Parlayan Işık Nurcan Yüksel Öçal

Bana bir tezgâh gerekli usta diye seslendi tok bir ses, marangoz dükkânının içine doğru ilerlerken. Ses beni etkilemişti, tezgâh yapılırsa, umarım usta beni de kullanırdı. Gelenin ismi Ahmet’miş. Bir sosyete pazarında, bir semt pazarında yeri varmış ve satacağı giysileri sergileyeceği yeni bir tezgâha gereksinimi varmış. Tezgâhı katlamalı istiyordu, sosyete pazarında geniş yere gerek yok diyordu, oradaki kadınlar sergiyi dağıtmıyorlar. Semt pazarında ise dağıtılan giysileri sürekli toplamaya çalışıyorum, o yüzden geniş tezgâhı burada kullanacağım.

Ustam, nasıl bir şey yapacağını anlamıştı, parada, zamanda anlaştılar ve işe koyuldu hemen. Ben de bu tezgâhın parçalarından biri olmak istediğim için fırsat kolluyordum, sonunda beklediğim fırsat geldi, bir parça, pürüzsüz, düzgün bir tahta arıyordu. Nasıl kendimi göstereceğim derken, tam üstüme güneş ışınları geldi ve parıltıları ustanın gözünü aldı, böylece benim farkıma vardı. Burada kendimi Pinokyo gibi hissettim. Pinokyo’yu nerden biliyorsun diye sorarsanız, tahta olmadan önce ağaçken, benim gölgemde insanlar çok kitap okuyorlardı, oradan biliyorum.

Hah tamam dedi, ustam; rendeye gerek kalmadan, bu işi halledeceğim. Kulağındaki kalemle beni çizdi, ölçtü biçti ve katlamalı tezgâha ekledi. Bir kaç günlük çalışmadan sonra, tok sesli Ahmet’in tezgâhı bitmişti, içinde benim de olduğum. O gün öğleden sonra geldi ve tezgâhını çok beğendi, dükkândan çıkarken yüzü gülüyordu, onun neşesi bana da geçmişti sanki. Elindeki ekmek teknesini, tezgâhını arabasına yüklerken, katlamalı yerimden ben de gırç gırç sesler çıkarıyordum.

Önce sosyete pazarına gidecekmişiz. Arabaya önce malzemelerini, yani satacağı giysileri yerleştirdi özenle, sonra da tezgâhını koydu. Bir yandan da karısıyla konuşuyordu. Bu tezgâhı diğeri gibi oralarda bırakmam, arabada taşırım, iyi ki akıl ettim de katlamalı yaptırdım. Kahvaltı poşetini aldı karısının elinden, dışarıdan yemiyormuş hiç. Çocukları çoktan okula götürülmek üzere arabaya binmişlerdi. Sonunda tekerlek döndü, öyle heyecanlıydım ki, biliyorsunuz ilk kez gidecektim pazara, hem de sosyete pazarına, kim bilir neler görecektim?

Çocuklar okula bırakıldı ve biz de pazara vardık. Ahmet Abi, artık abi diyordum, samimi olduk yaa, kendine ayrılan bölüme geldi. Önce telefonla konuştuğu, eski tezgâhını vereceği pazarcıyı buldu ve tezgâhı verdi. Sağındaki solundaki pazarcılar meraklanmıştı, ne oluyor diye. Ahmet Abim yavaşça arabadan yeni, güzelim tezgâhını indirdi, ben yine parıldıyordum, şimdi de ışıklar vurmuştu tezgâhın benim olan bölümüne.  Kendisine ayrılan bölüme tezgâhı özenle yerleştirdi. Katlamayı açmamıştı tabii, burada kısa olan bölümü kullanacaktı. Arkadaşları, çok beğendiler tezgâhı, biraz da gıpta ile baktılar, beğenilmek benim bile hoşuma gitmişti.

Sonunda giysiler yerleşmiş, satışa başlamıştık. Ahmet Abim arada kahvaltısını yapmıştı, söylediği büyük bardak çayla. Yüzü gülüyordu, müşterilerine sakin sakin istedikleri parçaları gösteriyor, almasalar da kızmıyordu. Kadınlar da bu durumdan memnundu ve bu yüzden tezgâhın önü hep kalabalıktı. Ama bir türlü beğenemiyorlardı alacakları giysileri. Demesine göre alacakları giysiler, onlardan başka kimselerde olmamalıymış, bu yüzden ince eleyip sık dokuyorlarmış. Bu arada Abim birden tezgâhın arasından fırladı, bir kadının elini tuttu sertçe. Herkes ona ve kadına bakıyordu, meğer kadın, başka bir kadının yanına sokulup, cüzdanını çalmış. Abim fark edip, kadının elinden cüzdanı aldı ve sahibine verdi. Hırsız kadını da zabıtalara teslim etti. Herkes kutladı onu, O da çok sevinmişti bir işe yaradığı için. Günün sonunda anladığım kadarıyla günümüz güzel ve kazançlı geçmişti. Evimizin yolunu gülerek, gırç gırçlarla tuttuk.

İki gün sonra semt pazarındaydık. Ahmet abi, bir yandan arabayı sürüyor, bir yandan da kendi kendine telkinler yapıyordu. Sakın sinirlenme, ne istiyorlarsa var ya da yok de, para hesabını dikkatli yap, hep gül, sataşmalara aldırma, diye. Sonunda geldik pazara, tezgâhı indirdi, katlamayı da açarak. Daha giysileri yerleştirmeden kadınlar tezgâhın başında toplanmaya başlamıştı bile. Çoğunun almayı düşünmediği, alamadığı giysiler, sürekli elden ele dolaşıyor, daha kullanılmadan yıpranıyordu. Ahmet Abi, bir yandan fazla karıştırmayın hanımlar diyor, bir yandan da maskeleri takın maskeleri takın diye bağırıyordu ama dinleyen yoktu tabi tok sesli abimi. Bazen kadınlar birbirine ben bunu alabildim, sen de aynısını al, birlikte giyeriz diyordu, sosyete pazarındaki kadınların aksine. Ama herkes her şeyi rahatlıkla alamıyordu ki. Çünkü daha bu tezgâhtan ayrılıp, sebze meyve bölümüne geçilecekti, parayı dikkatli kullanmalıydılar. Bu iki pazar arasında sadece on dakika vardı ama insanlar arasında sanki elli yıl fark vardı. Ağaçken yanımda okunan bazı kitaplara benziyordu hayatlar, bunların gerçek olduğunu sanmıyor, sadece kitaplarda olduğunu düşünüyordum. Şimdi bire bir görünce anladım ki, yaşanan dünya bir taneydi ama insanlar bin bir çeşit dünyada yaşıyorlardı. Neden böyleydi acaba?

İnsanlar birbirine bu kadar yakınken, aynı zamanda neden bu kadar da uzaktılar. Bazıları çok çok rahat yaşarken, bazıları ancak nefes alıyorlardı. Bunun çözümü yok muydu acaba? Belki de vardı ama bir avuç insanın gözünün doymazlığı yüzünden çözüm bir yana, yaşantılar daha da karışık duruma geliyordu. Sorunu gözlemlerimle anlamıştım ama çözmeye gücüm yoktu, tıpkı elinden bir şey gelmeyen diğer birçok insan gibiydim şimdi. Ben sadece işe yarayan tezgahın bir parçasıydım ama asla bir tezgah oyununa dahil değildim. En azından bunun için sevindim ve Ahmet Abiyle uzun bir beraberlik diledim içimden.

5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir yorum var

  1. Kaleminize emeğinize sağlık👏👏👏

    0

Bir cevap yazın