Patika Yollar Haydar Uzunyayla

30″Torunum Defne için,

Çocukların beni anlayacaklarına inanıyorum. Çünkü büyüklerin resimleyemediği güzellikler, onların kaleminden çıkıyor. ” 

                                                              Haydar Uzunyayla

           

            Çocukluğum, Anadolu’nun en ücra köşelerinden, şirin bir dağ kasabasında geçti. Yüksek bir tepenin üzerinde, duvarları volkanik taştan bir evimiz vardı. Geniş bir arazi içinde, çitlerle çevirili, iki katlı yüksek bir binaydı. Sağda solda, ötede beride boy vermiş meşe ve çam ağaçları, dallarında eksilmeyen kuşların cıvıltısı, hemen iki kilometre ötede akan küçük dereden yayılan suyun sesi, parıldayan güneş, serin rüzgârlar, yeşil otlar ve hem gündoğumu hem günbatımının muhteşem ışıklarıyla yıkanan huzur dolu bir yerdi burası. Havanın sıcaklığı ve yumuşaklığı beni büyülerdi. Güneş daha nazikti. Her adımda bir çiçekle karşılaşırdım. Çiçekler ve güneş, yaşama sevincimi artırıyor, sanki bana ölümsüzlük hissini veriyordu. Her renkten çiçeğin küçük, tombul kozaları içinde sabırsızca açmaya hazırlandıklarına tanıklık etmek ve açtıktan sonra da titrek sapları üzerinde sallanan narin yapraklarına bakmak, içimde coşku dolu duyguların kıpırdanışına neden olurdu. Her yerde; vadide, yamaçta, derede, taşlarda bile yeni yaşamlara tanık oluyordum. Ve dağlar… Nereye baksam dağları görürdüm. Sonsuzluk, büyüklük ya da hiçlik yaşardım onlara baktıkça. Zirvelerine çıktıkça mutlu olurdum, çünkü yücelirdim…

            Yukarıda anlattığım güzelliğin bende bıraktığı etkiyi abarttığımı sanmayın. Gerçekten güzeldi burası.  Eğer ölçüyü kaçırdıysam da bağışlayın.  Çünkü insan bir şeye sevdalanınca, coşkuya kapılabiliyor.  Muhtemelen dereleri, börtü böceği, çiçekleri anlatmak günümüzde moda değildir. Ömrünü kalabalıklarda tüketen birine, dağları anlatmanın da pek bir yararı olmuyor ama bu iş yine de gri gökyüzünü,  rüzgârları kesen beton blokları, kirlenmiş dünyayı anlatmaktan iyidir, güzelliği anlatmaya devam edeceğim. Anlayabilsinler diye ikinci kez, tekrar tekrar anlatacağım…

                                                 ***

            İşte benim öyküm, güzel mi güzel, her anı sevgi ve esenlik dolu, hüznün bile mutluluk verdiği bu dağ kasabasındaki evde başladı. Ev ve aile çok önemlidir. Çünkü yaşamımıza yön vermeye buradan başlıyoruz. Bugünümüzü, yarınımızı, geleceğimizi buradan şekillendiriyoruz… İyiyi kötüyü, güzeli, doğru ve yanlışı buradan öğreniyoruz. Ve her ailede olduğu gibi, benimkiler de, yani annem babam, büyük babam, gelecek için öğütlerde bulundular. Çünkü ben onların gurularıydım ya da geleceğiydim belki. Böyle olunca da bana birkaç meslek öğütlediler, ama gelin görün ki onların öğütlediklerini yapamadım.  Ta o zamandan beri böceklerle, otlarla, kuşlarla uğraşmayı sevmeye başlamıştım. Bu da onlara göre işten güçten sayılmazdı, ama yapacak bir şey yoktu. Sonuçta gezip görmek, bakmak, anlamak, anlatmak için kendi yolumu seçtim ve gezgin olmaya karar verdim. Dünya büyüktü… Bir yığın ilginç yer, milyonlarca insan, yüzlerce millet, onlarca ırk görebilecektim. Fikirlerin değiştiğini, mesleklerin sınırlı olmadığını, hayatın her şekilde devam edeceğini gösterecektim.

            Böylece aklımı başımdan alan dolaşma isteğiyle yollara düştüm. Evimi, parıldayan güneşimi, anılarımı geride bıraktım.

            Ve o gün bugündür yollardayım. Birçok yer gördüm, çok insan tanıdım… Orada dolaştım; burada çalıştım… Durdum; yürüdüm… Yıllar boyunca birden fazla işim, insandan hayvana birçok dostum oldu. Bir yılkı atım, bir flütist, bir dilek ağacım bile oldu… Evet, yanlış duymadınız… Bir at, bir yılkı atı… İki bağ yoncadan başka bir şey istemeyen garip bir at işte…

Karşılaşmamız tuhaf, keder ve yalnızlık dolu bir çağrıyla başlamıştı.

Çağrısı şöyleydi:

–  Lütfen buraya gelir misin?  Uzun zamandır bir dostla konuşamadım. Çok yalnızım!

            Beynimden vurulmuşçasına, gözlerimi kocaman açarak baktım. Yan taraftaki kıraç tarlada, başına üşüşen sineklere kuyruk sallayan bezgin bir at gördüm. Güneşten ve üzerine uçuşan böceklerden usanmıştı.

– Ben bir yılkı atıyım, dedi at. Kimse beni umursamıyor artık.

Hüzün doluydu.

– İşin yok mu, neden buradasın, diye sordum.

– Eskiden vardı.

– Ne yapıyordun?

– Irmaktan sarnıca su taşırdım. Her günüm böyle geçerdi.

– Mutlu muydun peki?

– Bir gün bile şikâyet etmedim.

– Sonra?

– Sonra yaşlandım, iş göremez oldum. Şimdi halime yanıyorum…

– Demek böyle, dedim ve bir süre konuşmadım. Şaşkınlık içindeydim.

Sonra sordum:

– Peki, şimdi ne istiyorsun?

– Bir sahip arıyorum… Sahip arayan birine, sahip olabilecek birini arıyorum.

– Sahip ne demek?

Yılkı atı cevap vermedi. Devamla:

– İnsanlar çok tuhaf oluyorlar, dedi. Önce hizmet ettiriyorlar, sonra bir kenara atıyorlar.

Onu bir süre süzdüm. Sonra sorumu tekrarladım.

– Sahip ne demek?

– Birkaç bağ yonca ve bir ahırdır bütün isteğim. Ve arada bir gözlerinin içine bakıp içimi dökebileceğim biri… İşte sahip!

– İçini dökmek mi?

– Evet… Eğer gözlerinin içine baktığım zaman, anlatmak istediğimi anlarsan, bu sana içimi dökmüş olurum demektir… Beni anlarsın ve iyi bir sahip olursun… Ben de senin için her şeyi yaparım… Üzüntülerimizi, sevinçlerimizi paylaşırız… Ben seni, sen beni, birbirimizi tanımış oluruz… Tanımak demek, karşılıklı ihtiyaçlarımızı bilmek demektir…

– Hımm, dedim. Anladım, ama bence şimdiki halinden şikâyet etmemelisin. Çünkü özgürsün… Özgürlük gibisi var mı?

Birdenbire öyle bir şey söyledi ki, dondum kaldım. Yılkı atı kafasını kaldırdı, kişner gibi cakalı bir sesle:

– Boş laf bunlar, demez mi!  İnsanlara alıştım ben.

– Yaa!

– Eskiden sahibime su taşırdım. Sahibim de ihtiyacımı karşılardı. Başımı sokabilecek bir ahırım vardı. Kışın donmaktan kurtulurdum.

– Ama bu tekdüze bir yaşamdı. Irmaktan sarnıca su taşımak dışında işin yoktu. Sıkılmadın mı?

– Bir sahip istiyorum, dedi…

Israrla sormaya devam ettim:

– Özgürlüğü bir ahıra tercih ediyorsun. Neden?

Cevap vermedi.

– Beni sahiplenirsen, sana da su taşıyabilirim, dedi.

– Ama zaman değişti, dedim. Bugün atlar ırmaktan sarnıca su taşımıyorlar. Şebeke sistemi var. İnsanların evlerinde muslukları var. Atları bugün sadece hipodromlarda görebilirsin.

– Hipodrom ne demek?

– Atların koştukları yer. Atlar burada kıyasıya yarışırlar. Sen hipodrom istiyor musun?

Yılkı atı bir süre kararsız kaldı. Sonra:

– Atlar neden yarışırlar, diye sordu.

