Pablo ( 1. Bölüm) Serdar Hakyemezoğlu

1. BÖLÜM

Pablo ile bir askeri hastanenin psikiyatri koğuşunda tanışmıştık.

Pablo’ya verilen hava değişimi raporu bitince babası onu memleketinden kışlasına geri getirirken yolda yine kötüleşmiş, kıtası yerine doğrudan askeri hastaneye getirmişler. Servisin demir kapısından içeri girmemek için duvarlara tutunurken hepimize saldırıyordu. Altı kişi birden tutamıyorduk. Boğazını patlatırcasına bağırırken kendisine zarar verme aşamasına gelmişti. Öyle bir korku içerisindeydi ki, gücüne güç yetiştiremiyorduk. Büyük zorluklarla kapının hemen yanındaki korunaklı ve dört yataklı tecrit hücrelerinden birine sokabildik. Ama bu arada hepimiz çeşitli yerlerimizden küçük yara bereler almıştık. Hastabakıcı Pablo’ya onu kısa sürede uykuya geçirecek iğneyi vurabildiği anda serçe parmağımı sıkıyordu. Uykuya geçtiğinde parmağımı elinden almadım. Kapıyı örtmelerini, Pablo ile hücrede kalacağımı söyledim. Koğuşta görevli asker demir kapıyı üzerimizden kilitledi. Parmağım elindeyken yanındaki yatağa uzandım. Çok geçmeden ben de uykuya dalmıştım.

Bu koğuşta ne işim vardı? Neden buradaydım? Biraz daha geriden başlayarak anlatayım.
Bir Güney Amerika ülkesinde yaşıyorum. Siz bu ülkeyi diktatörlükleri, insan hakları ihlalleri ile tanıyorsunuz. Bizim için ise doğduğumuz, aşk ile bağlı olduğumuz ana yurdumuz. Gözaltında kaybolan, stadyumlara kasaplık hayvanlar gibi doldurulan insanlar… Yoksul, tevekkül sahibi ve kaderci halkıyla benim ülkem.

Askerlik zorunludur bizde. Yaşı gelen her ülke vatandaşı gibi zamanı gelince acemi birliğime katılmıştım. Ülkenin dört bir yanından gelen yaşıtım gençler ile birlikte sağa dön, sola dön, selam ver gibi askerlik ritüellerini öğrenirken, bir yandan da silah kullanma eğitimleri yapıyorduk. Geceleri yatağımızdan aniden kaldırılıp güya saldıran bir düşmana karşı en kısa sürede bölük binasının önüne iniyor, sonra uykulu gözlerle koğuşumuza dönüp yatıyorduk. Subaylar ve çavuşlar bize çok kötü davranıyorlardı. Çelik gibi bir asker olmanın ilk koşulu kötü muameleye dayanabilmekten geçiyordu, sanırım. Aramızdan daha hassas karakterlere sahip olanlar daha çok etkileniyordu bu durumdan. Geceleri yatağında gizli gizli ağlayan çok sayıda arkadaşımız vardı. Ama herkes kendi başının çaresine bakıyordu, burada. Bu çetin zamanları yalnız bitirmek zorundaydık sonuçta. Dayanamayıp sinir krizi geçiren, ağlama nöbetine girenler daha çok aşağılanıyor, küçük görülüyordu. Bizim ülkemizde askerlik böyle bir şeydi. Başka ülkelerde nasıldır, bilmem.

Acemiliği bitirmiş, başkentten gelen listelere göre kıtalarımıza dağıtılmıştık. Bana orta büyüklükte bir kent düştü. Benim kasabama ve köyümüze de oldukça yakındı. Dağıtım için verilen küçük izinde köyüme gidip ailemi ve nişanlım Luisa’yı da görebildim. Askerlik biter bitmez evlenmeyi düşünüyorduk.

Kıtada yaptığım askerlik acemi birliğine göre rahat olsa da, askerlik sonuçta. Kaçakçılarla mücadele için uzun görevlere çıkıyor, günlerce ormanlarda yatıyorduk. Bütün dolaşmalarımıza karşılık henüz hiçbir kaçakçı grubuyla karşılaşmamıştık. Ama sürekli tüfeklerimizle yatıyor, tilki uykuları uyuyorduk. Bir gün mutlaka bir çatışmaya gireceğimizi biliyorduk. Kaçakçılar acımasızdı. Her çatışma kanlı geçer, askerlerden ve kaçakçılardan yaralananlar, ölenler olurdu. Ancak bütün çatışmalara rağmen çok küçük miktarlarda uyuşturucu yakalanırdı. Dostlar alıp verişte görsün. Herkes bilirdi ki çok büyük miktarlardaki uyuşturucu sevkiyatlarında biz yoktuk. Ya başka yerde devriye atardık, ya da aynı anda önümüze yem diye atılan çok küçük bir grupla çatışmada olurduk.

