ertesi gün babam, beni ağlata ağlata, zorla yedirdi kuzumun etini bana.

Pablo’ya bir ileti vermeye çalışıyor ama onun  almaya hiç niyeti yok. Bu korkunç öyküden ürküp bana daha çok sokuluyor.

-Efendim, Pablo geldiğinde çok kötü durumdaydı. Bir gece hücrede birlikte kaldık. Şimdi de bana çok bağlandı. Ben de doktor değilim, liseye bile gidemedim ama kendi aklım erdiğince, onu korkularından kurtarmaya, askerliğinin kalan kısmına hazırlamaya çalışıyorum.
-Koğuştakiler bana sizi anlattılar. Peki, neden yapıyorsun bunu?
-İçimden geliyor.
-Yalnızca bu mu yani?
-Yalnızca bu.

Baron uzun uzun gözlerimin içine bakıyor. Sonra yatağın kenarında dikilen adamlarına söyleyip dolaptan bizim için iki tane gazoz açtırıyor. Pablo ile ben zevkle gazozlarımızı yudumlarken bizimle muhabbet ediyor. Memleketlerimizi soruyor. Söz arasında yakında çıkacağını, askerlik yapmamak için en uygun servisin bu olduğunu, diğer dallarda film, ameliyat gibi kanıtlar gerekirken psikiyatri dalında, doktorun askerlik yapamaz raporunun yeterli geldiğini söylüyor. Şefin bu serviste neden zaman geçirdiğini, doktorun  da nasıl bir şerefsiz olduğunu, böylece anlamış oldum. Sabahları doktor geldiğinde muayene odasına bile gelmiyor şef. Bu işler parasız olmaz. Yirmi kişilik koğuşta askerin koruması altında kalan altı hasta da, zengin ailelerin çocukları. Her biri doktorun vereceği askerlik yapamaz, raporunu bekliyor. Serviste dokunulmazlıkları var. Hatta geceleri askeri dışarıdan bir şeyler almaya gönderip kapısını kilitledikleri koğuşun güvenliğinde yiyip,  içiyorlar. 

Baron biz koğuştan çıkarken yüksek sesle;
-Bu ikisi bundan sonra benim korumam altında. Herkes duysun, onlara yapılan bana yapılmıştır, diyor.

O anda gözlerim koğuşun bir köşesinde yatağında büzüşen Uzun’a takılıyor. Onun için bundan böyle daha da ulaşılmaz oldum. Gözlerindeki nefret her zamankinden daha güçlü. Sanırım bakışlar öldürebilseydi,  o an ölürdüm. 

DEVAM EDECEK

Serdar Hakyemezoğlu son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

2 Yorumlar

  1. Adaletin, yasaların, hukukun ulaşamadığı noktalarda “dediğim dedikçi” zorbaların ve onun çevresindeki el etek öpücüleri ortaya çıkıverir. Bu alanda güçlünün adaletinden başka adalet yoktur.

    2

Bir cevap yazın