– Sahibine servet kazandırmak için.

– Peki, atlar ne kazanırlar?

– Birkaç şeker ve ahır… Bir de bir iki bağ ot… Şimdi hipodrom istiyor musun?

Yılkı atı düşündü… Uzun uzun düşündü. Sonra:

– Ah, dedi. Hiçbir şey istediğim gibi olmuyor.

– İnsanların da istedikleri çok şey olmuyor. Hayatımız gerçekleşmeyen düşlerimizle doludur ve bizler gerçekleşmeyen düşlerimize sadece üzülmekle yetiniriz. Çünkü hiç kimse nasıl yaşaması gerektiğine karar veremiyor.

Yılkı atı bana baktı… Bir daha baktı. Söylediklerimi anlamış gibi:

– Pekâlâ, dedi. Söyle o zaman, ne yapmam gerekiyor?

– Yoluna devam et ve hayatının geri kalanında mutlu olmaya bak! Gidip otlaklardaki zenginliği gör. Açık havada dolaş… Göreceksin ki rüzgârın sesini duymak, ahırda, kuru yoncanın hışırtısını duymaktan daha heyecan vericidir. Günlerin birbirine benzemiyorsa, yeşil taze otlaklardan her gün yiyebiliyorsan mutlusun…

Ne var ki yılkı atını ikna etmek mümkün değildi. İnatçı, dediğim dedik biriydi.

– Bir fısıltı beni dörtnala kaçırtıyorsa, nasıl mutlu olabilirim, dedi yeniden…

Sanki her şeyi sil baştan yaşıyorduk; hiç konuşulmamış, görüşülmemiş gibi tekrarladı, yalvarır ifadeyle:

– Lütfen sahibim ol!  Sadık bir dost kazanmış olacaksın.

Bir süre durdum, düşümdüm. Sonra:

– Ne garip bir hayvansın, dedim… Akıl sır erdiremedim sana. Özgür olmanın tadını çıkaracağına, durmuş burada sahip arıyorsun…

– İnsanlara alıştım ben, dedi. Şu kaskatı yaban hayatta yalnız yaşayamam. Lütfen sahibim ol!

Israrından vazgeçmiyordu.

– Sahipler, dedim, bir şeye sadece onu kullanmak için sahip olmak isterler. Sen bunu mu istiyorsun?

– Hayatımda değişiklik olsun istiyorum. Sıkıldım bu yaban hayattan. Eğer beni sahiplenirsen, korumuş olacaksın. Bu durumda ben de kurtların ulumalarını duymaz, kaçıp saklanacak bir kovuk aramaz olacağım.

Gözlerini dikerek devam etti.

– Eğer sahibim olursan her günüme anlam katacağım… Senin için gözyaşı döken ben olurum… Seni anımsarım; üzülürüm. Derdin, derdim olur… İnsanlarla atlar, çağlar boyu birbirlerine bakıp durdular dostça… Tıpkı baharla güneş gibi…

Yılkı atının ısrarında olağanüstü bir şey vardı. Sormadan edemedim.

– Neden insanlar olmadan yapamıyorsun?

– Çünkü alıştım onlara.

– Bu bir neden mi şimdi?

– Herkes için böyledir bu. Bir ömrü, birilerinin yanında yaşarsan, -ister insan olsun ister hayvan, ne olursa olsun- hayata bakacağın göz oradan olur…

– Ne demek istiyorsun?

– Sen beni bir at olarak görebilirsin, ama ben gerçekten senin tasavvurundaki at değilim.

Susuyordum.

– Anlıyorsun değil mi? Yaban diyarda bir başıma yaşayamam… Çok ağır, çok katı…

Devam etti:

– Eğer bir sahip bulamazsam, çok geçmeden kurda kuşa yem olurum. Kimse de yem olduğum için bana acımaz. Bir yılkı atına neden acısınlar ki?

Devam etti:

– Sana yardım ederim. Dostun, sırdaşın olurum. Göreceksin, günler nasıl güzel olacak… Yeter ki bana “evet” deyiver.

Konuşması ve yüz ifadesi dokunaklıydı. Sözcükler boğazına takılıyordu. Onun bu hali içimi dağladı. Nedenini anlamadan yılkı atına karşı hüzünle karışık bir acıma duydum.

Sonunda:

– Peki, dedim. Yeni bir dostum oldu… Hadi gidelim…

            Yılkı atıyla birbirimize iyiden iyiye alıştık. Arada bir beni çileden çıkardığı oluyordu, ama bir dostun bu kadarcık kahrı da çekilir herhalde. Onun alışkanlıklarını öğrenmiştim: Neyi severmiş, ne zaman dinlenirmiş, nasıl yürürmüş… Bunları biliyordum.

Kederini ve hüznünü dahi, bana olan bakışlarından anlıyordum. Uzun uzun gözlerini dikip, derin sessizlik içinde baktığı zaman içinden geçeni tahmin edebiliyordum. Çünkü bu hayatta kalma sorunuydu. Aç mı, susuz mu, barınak mı istiyor?

– Biliyor musun, diyordu. Halden anlayan bir dostun varlığının tadına doyum olmuyor.

                                                                       ***

            İki kişi ilk defa karşılaştıklarında birbirlerine mesafeli davranırlar. Önce bakışırlar, birbirlerini gözlerler, sonra kaynaşma faslına ya başlarlar ya başlamazlar. Bu karşılaşmalarda her zaman bir gizlilik vardır ve tedbirli olma duygusu ağır basar.

            Bir gün gezintilerimin birinde, bir sokağın içinden geçiyordum ki, duvarları kirden kararmış büyük binanın avlusunda, meşgul mü meşgul biriyle karşılaştım. Üzerinde birçok malzemenin bulunduğu uzunca masanın başında harıl harıl çalışıyordu. Kısa boylu, şiş göbekliydi. Uzunca bir sakalı vardı. Bol ceketi, sarkık pantolonu içinde yine de fena görünmüyordu.

Dönüp baktım; uzun uzun baktım. Bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki gözlerini dikti, pek kibar olmayan bir sesle:

– Kimsin sen, dedi.

Kısa bir tereddüt geçirdim. Ne diyeceğimi bilemedim. Gülümsedim… Kendimi bildim bileli, kim ne sorarsa, nasıl bakarsa baksın, ona tatlı tatlı gülümseyerek karşılık verirdim. Neden böyle davrandığımı bugün bile açıklayabilmiş değilim, ama gülümseyişim, yakın bir arkadaş gibi bulunduğum her yere güzellik katardı; neşe ve canlılığa neden olurdu. Yaşamı sevenler için gülümsemek önemlidir.  

Adam sorusunu tekrarlayınca:

– Ben bir gezginim, dedim. İşim gücüm gezmek… Bir de gördüğünüz gibi sorumlu olduğum bir yılkı atım var.

Birdenbire bir sessizlik ve sonrasında zor anlaşılır homurtu içinde:

– Hımm!  Demek gezginsin ve bir de yılkı atın var, dedi.

Devamla:

– Peki, yılkı atı nasıl bir katkı sunuyor sana, diye sordu.

Cevap vermedim… Yılkı atı mı bana, ben mi yılkı atına katkı veriyordum, bilemem ama sorun bu değildi ki…

– Sen de, yılkı atın da hiçbir işe yaramazsınız. Sen boş işlerle uğraşıyorsun, atın da yaşlı ve iş göremez halde…

Birden ateşim çıkmış gibi yüzümü sıcaklık bastı. Patavatsız, kaba adamın tekiydi. Tam bu anda içimdeki hınçla patlatmak istedim, ama bunu da beceremedim. Böyle olunca da payıma hep keder ve üzülmek düşüyordu. Sessizleşmek dışında elimden bir şey gelmiyordu.

– Pekâlâ, dedim. Yine de bir atın hayatımıza katabileceği şeyler vardır, dedim ve adama ne iş yaptığını sordum.

– Bir simyacıyım, dedi.

Kendi buluşu bir düzenek vasıtasıyla, şiddetli çarpmalara maruz bıraktığı taş benzeri bir cismi parçalara bölüyordu. Bir tür dağılma işlemiydi bu. Her çarpmada cisim kıvılcımlar saçarak parçalanıyor, bölünüyor, sonra tekrar tekrar bölünüyordu.

– Bunu niçin yapıyorsun?

– Kaygılarımı gidermek istiyorum…

– Anlamadım, dedim şaşkın halde. Gerçekten anlamamıştım, çünkü bu bir açıklama değildi.