Bir gün bölüğe iki tane köylü geldi. Bölük komutanına çıkarak ihbarda bulundular. Sekiz kişilik bir grup uyuşturucu geçirecekti. Bu ihbar her zaman ki gibi daha büyük bir kaçağın başka bir yoldan sevk edileceğini belli ediyordu. Çünkü buralarda hiç bir köylü şebekenin haberi olmadan ihbarda bulunamaz. Şebeke onları, ibret olsun diye kundaktaki bebeklerine kadar öldürülür.
Hazırlık yaptırılan 30 kişilik birlikte ben de vardım. Uzun bir yürüyüşten sonra köylülerin söylediği yolda pusu kuracağımız yere ulaştık. Takım komutanı bizi yerlerimize dağıttı. Beklemeye başladık. Yanıma uzak bir kentten yeni gelmiş bir genç düşmüştü. Gelir gelmez çatışmaya gireceği için sevinçliydi. Alçak sesle bana köyünü anlatıyor, durmamacasına konuşuyordu. Korku belirtisiydi bu hali. Korkmadığını sanmamızı isterken, aslında korktuğunu anlatıyordu bana.
Bekleyişimiz uzadıkça uzuyordu. Bizim ülkemizde ayrımsız hepimiz sigara bağımlısıyız. Sigaraya bıyıklarımız terlerken başlar, ölene kadar ara vermeden içeriz. Pusunun en çok zorlayan tarafı buydu. Artık ne olacaksa olsun. Yeter ki sigaralarımıza kavuşalım.

Sonunda kırılan bir dal sesi ile gelenler kendilerini belli ettiler. Önümüzden geçmekten başka seçenekleri yok. Bir süre sonra kafilenin ilk üyesi görüşümüze girdi. Yavaş yavaş ilerliyorlar. Tüfeklerimiz kurulu olarak Takım komutanının ateş emrini bekliyoruz. Yavaş yavaş sekiz kişi de tüfeklerimizin atış menziline girdi. Her an ateş emri gelebilir.

Sonunda takım komutanının ateş emri ile birlikte tüfekler cayırdamaya başladı. Tam bir kırımdı bu. İlk ateşle birlikte altı kişi gitmişti bile. Aceleyle kendisini bir yükseltinin arkasına atan iki kişi yaralıydı. Birisi hafif bir toprak yükseltinin arkasına yatmıştı. Çok sayıda tüfeğin aynı yere ateş etmesiyle, yeterince korunamadığı için çok geçmeden kalbura döndü. Diğeri ise bir kayanın arkasına sinmişti. Bir sürü tüfeğin aralıksız yağan mermileri kayayı döverken, şimdilik kayanın arkasında güvendeydi. Bir süre sonra tüfekler sustu. Takım komutanı teslim ol çağrısı yaptı. Yanıt havaya sıkılan bir kaç el atışla geldi. Bunun üzerine mermiler yeniden sağanak şeklinde kayayı dövmeye başladılar. Ben ateş etmiyordum. O kadar atışın arasında hiç bir anlamı yoktu. Ama yanımdaki genç hevesle basıyordu kurşunu.
Tüfekler yeniden sustu. Uzun bir süre sessizlik içinde bekledik. Kayanın arkasından da bir ses gelmiyordu. Yaralanmış, kendinden geçmiş olabilirdi ya da seken kurşunlardan biriyle vurulmuştu. Bilemezdik ama biz artık çatışmayı bitmiş sayıyorduk. Hava kararmaya başlamıştı. Belki de fırsattan yararlanarak geldiği yoldan geriye doğru kaçabilirdi. Takım komutanı işaretle bir grubu arkadan çevirme yapmak için yönlendirirken yanımdaki çocuk bir sigara yaktı. İlk nefesiyle birlikte kurşunu yüzünden yedi.

Dağılan et parçaları yüzüme sıçrarken sesi bile çıkmadan ölmüştü.

DEVAM EDECEK

 

2. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Serdar Hakyemezoğlu son yazıları (Hepsini Gör)
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

2 Yorumlar

  1. PABLO ilk girişte sardı, hüzün ve heyecan ile devamına geçiyorum. Tebrikler.

    0
  2. Geri kalmış ülkelerin bilisiz, bilgisiz, bilinçsiz halkı hep ezilmeye tutukludur. Bu nedenle kimi ülke yöneticileri halkının bilgi ve bilinç düzeyini yükseltmek için bilimsel eğitimi seçmişlerdir. Kimi ülke yöneticileri ise yurtsever değildir, insancı değil, çıkarcı ve yalancıdır. Doğru yönetilmeyen, ağalık düzeniyle (gelenekçi) yönetilen toplumların insanlarının değeri sinek kadar yoktur. Halk sırtına binilmek için sömürülmek için kullanılan birer araçtır. Ülke insanının beynini en iyi uyuşturan ve hep etkili olan bir uyuşturucu kullanılır. Bu uyuşturucu, yönetenlerin işlerini kolaylaştıran ilahsal kutsallardır. Ne yazık ki Pablo’nun ülkesi de tam olarak geri kalmış bir ülkenin, gelenekçi yönetiminin bir bireyidir. Ülkenin adı ne olursa olsun yazgı aynıdır. Kafalar değişmeden insan değişmez, insan değişmeden hiçbir şey olumluya evrilmez. İlgiyle okumayı sürdüreceğim.

    2

Bir cevap yazın