– Susuz kaldığımızda su ararız, değil mi, diye devam etti. Bir çeşme, bir musluk ya da bir kuyu bulmaya çalışırız…

– Doğru, dedim.

– Ben tepeden tırnağa tedbirli biriyim. Hazırlıksız yakalanmayı istemem. Dünya tehlikelerle doludur. Ve insanın ne zaman susuz kalacağı belli olmaz…

Şaşkınlığım giderek artıyordu. Simyacının her konuşması aklımı daha da karıştırıyordu. Onu anlayamıyordum, ama hakkımda, “cahil adam, ne olacak!.. Bir şey bilmiyor vs.” diye düşünmemesi için, konu hakkında bilgi sahibiymişim gibi:

– Yani demek istiyorsun ki, dedim.

– Bir şey dediğim yok, demez mi birden. Anlamak lazım. Ancak anlayarak bakabildiğimiz zaman görebiliriz. Çünkü görünen yanıltır, oysa gerçek başkadır.

Doğrusu daha şimdiden simyacının tuhaf davranışlarına, bilmece gibi sözlerine canım sıkıldı. Kıvılcımlardan su elde etme düşüncesine bir diyeceğim yoktu, ama kendimi tutamadım ve:

– Ne tuhaf birisin, dedim.

Sinirlendi.

– Ahaa, bak sen, dedi… İşte buna ben önyargı derim. Beni tanımadan hakkımda nasıl karar veriyorsun?

Öfkeden yüzünün rengi attı. Sesinin tonunda bile öfke vardı.

– Kıvılcımların gizini keşfeden önemli bir simyacıyım ben. Hayatın temel taşları üzerinde mutlak egemenlik kurarak, mutlu ve zengin bir yaşamın kapısını aralıyorum. Ne haber!

Sesi böbürlenmeyle yankılanıyordu. Gayet yüksek tonda ve kendinden emin halde çıkmıştı.

Simyacının dili, bu dilden uzak olan birinde pürdikkat bir ilgiye neden olmaz belki. Bu yüzden Simyacı ve benzerleri çok zaman sıkıcı gelirler. Ne yapalım! Simyacının talihsizliği işte… İnsanlar futbol, maç, borsa, siyaset üzerine konuşmayı, dedikodu, ötekini berikini çekiştirmeyi daha çok seviyorlar.

Gözlerimi ondan ayırmadan baştan aşağı inceledim. Sonra usul usul düşünmeye koyuldum ve kendi kendime dedim ki: “Çok kimse kendi düşünü gerçekleştiremiyor belki, ama onu ele geçirme arzusundan asla vazgeçmiyor. Simyacı da böyle biri işte… Kıvılcımlardan su elde etmeye çalışan bir hayalperest…”

                                                                                              ***

            Oldukça geniş alanda, hatırı sayılır ölçüde büyük bir kalabalık vardı. Gündelik yaşamın canlılığı ve hareketliliği akıp gidiyordu. Gidip gelenlerin kimi iyimser, kimi tedirgin, kiminin dünya umurunda değildi… Bazı dükkânlar daha ışıklı, dekoratif görünürken, bazısı yoksul, camları duvarları kirliydi… Ama bu bir yaşam meselesi… Burada da başka yerlerde de güzel ve çirkin, temiz ve kirli bir arada olabiliyor. İyi ve kötü birbirlerine bakıp durur.

Alanda ben de vardım. Uzun uzun bakıyor, geleni gideni ciddi ciddi süzüyordum. Kalabalıklar, insanı tek başına pek önemsemez. Günün birinde yolunuz buralara düşerse, mutlaka ne yapacağınızı bilmeniz gerekiyor. En azından “işte ben de bunlardan biriyim,” diyebilmeli. Hem uyum için, hem de yok olmamak için gereklidir…

Yakından bir ses:

– İstersen, dedi. İçerde oturabilirsin. Bu durumda alanı daha iyi görmüş olursun.

Dönüp baktım. Beyaz saçlı, zayıf bir adam… Alana bakan açık camdan çağırıyordu beni.

– İyi günler, deyip selamladım.

          – İyi günler!

İçeri girdim. Sandalyelerden birine oturdum. Kısa bir sessizlikten sonra konuştum:

  – Sizi telaşlı gördüm. Neden?

  – Gazeteye yazı yetiştirmem gerekiyor. Ben bir köşe yazarıyım.

Bir şey demedim. Alanda gidip gelen kalabalığa bakmaya devam ettim. Buradan daha iyi görünüyordu. Bir şey duymadan, sessizlik içinde, inip yükselen, dalgalanan bu insan selinin girdabına kaptırdım kendimi. İnsanların gündelik çabaları şaşırtıcıydı. Küçükken okuduğum kasabanın küçük okulunda, topu topu bir düzine öğrencinin birbirlerine sokulmasını, dayanışmasını ve aynı anda rekabetini anımsadım. Yeni bir şey öğrenince duygulanır, coşardık. Bilgi bir hazineydi ve bizler onunla kalabalıklara karışma hayaliyle tutuşurduk. Öğrenme, insanı uzaklara taşır. Günün birinde mutlaka herkes kendi yıldızına doğru gidecektir, diye düşünüyorduk.

Dalıp gitmiştim… Neden sonra köşe yazarına nazik bir ifadeyle:

– Umarım sizi meşgul etmiyorum, dedim.

– Hayır, dedi.

Sordum:

– Her gün yazar mısınız?

– Evet! Bir gün bile ara vermedim.

– Her gün yazmak meşakkatli bir iş. Bir gün ara verseniz ne olur?

– Gündemi kaçırırım. Gündeminiz başkaları tarafından belirleniyorsa, ara vermek keyfiyetiniz olmaz. Ayrıca bu bir alışkanlık meselesi… Şartlanma desem daha doğru olur belki. Güne başlarken önce kendinize çeki düzen vermelisiniz. Sonra ne yazacağınıza karar verip, yazı makinesinin başına geçince her şey kolaylaşıyor. Aksatmadan her gün tekrarlamalısınız. Oldukça sıkıcı bir iş ama düzen böyle… Başbakan durmadan yeni şeylerden söz ediyor. Ne var ki kimse tam olarak ne dediğini anlamıyor.

Burhan Felek anısına saygıyla

– İlginç!

– Başbakanı ve hükümetini kendi başlarına bırakmak olmaz.

– Peki, yazılarınız etkili oluyor mu?

Sessizlik oldu. Köşe yazarı, “nerdee!” der gibi baktı.

– Ben sadece hükümetin icraatlarını yorumlarım. Yorumlamak ve etkilemek farklı şeylerdir. İki farklı şeydir bunlar, dedi.

Devamla:

– Başbakanlar değiştiler. Artık geleceği tasarlamak yerine, günü kurtarmakla yetiniyorlar.

– Yazık, dedim.

– İşin feci yanı, gündemi öyle sık değiştiriyorlar ki, üzerinde düşünmeye zaman bulamıyorum.

– Yazık, dedim yeniden. Demek senin de düşünmeye zamanın olmuyor.

– Ama ben yine de yazacağım ki başbakanın kafasında iyice yer etsin.

– Ama politikacılar tehlikeli insanlardır. Sana eninde sonunda bir felaket getirebilirler. Öğüt verir gibi konuşmaktan hoşlanmam, ama politikacı tehlikesini hafife almamak gerekiyor. Saldıkları ateş öyle yakıcı oluyor ki, dayanamayıp şunu söylemek zorundayım. “Aman ha! Politikacılara dikkat!.”

Köşe yazarı anlaşılır ve yalındı. Kafa karıştırmıyordu. Onun bu yönünü size, üzerine basarak belirtiyorsam, bunun nedeni kendilerini anlaşılmaz kılan ötekilerden farklı olmasıydı.

                                                                       ***

– Günaydın!

– Günaydın, dedim. Yine ne istiyorsun? Yetmedi mi isteklerin?

Yılkı atının kafası önündeydi. Gözleri nemli, dokunsan ağlayacaktı. Hüzünlü bakışları böyle anlarda bende acımaya neden olurdu.

– Seni derde salan nedir?

– İçimi dökmeye geldim.

– Yine mi?

– Her nereye gidiyorsam ödüm kopuyor. İnsanlardan kaçıyorum. Beni otlaktan kovdular biraz önce… Neymiş efendim; otlak onlarınmış. İki tutam yoncayı fazla gördüler bana. Peki, ben ne yiyeceğim? Ben keçi eti yiyemem ki… İnsanları tanıyamıyorum. Oysa ben onlarla olmaya can atıyorum. – Dert etme, dedim. İnsanları ben de tanıyamıyorum.

– Rahatlarını kaçırıyormuşum. Bir keçiye duydukları ihtiyacı, bana duymuyorlar. Çünkü artık savaşlarda atlara ihtiyaç yokmuş… Bu durumda ne işe yaradığımı sorguluyorum kendi kendime.

Hayatı yakından bilen biri olarak, yılkı atının sorusunu cevaplamak zor değildi. Alt-üst edilmiş yaşamların bıraktığı izlerden kalan sorusuna şu cevabı verdim.

– Tuhaflık yok, dedim. Yalnızlaştık biz… Kendimizi ve sizi tanımaya zamanımız yok. O kadar yalnızız ki…

Yalnızlaştık dedimse, bu doğrudur. Hayatta bir çiçek sevmemiş, bir varlığın gizini kavrayamamış ne insanlar tanıdım.

Oysa bizden başka yaşamların da var olduğunu ve her yaşamın ötekine zorunlu olduğuna inanmak lazım.

                                                                       ***

            Yılkı atı beni şaşırtıyordu. Sık sık döktüğü gözyaşlarından, üzüntüsünden ve az da olsa paylaştığı anılarından, hakkında yeni şeyler öğreniyordum. Yılkıya düşmeden önce ayrılmak zorunda kaldığı yurdunda, şiddetli bir iklim değişikliği yaşanmıştı.

– Toprak yorgun düşüp kurudu. Her taraf kavruldu. Tek damla yağmur düşmedi. Dağlar, geniş düzlükler yandı. Kertenkeleler bile hayata tutunamadılar. Önce sıcak, sonra soğuk, sonra tekrar sıcak ve sonra kargaşa başladı. Atlar ve insanlar suya susadılar. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu.

– İlginç, dedim.

– İşin garip tarafı insanlar kendilerine yer aramaya koyuldular… Başka iklimler, başka yerler aramaya başladılar.

– Şanssızlık bu olsa gerek, dedim.

Yılkı atı özlem içindeydi, üzülüyordu… Sahip olduğumuz bir şeyi yitirmek kolay değildir. Emek verdiğimiz, büyüttüğümüz, uğruna çile çektiğimiz bir şeyin yitirilmesi, yerinden yurdundan koparılmak kolay değildir…

Günün birinde birdenbire üzerimize çöken tehlikeli iklimlerin belirtilerini anlatmak da kolay olmuyor. Deseniz ki, “Beş yıl önce burada bir göl görmüştüm; kocamandı; içinde balıklar yüzüyordu… Ama şimdi kavrulmuş bir toprak… Nereye gitti?”

– Karıştırma şimdi. Göl olmazsa, yer altı suyu olur, diyen birine neyi anlatabilirsiniz?

– Bunu diyen bönün tekidir, dedi yılkı atı. Ne açlığı bilir ne susuzluğu. Hayatında bir karaağaç gölgesinde bile dinlenmemiştir.

                                                                       ***

            Yılkı atı, hemen her gün, hatta her fırsatta insanlara ve dolayısıyla bana,  sabah ya da günün herhangi bir zamanında karşıma dikilerek:

– Söyler misin?  İnsanlar bana yabancıymışım gibi davranıyorlar. Böyle olunca da yalnızlık duyuyorum. Neden, diye sorardı.

Ben de ona defalarca:

– İnsanlar kendi içlerinde de yabancılık duyuyorlar, dert etme, derdim,

Ama onu susturamıyordum. Kendi bildiğince sormaya devam ediyordu.

– Ne oldu böyle? İnsanlara ne oldu?

İnsanlara nelerin olduğunu ben de bilmiyordum. Yılkı atının kabul görmeyişine, güçsüz oluşuna üzülürdüm. Bir kapı aralamak için çırpınıyordu. Her ne kadar kuzenleri gibi hızlı koşamıyorsa da, onlardan aşağı kalır yanı yoktu. Hoş görünmek için sürekli bir çaba içindeydi. Bütün hünerini sergiliyor; emin adımlarla ilerliyordu.

Uzaklara seslenir gibi güçlü bir sesle:

– Ben, diyordu… İnsanların bana anlatmak istediklerini anlıyorum, ama kendimi onlara neden anlatamıyorum.

Bir şey diyemezdim. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Bilmediğim şeyler de benim için kavranamaz olurdu.

                                                                       ***

            Kale benzeri burçlar ve duvarlarla örülmüş, büyükçe bir konaktı. Etrafında birkaç kavak ağacı dışında ağaç yoktu. Bacalar dökülmüş, duvarlar yer yer açılmıştı. Pencereleri, rengi solmuş tenteneler örtüyordu. Avlunun üst tarafında kurulmuş tezgâhın başında, iki kadın, gerilmiş renkli yün iplere kirkit sallıyorlardı. Dokudukları bir kilimdi. Biraz ötede başka bir kadın, kuyudan su çekiyordu. Paslı çıkrıktan yükselen sesler  tiz bir ezgi yayıyordu.

Görünüşe bakılırsa burada dün ve bugün birlikte yaşanıyordu. Hayat mutlak hüzün ve özlemden ibaretti.

Eğreti bir kulübenin içinde iki adam hararetli şekilde hesap kitap yapıyorlardı. Durmadan topluyorlardı… Bunlar konağın hazine çalışanlarıymış ve bütçeyi denkleştirmeye uğraşırlarmış. Öylesine meşgullerdi ki, önlerinde dikilmeme rağmen beni görmediler. Derken:

– Kolay gelsin, dedim yüksek sesle.

– Kolaysa başına gelsin.

– Kimseyi gördüğünüz yok.

– Çalışıyoruz efendim, dediler ve saymaya devam ettiler… Saydılar, saydılar…

Sonra:

– Evet… Şimdilik baş danışmanın maaşı tamam…

– Sonra?

– Sonrası akşama ancak biter. Hükümdara, yardımcılarına, bakanlara ve başbakana, askerlere vs. vs. Çocukların okul masrafları vs.

Sözün burasında araya girdim.

– Kusura bakmayın, meraklandım birden. Hükümdar nerde?

– Birazdan göreceksiniz efendim ya da görmeyeceksiniz… Mesele görmek değil, hayal etmek, dedi giz dolu bir karşılıkla. Devamla:

– Görmek ve hayal etmek farklı şeylerdir, dedi.

– Çok tuhaf!

– Hükümdarlıkta o kadar tuhaf şey var ki… Ayrıca yatırımlara para ayırmamız gerekiyor. Tedbirli olmakta fayda var. Çünkü hükümdar çok masraflı…

– Bu devirde hükümdar mı olur! Devir değişti, dedim.

– Sen öyle sanıyorsun, dediler. Görünen asla gerçek değildir. Asıl olan görünmeyeni görmektir.

Gerçekten burada kendini, bozkırlardan gelip hükümdarlık süren, sonra da yok olan küçük bir beyliğin varisi olarak gören biri otururdu. Bu varisin güçlü kanıtları da vardı. Yanında, soy şeceresinin yazıldığı kütükler taşırmış. Kendini, çoktan yok olup giden beyliğin devam eden temsilcisi olarak görüyor, saygı gösterilmesini istiyormuş. İnatçı mı inatçı biriymiş… Herkesin uyruk olmasını istermiş… Ne var ki otoritesini sağlayabilecek gücü olmadığından ne emirleri yerine getirilir, ne de uyruk bulabilirmiş. Bilirsiniz otorite güce dayanır. Ayrıca çok sabırsızmış. İşleri sabır ve sükûnet içinde hal yoluna gideceği yerde, acele kararlarla içinden çıkılmaz yaparmış.

Biraz sonra kendimi hükümdarın karşısında buldum. Sade, gösterişsiz postlarla döşeli tahtında oturuyordu. Yanında birkaç uyruk vardı. Ve bu birkaç uyruğun, hala mutlak otoritenin baskısı altında yaşadıkları belliydi. Hükümdar, şu anda yanında sayıları ancak beş ya da altıyı bulan uyruğa buyruk verse, kendilerini düşünmeden kuleden aşağıya atabilecek kadar itaatkârdılar.

Hükümdar beni görür görmez sordu:

– Bir yabancı sarayımızda ne arıyor?

Sesi yüksek ve buyurgan çıkmıştı. Anladım ki pek de kibar bir hükümdarın karşısında değildim.

– Bir kastım yok, efendim, dedim.

– Beni nasıl inandıracaksın?

– Siz hükümdarsınız… Aksi durumda canımı alırsınız.

– Canın zaten benim. Bu nasıl söz!

– Çok garip efendim, dedim.

Öfkelendi.

– Bana ikide bir efendim, deyip durma. Ben hükümdarım.

– Peki hükümdarım. Bundan böyle…

Ama sözüme devam edemedim.

– Hükümdar konuşurken sözü kesilmez. İlle de konuşmak istiyorsan, lafınızı balla kestim, diyerek başla.

– Peki, lafınızı balla kestim. Diyorum ki…

– Bir şey deme! Ne diyeceğini tahmin ediyorum… Günleriniz nasıl geçiyor, diyeceksin. Günlerin canı cehenneme. Hepsi birer tahtakurusu. Geçip gidiyorlar işte.

– Hayır. Bunu demeyecektim.

– O zaman barış, kardeşlik ve eşitlikten söz edecektin değil mi? Bu üçlüden nefret ediyorum. Buraya gelen herkes bana üzülür, ah vah eder. Teselli buldurur, nutuklar atar. Sonra da çekip gider.

Hükümdar durdu. Bir süre soluklandı. Sonra yılgın bir ses tonuyla devam etti:

– Arada bir armağanlar getiriyorlar. Neymiş efendim! Gönül alma… Armağanlarla tanrılar bile kandırılırmış.

Konuşmayı nasıl sürdüreceğimi bilemedim. Gerçek miydi, değil miydi, nasıl bir hükümdarla karşı karşıya olduğuma karar veremedim.

Uzaklara daldı birden… Belki de geçmişin izleri, savaş naraları ve buyrukları arasında dolanıyordu.

Kendine geldiğinde:

– Pekâlâ dileğin nedir,  diye sordu.

– Dileğim olmaz hükümdarım…

– Ne demek dileğim olmaz, diye kükredi. Halkın dilekleri olur. Bize de bunları karşılamak düşer. Eğer akla yakın makul dileklerse, temin yoluna gideriz. Yok değilse, dilek sahibine kusura bakma deriz…

Nedense bir anda içimden, hükümdarı yüceltmek isteği duydum.

– Eminim ki siz, dedim, halkınızın dileklerine yüz çevirmezsiniz. Onların ihtiyaçlarını cömertçe karşılarsınız.

– Önceleri böyleydi. Ama onlar bir gün geldi beni muhteşem tahtımdan ettiler. Şimdi gördüğün gibi elimde kalanlarla yetiniyorum.

– Halk böyledir ama… Hükümdarlıklar ve yönetimler, bir gün alaşağı edilmek için vardır. Siz halkı yöneteceksiniz, halk da bir gün sizi tahtınızdan edecektir. Ve bu böyle devam edip gidecektir. Dünyanın düzeni böyledir.

– Düzen böyle mi işliyor?

– Kesinlikle…

– Hımm, dedi hükümdar. Bu kötü bir şey…

                                                           ***

Konağın dillere destan bir de prensesi vardı. Onu görür görmez:

– İyi günler, diyerek selamladım.

– İyi günler, dedi prenses ve beni uyarır halde devam etti:

– Tekrar iyi günler, ama reverans yok mu? Ben bir prensesim, görmüyor musun?

– Yaa! Kusuruma bakmayın. Dalgınlık işte.

Gerçekten dillere destan bir prensesle karşılaşmıştım. Güzel mi güzeldi. Eğer şansınız varsa, yolunuz bir gün buraya düşerse onu mutlaka görmelisiniz. Pişman olmazsınız… Bana güvenin.

Söylendiğine göre buraya ayak basan her erkeği taliplisi sanırmış. Şimdi de bana:

– Yoksa sen de mi bana görücü geldin, diye sordu.

Evet ya da hayır, diyemedim. İnsan bazen bu tür nazik durumlarda apışıp kalıyor. Belki de başka bir nedenim vardı… Bilmiyorum.

Yine söylendiğine göre bir gördüğünü bir daha unutmazmış ve onu adıyla çağırırmış. Bir prenses tarafından adınızla çağırılmak önemli değil mi?

– Güzelliğim benim en değerli hazinemdir. Canlılığımı ve güvenimi ona borçluyum.

Prensesin aklı fikri hazinesindeydi. Bütün konuşmaları güzellik üzerineydi.

– Haklısınız, dedim. Günler, aylar, yıllar, bütün yaşamımız, sahip olmayı istediğimiz güzellikten dolayı güzeldirler.

– Hoş bir açıklama, dedi ve bir süre mutlu şekilde bana baktı.

Gülümsüyordu…

– Buralı değilsin, besbelli. Ne arıyorsun?

– Benim işim gezip görmek. Bir gezginim ben.

Cevabıma inanmadı. Sen onu külahıma anlat, der gibi:

– Eminim güzelliğimi görmek için geldin. Çünkü dört bir yanda ünüm duyulur.

Prensesin güzellik takıntılı olduğunu anladım ve:

– Gerçekten güzelsiniz, dedim.

Gönlüm üzülmesine razı olmuyordu.

– Çok güzelsiniz… Ve burada sizin kadar güzel biri daha yok. Eğer duymak isterseniz, bunu her defasında söylerim.

– Söyleyin, dedi. Yine de her defasında bana güzel olduğumu söyleyin.

Sonra hemen oracıkta bir kürsüye oturdu. Karşıda uzanıp giden engin düzlüklere, dağlara bakarak:

– Dünya çok güzel, dedi. Belki her güzel, bir gün kendi güzelliğine karşılık bulabilsin diye, dünya bu kadar güzel. Muhteşem!

– Evet, dedim. Muhteşem!

                                                           ***

– Anılarım çok değerlidir.

– Sen de kimsin?

– Bir tarihçiyim, dedi tarihçi ve devam etti.

– Anılar insanlar için yararlıdır. Çünkü tarihe tanıklık yapabilirler.

Tarihçi, çantasında kocaman, meşin kaplı bir defter tutuyordu. Bolca da kalemi vardı. Orta yaşlı biriydi. Üzerine onu baştan aşağı örten, sık dokunmuş açık renkte bir kaftan vardı.

– Yolculuk nereye,  diye sordum.

– Piramitlere efendim.

– Çok uzak.

– Epeydir hörgüçlü bir deveden esaslı bir bozlama duymak istiyordum.

– Bunun için bunca yol gidilir mi?

– Efendim hayatın dilini öğrenmek için her yola gidilir.

– Anlamadım… Bir tarihçinin bir deveyle ne işi olabilir?

– Dünyada öğrenilecek çok şey var. Kuşlar, penguenler, çiçekler ve insanlar… Rengi ve dili ne olursa olsun, her topluluğun kutsadığı bir yaşamı vardır ve bunlar çok özel, biricik farklılıklarımızdır.

– Peki, kaydını tutuyor musun?

– Elbette, dedi tarihçi. Ve kimse dürüstlüğümden yana laf edemez.

– Ne demek bu?

– Taraf tutan yalancı bir tarihçi olmadık yanlışlara yol açabilir.

– Doğru söze bir şey diyemem, dedim.

– Tarih yazmak karışık bir iştir. Birtakım kanıtlar sunmak, tarafsız olmak gerekiyor.

– Bu da doğru.

– Ve duygusal olmamak gerekiyor.

– Buna da doğru diyeceğim.

– Yalancı ve taraflı bir tarihçi, olayların akışını değiştirir. Bu durumda her şey bir anda tepetaklak oluverir.

– Mümkündür efendim. Dünya tarihinde bu tür şeyler çok sık görülür.

Bir süre konuşmadık. Karşılıklı bakıştık.

Derken sessizliği yine ben bozdum.

– Anlıyorum ki uzaklardan geliyorsun.

– Evet. Buzullardan geliyorum. Penguenlerin ve kar insanlarının ülkesinden.

– Eee?

– Konuştuğumuz dili konuşmuyorlar, ama hayatın dilini öğretiyorlar. Yaşamak için türlü yollar geliştirdiklerini gördüm. Direnmeyi onlardan öğrendim.

Tarihçi böbürlenerek devam etti:

– Gittiğim her yerde gördüm ki, bütün canlılar kendilerini doğanın cömert kollarına bıraktıklarında, olması gerektiği gibi yaşayabiliyorlar. Doğa onlara isteklerini veriyor.

– Buna inanıyorum…

– Ben olsam da, olmasam da rüzgâr esecektir. Kendime dedim ki, eğer rüzgârla birlikte olursam, benden dolayı daha bir tatlı esecektir. Çünkü yaşamı dönüştürüp duran beraberliktir ve bir kum tanesinin yokluğu bile bu beraberliği eksik kılar.

– Çok güzel, dedim ve ekledim. Sizi çok coşkulu görüyorum.

– İşimi seviyorum. Sevmek insanı coşkulu yapmaz mı?

– Doğru, dedim. Zahmete değer…

– Zahmet ne kelime! Yeni insanlar tanımak, yeni topluluklar keşfetmek, her türlü iklimden solumak hayata güzellik katar. Yıllarca aynı kitabın cinayet sayfaları arasında dolanmaktan daha zahmetlisi var mı? Bir tarihçiyim ben. Gerçek bir tarihçi… Savaş ve cinayete çentik düşmem. Asla bir hayduttan kahraman yaratmadım.

– Harika…

– Dünya o kadar büyük ki efendim. Her gün yeni kimseler, yeni şeyler tanıyabiliyorsunuz…

– Bu çok önemli…

– En önemlisi nesnel bakmayı bilmek gerekiyor. Eğer bir çocuğun titrek ürkekliğindeki ışıltıyı göremiyorsak, bakmak sıradan bir iştir.

 

Tarihçi giderek şairane tarzda sürdürdü konuşmasını. Doğrusu işini seviyordu. Ayrılırken kendi kendime dedim ki, “Eğer herkesin bir işi olacaksa, bu, kısacık yaşamlarında içlerindeki ateşi canlı tutabilecek bir iş olmalıdır.”

                                                           ***

ANTİK ÇALGILAR OKULU’nun önünden geçiyordum. Hoş bir ses yükseliyordu. Yayılan ezgiler öylesine yumuşaktı ki, yüreğimde iyileşme hissettim.

Beyaz, ipeksi giysiler içinde bir kadın, hızla inip kalkan ince uzun parmaklarıyla flüt çalıyordu.

Omuzlarında mavi bir şal vardı.

Beni görür görmez:

– İyi günler!  Yaklaş, yaklaş, dedi.

– İyi günler!

– Alkış yok mu? Biz sanatçılar alkışlarla yaşarız.

Alkışladım. Mutlu oldu.

– Ben bir flütistim, dedi.

– Ne güzel, dedim. Sanırım çok meşgulsünüz.

– Başımı kaşıyacak vaktim yok. Konserler, resitaller, salonlar tıklım tıklım. Flütlerin kraliçesi, derler bana.

– Bu daha güzel. Sonunda gerçek bir sanatçıyla karşılaşabildim.

Flütlerin Kraliçesi bana baktı; uzun uzun baktı. Sonra tatlı bir gülümsemeyle:

– Övgünüz hoşuma gitti. Sizinle anlaşabiliriz, dedi.

Doğrusu ben de mutlu oldum. Huzur dolu, şen bir ifade yayıldı yüzüme. Gülümseyerek:

– Ezgi size mi ait, diye sordum.

– Olabilir…

– Yani beste size ait, değil mi?

– Olabilir…

– Makam, ahenk, güfte?

– Hepsi olabilir.

Sorularıma cevap alamayınca sustum. Flütlerin Kraliçesi’ne baktım. Karşılıklı bakıştık.

– Yine de müziğiniz çok güzel!  Büyülenmemek mümkün değil, dedim.

Gözlerini indirdi:

– İltifatınıza tekrar tekrar mutlu oldum, dedi.

Sonra müzikten, flüt çalmaktan coşkuyla söz etti. İyi bir müzisyen olmak için uyumlu sesler yaratmanın yanında, çok çalışmak gerektiğini söyledi.

– Notalara egemen biri, müziğin her dilinden konuşabilir, dedi. Müzik bedeni ve ruhu sağaltır ve asla bitmez. Dünya var oldukça müzik olacaktır. Bu öyle ya da böyle, ötekinin berikinin keyfine göre değil; müzik insanın içine büyüsünü bırakır ve farkında olmadan tutsak eder…

Durdu, biraz soluklandı; sonra yorgun bir sesle devam etti.

– Ben bir flütistim, dedi tekrar. Bu farkı görmelisin… Çalgıcı değilim.

– Kaygılanmayın Kraliçem, dedim. Aklıma bile gelmez.

– Çalgıcılar gelirler, giderler. Günü akşam ederler. Haşere gibiler…

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi beni dikkatle süzdü.

– Bir yardımcıya ihtiyacım var, dedi.

– Nasıl?

– Matematik bilir misin?

– Biraz bilirim. Toplama, çıkarma vs.

– Güzel! O zaman bana yardımcı olma görevini teklif ediyorum. Dünyada insanın başına her şey gelebilir. Sanatçılar sık sık uzak diyarlara gitmek zorunda kalırlar. Bir dünya turunun bana kaça mal olacağını bilmem gerekiyor. Hesap kitapla uğraşamam. Sanatçının ıvır zıvır şeylerle uğraşacak vakti olmaz.

Flütlerin Kraliçesinin teklifine görüş bildirmedim. Kraliçenin büyük özlemle dinleyici beklediğini, ancak kimseyi bulamadığını anlamıştım.

– Artık gitsem, dedim.

– Hayır, gitmeyin lütfen! Daha teklifim üzerine konuşamadık.

– Ama Kraliçem, dedim. Burada, teklif üzerinde değerlendirmek yapılabilecek bir gelişme göremiyorum.

– Nerden biliyorsun? Daha konuya girmedik.

Ben ısrar ettim.

– Efendim, dedim. Gitmek zorundayım… İşim başımdan aşkın.

– Ne olur, hatırım için kalın, dedi.

Kraliçe ısrarcıydı. Bir süre bu şekilde tekrarlayıp durdu. Sonra derin bir iç çekti.

– Ah, dedi. Kimsecikler gelmiyor işte. Al yanaklı, kara saçlı, benekli çocuklara ne oldu, bilmiyorum. Ne resital, ne konser, salonlar bomboş…

– Üzülmeyin, dedim. Herkes hayatının bir döneminde, bir hayal kırıklığıyla karşılaşabilir. Bazen işi oluruna bırakmak en iyisi…

Üzgün bir ifadeyle konuştu:

– Öyle mi dersin? İşi oluruna bırakmak daha mı iyi?

Cevap vermedim. Yolda kendi kendime dedim ki: “Dışımızdaki nedenler bizden düşlerimizi alır ve onlar öykümüzün parçası olmaktan çıkarlar.”

                                                                       ***

– Ben bir dilek ağacıyım, dedi dilek ağacı yumuşacık sesiyle. Buradayım!

Işıltılar içindeydi. Dalları rengârenk parıltılar saçıyordu.

– Cazibene diyecek yok, ama kimi bekliyorsun burada, diye sordum dilek ağacına.

– İnsanları bekliyorum.

– Neden?

– İnsanların dilekleri vardır. Çünkü sadece onlar dilekte bulunurlar. İnsanların içinde de, en çok çaresizleri ve umutsuzları karşılıyorum. Çaresizler bir şeyleri olsun, diye gelirler ve her defasında üç dilekte bulunurlar. Ama ben ancak birini karşılayabiliyorum.

– Neden?

– Çünkü yaşlanıyorum. Eski gücüm kalmadı.

– Çok hoş bir cevap. Beni gülümsettiniz, dedim.

Dilek ağacı devam etti:

– Ayrıca şimdi moda değişti. Beni, pabucumu dama atmakla tehdit ediyorlar.

– Neden?

– Herkesin elinde bir ışıklı aygıt var. Varsa yoksa bu. Her ne diliyorlarsa, ondan diliyorlar. Yoksa sen de mi bahisçisin.

– Hayır… Ben göz göze, yüz yüze dilekte bulunurum. Yalnız, “ışıklı aygıt” ne demek?

– Gerçek olmayan, demek. Beni seni yerimizden, işimizden eden demek…

– Biraz biraz anladım, dedim. Benim de cebimde bir tane var. Galiba beni gerçeklerden uzaklaştırdı.

– Doğrudur, dedi dilek ağacı. İnsanlar gün boyu kutucuklara bakıyorlar. Bir de gazetelerin falcı köşelerine… Kimsenin birbirine ihtiyacı yok. Yarenlik bile etmiyorlar.

– Ama bu dediklerin sanal dünyada oluyor.

– Evet… İşin feci yanı bu ya! Oysa senin bana seslenişin, tatlı tatlı gülümseyişin nasıl mutluluk veriyor. Ufacık bir gülümseyişi, on tane sanal dünyaya değişmem.

– Yine de geleniniz gideniniz vardır sanırım. Başınız kalabalık…

– Ne gezer, dedi. O eskidendi. Şimdi günlerim beklemekle geçiyor. Ama sen bana dilekte bulunursan, can sıkıntımı gidermiş olacağım. Böylece eski günlerimi yâd etmiş olurum. Hadi şimdi bir dilekte bulun. Senden para falan istemem.

– Ben dilek tutmam!

– Neden?

– Tutamam işte.

– Yoksa umutsuz değil misin?

– Değilim.

– O zaman buraya ne yapmaya geldin?

– Geçiyordum. Ben gezginim.

– Daha iyi işte. Bir dilekçik tutuver canım. Bir tanecikten bir şey olmaz.

– Dileyecek bir şey bulamadım…

– Buluver işte.

Dilek ağacı direniyordu. Israrla devam edince:

– Dilek neymiş, dedim. Boş işler…

Sessizleşti. Bu sözleri söylediğime inanmamış gibi:

– Demek boş işler, ha! Binlerce yıldır dilekler var, binlerce yıldır insanlar dilek tutar. Ama sen her şeye boş işler, diyorsun. Anlamıyorsun. Önce insanların bunca yıldır neden dilek tutup büyüdüklerini anlaman gerekiyor, dedi öfkeyle.

– Dileğin yoksa umudun da yoktur, diyerek ekledi. Bütün yolları karıştırıp durursun. Ama eğer bir dileğin olursa, ona kavuşma arzusu bile yalnız başına bir yola gitmek için yeterlidir.

Onu üzdüğüme üzüldüm. Bu kadar hassas olduğunu nerden bilebilirdim.

Sonra:

– Pek peki, dedim. Bir dileğim var!

Gülümsedi.

– Aman dikkat et, dedi. Neyi diliyorsan, doğru ve anlaşılır sözcüklerle başla. Aksi durumda başına dert alırsın. Ufak bir yanlış anlaşılma seni kuşa da, taşa da çevirebilir. Çünkü gücüm etkilidir. Ve kuşa çevirdiğim bir şeyi, bir daha asla insana dönüştüremem.

– Peki, dedim. Anladım.

– Hadi şimdi söyle! Meraktan çatlayacağım galiba.

– Tamam, tamam… Hazırlanıyorum…

Dilek ağacı aceleciydi. Sözümü tamamlamama bile fırsat vermeden:

– Benden bir dilekte bulunursan, aynı anda üç dileğin yerine gelmiş olacak. Bire karşılık üç… Bu cömertliği başka yerde bulamazsın… Sana bol keseden veriyorum.

Neşeyle güldüm.

– Neden sadece bana, dedim.

– Kıyamam sana! Hadi söyle!

– Karar veremedim.

– Mesela benimle her gün buluşmayı dile!

– Bu çok zahmetli. Zamanım olmaz.

– Yarenlik ederiz. Birbirimize içimizi dökeriz; dertleşiriz. Çare arar, çare buluruz. Sen benim için önemli olursun. Ben de senin için. Laf aramızda biraz da dedikodu yaparız. Bilirsin, dedikodu insanları birbirine yakınlaştırır. Sanal dünyada böyle şeyler olmadığı için insanlar giderek uzaklaştılar birbirlerine.

– Peki, anladım, dedim. Benim dileğim şudur: Uzaklara gitmek istiyorum… Çok uzaklara… Bu yolculuklarda bir şeye ihtiyacım olacak. Bunu yapabilecek misin?

– Oldu bile, dedi.

– Nasıl?

– Yakında tek hörgüçlü bir hecin devesinden esaslı bir bozlama duyacaksın. Yılkı atınla daha uzun süre birlikte olacaksın. Ve daha çok gezip göreceksin.

Güldüm.

– Teşekkür ederim, dedim.

– Pekâlâ! Sana bir çift sözüm var.

– Dinliyorum.

– Dileğin ne kadar berrak ise, yolun da o kadar berrak olur. Unutma!

– Unutmam!

– Çaba göster, zaman ayır. Bir şeye değer katan, uğruna verilen çabadır.

– Çabalayacağım.

– Hayatın tekrarı yoktur. Hüznün limanına sığınma.    

– Sığınmam!

– Dileklerin aynı zamanda hayatındır. Onları heba etme. Mümkünse sana ait olana sahip çık. Dileklerini kendin dile!

– Anladım.

– Sen görmeden, hiçbir nesne kendini göstermez. Nesnelere anlam katmak için anlamaya çalış.

– Bunu da anladım.

– Öyleyse şimdi git. Yılkı atına, dostlarına ve dünyaya iyi bak.

– Anladım!

– Hadi git! Üç dileğin vardı, üçü de gerçekleşti, dedi dilek ağacı ayrılırken.

– Hoşça kal, dedim.

– Hoşça kal, dedi.

                                                                       ***

– Buna düpedüz zaman hırsızlığı denir. Evet, “ZAMAN HIRSIZI”.

– Başka meslek seçebilirdin.

– Meşgul etme! İşim başımdan aşkın.

Konuşmakta ısrarlıydım. Onun aceleci bakışlarını, sinirli halini umursamıyordum.

– Eğer başka meslek seçseydin, böyle gergin olamazdın, dedim.

– Bunu düşündüm, ama kayıt memuru olmak, soğukta simit satmaktan iyidir. En azından oturabilecek bir sandalyem, sıcacık bir odam var.

Karşısındakini gördüğü yoktu sanki. Gözlerini önündeki evraklardan ayıramayacak kadar meşguldü. Yüzü soluk beyazdı. Kırpılmış bıyıkları vardı. Beyaz gömlek üzerine salınmış kırmızı kravatı göz alıcıydı.

              Sonra ani bir hareketle:

  – Sen de kimsin? Neden sana açıklama yapıyorum, dedi. Devamla:

– Bir casus musun?

– Yok canım.

– İşsiz güçsüz biri mi?

– Yok canım.

– O halde ne? Kafa karıştıran bir geveze misin?

– Hiç değilim.

– Peki, dedi. Ne istiyorsun?

– Bir şey istediğim yok. Birazcık sabırlı ol. Merakımı bağışlarsan!

– Öğrenmek istediğin nedir?

– Diyorum ki, hep aynı iş, aynı tekrar mı?

– Evet… Emir böyle! Yıl boyu hatta bir ömür boyu hep aynı iş. Değişen tek şey, sayıları artan dosyalar… Her gün bir öncekinden daha fazla dosya geliyor.

– Yorucu olsa gerek!

– Evet, ama burada bir düzen yaratıyorum. Düzenliyorum, yazıyorum, kayıt yapıyorum. Bunlar önemli işler…

– Pekâlâ, dedim. Bir günü kendinize ayırsanız ne yapardınız?

– Yine aynı işi yapardım.

– Bir uçurtmanız olsaydı, onu gökte uçurabilseydiniz…

– Boş ver canım! Gelir yine işimi yapardım.

 – Bir çiçek bahçesinde gezinseydiniz…

 – Gelir yine işimi yapardım.

 – Hep böyle mi?

 – Evet…

 – Pek eğlenceli değil.

 – İşime sadık biriyim ben.

 Sustum… Bir süre böyle devam ettim. Sonra:

 – Sakıncası yoksa işinizin tam olarak anlamı nedir, diye sordum.

 – Tam olarak ben de bilmiyorum.

 – Benim bir atım var. Çiçeklerim, ağaçlarım ve dostlarım… İşimize, ilişkilerimize anlam katıyoruz. Dayanılmaz değiliz.

 – Amaaan, dedi kayıt memuru. Benim bir atım, çiçeklerim olsaydı, onları kafese koyar, yine gelir işimi yapardım.

 – Bir şey demedim. Düşündüm… Muhtemelen ona, böyle bir yaşamı seçme hakkı sunan koşulların öyküsü ilginçti.

                                                                       ***

            Başkanın bugün halkla buluşma günüydü. Herkes onunla görüşmek için, uzun kuyrukta sırasını bekliyordu.

 Ben de bekliyordum.

            Derken sıram geldi ve biraz sonra bana eşlik eden bir korumayla Belediye Başkanımızın makamındaydım.

 Başkan meşguldü. Halkın taleplerini not ettiği kâğıtları karıştırıp duruyordu.

 Beni görür görmez:

 – Ohh!  Tam hayal ettiğim gibi, dedi. Tam bir potansiyel…

            Tuhafıma gitti; şaşırdım! Hangi nedenle onun hayal ettiği gibi biriydim? Ne olmuştu? Doğrusu böyle karşılama beklemiyordum.

 Ardından ekledi.

 – Allah gönderiyor işte…

 O an anladım ki Belediye Başkanımız için bir oydan başka bir şey değildim. Onun gözünde herkes bir oydu.

 – Gel hocam, gel! Şöyle otur!

 Gösterdiği yere oturdum.

 Bana “hocam” demesi de tuhafıma gitti.

 – Ben gezginim, hoca değilim, dedim.

 – Lafın gelişi canım… Alınma! Ben de Belediye Başkanıyım. Alt tarafı bir unvan işte.

 – Alçakgönüllülüğünüze hayran oldum, dedim ve kendimi attığım koltukta rahat şekilde yayıldım. Bir an kendimi evimde hissettim.

 Başkanın dikkatini çekmiş olmalıyım ki, hemen:

 – Yine de bir başkanla konuşmanın olağanüstü bir yanı vardır, değil mi, dedi.

 – Kusuruma bakma, dedim ve toparlandım.

Başkanlar kendilerine saygı gösterilmesini isterler. Her ne kadar halkın başkanı olarak görünmek istiyorlarsa da, gerçek böyle değildir. Asıl olan kendileridir.

Sonra:

– Bağışlayın, dedim. Uzun süredir başkansınız… Başarınızın gizi nedir?

– Her şey, dedi.

– Nasıl?

– Halkımın dileklerini kibarca karşılarım.

– Hepsi bu mu?

– Her insan kendiyle gurur duyma ihtiyacı içindedir. Mümkün olduğu kadar herkese adıyla hitap ederim.

– Başka?

– Bir bakışta halkımın ne istediğini anlarım.

Başkan zeki biriydi. Halkının isteklerini anlayabildiği gibi, onları bir bakışıyla da azarlayabiliyordu. “Sonraki adıma, önceki adımdan başlanır.” diyordu.

Başkanın yönetme stratejisine hayran oldum. Ben de böyle bir beceriye sahip olmak istedim bir an. Sözgelimi iyi bir planlama yapsam, herkesin mutlu olabileceği hizmeti versem, her şey düzen içinde devam etse, ne iyi olurdu.

Ama yetenekler farklıdır. Herkesten aynı şey beklenemez. Yönetme, öncelikle adalet ve dürüstlük üzerine kurulmalıdır. Eğer ben başkan olsaydım, halkımın iyi niyetini ve güvenini bir paket makarnaya ya da camdan bir sırça saraya heba etmezdim… Çünkü bu kandırmacadır. Yönetme her şeyden önce akla uygun, doğru ve adil olma yeteneğine dayanmalıdır.  

Ne var ki bazı yöneticiler tuhaf oluyorlar. Bencil mi bencil, dediğim dedik, çaldığım düdük, dün söylediklerini bugün hatırlamaz oluyorlar. Ve artık umursamadıkları gibi, suçu başkasına yüklemek konusunda da beceri geliştiriyorlar.

Yukarıdaki cümleleri size altını çizerek ve üzerine basarak anlatıyorum ki, herkesin kafasında iyice yer etsin. Çünkü üç gün önce bir çocuk donarak ölmüştü. Başkana bu hüzünlü olayı naklettikleri zaman: “Niye donmuş acaba? Sorun bakalım; annesi sobayı neden yakmamış?” demişti.

Aklıselim olmayana ne denilebilir?

Belediye Başkanımız ardı ardına hizmetlerini sıralıyordu: Yenilenen şebeke sistemini, yolları, parkları… Kendini övmekte üstüne yoktu. Sanırsınız kusursuz biri; hiç kusuru olmamış… Varsa yoksa her şeyin kusurlusu önceki başkan. Suçlu oydu. Oysa kendi kusurlarımızı bilmek, başkalarının kusurlarını bilmekten daha önemlidir. Kusurlarımıza bakmayı öğrenirsek, bir başkasını önyargısız yargılamayı da öğrenmiş olacağız…

– İşinizi seviyorsunuz, dedim.

– Aslında yönetmeyi seviyorum. İster insan, ister başka bir şey olsun, onlara baş olmayı seviyorum.

Karşılık vermedim. Gitmek üzere kalkmaya hazırlandım. Bu anda:

– Bir danışmana ihtiyacım var, dedi. Sizi düşünebilirim…

– Ben uygun değilim, dedim.

– Nerden biliyorsun?

– Bana göre olmaz, efendim.

– Belediyemizin onlarca birimi var.

– Affımı diliyorum, diyerek itiraz ettim.

– Size uygun bir komisyon oluşturabiliriz. Mesela Hizmet Dilini Geliştirme Komisyonu… Yararlı bir iş yapmış olacaksınız.

– Eğer başkanım yararlı bir iş yapabileceğimi düşünüyorsa, burada değil, başka yerde daha yararlı olabileceğimi bilmeliler… İzniniz lütfen!

                                                           ***

– Her akıllı dahi değildir, ama bir dahi bütün akıllılardan akıllıdır.

Bu sözleri duyduğuma nasıl şaşırdığımı varın siz düşünün. Gözlerimi iyice açtım, kafamı çevirdim baktım. Hemen yanımdaki bankta, gayet sade gösterişsiz giysiler içinde biri oturuyordu. Deneyimli gözlerim onun ne satıcı, ne herhangi bir görevli ne de bir emekli olmadığına karar vermişti.

– İyi günler, dedim.

– İyi günler.

– Az önce sanırım kendinizle konuşuyordunuz,

– Evet, dedi… Ben bir dehayım… Her deha kendisiyle konuşur…

– Çok tuhaf, dedim şaşkın halde ve uzun uzun adama baktım. Böyle bir karşılaşmada yaşanan şaşkınlık herkesin başına gelebilir. Belirsizlik elinizi, kolunuzu bağlar, ne diyeceğinizi kestiremezsiniz…

– Pekâlâ, dedim. Böyleyse eğer, bir deha burada ne arıyor?

– Gerçeği arıyorum, dedi ve ekledi. Bir de değişmez olanı… Ateş ve aydınlık, soğuk ve karanlık olanı arıyorum…

İyiden iyiye şaşırdım ve adama acımaya başladım. İçimden: “Galiba çatlak biri… Sorunları depreşmeye başlamış…” diye düşündüm.

– Peki, bu aradığınız şeyler her neyse, ne işinize yarayacak?

– Kendimi öğrenmiş olacağım.

– Anlamadım.

– Anlamanı beklemiyorum. Ancak dehalar anlayabilirler… Sen bir deha olmadığına göre, anlaman gerekmiyor.

Bir süre boş bakışlarla öylece baktım. Sonra:

– Sen gerçek misin gerçekten, diye sordum.

Soruma soruyla karşılık verdi.

– Sana göre gerçek nedir?

– Benim şu anda burada olmam, seninle konuşmam demektir.

– Sen böyle sanıyorsun, dedi.

Başımı önüme eğdim. Öyle çaresizdim ki… Tam bu anda yerimden kalktım ve gitmeye hazırlandım.

– Ne oldu, dedi ve devam etti. Kafa yormayı boşa harcanmış zaman saymazsak eğer, öğrenebileceğimiz bir şeyler olur. Ama kafalar dank etmiyor işte… Romantik birine deseniz ki, “Yağmur yağıyor, hadi bir sığınak bulalım…”  Eminim şunu diyecektir. “Olsun. Hoş bir sedadır her damla. Varsın yağsın gönlümüze.”

Ardından sordu:

– Sen bir romantik misin?

– Bir şey diyemem, dedim.

– Neden?

– Buna da bir şey diyemem.

– Deyiver canım…

– Bir şey diyememek de bir şey demektir.

– Bu bir cevap değil, ama ben romantik olsaydım, bazen yağmurda kalmak isterdim. Gerçek şimdiki andır ve kimi zaman bir yağmur damlasından dolayı güzel ve aydınlıktır… Öğretime inan!

– Öğreti mi, dediniz?

– Evet… Benim öğretim.

– Peki, nasıl bir şey? Adalet üzerine mi, diye sordum.

Uzun uzun yüzüme baktı. Amma da kalın kafalının teki, der gibi alaycı halde bakıyordu. Sonra soruma karşılık verdi.

– Kesin değil.

– O zaman eşitlik üzerine.

– Kesin değil.

– Eğitim, hak, hukuk?

– Kesin değil.

– Peki, öyleyse, ne üzerine?

– Ateş ve ışık… Soğuk ve karanlık gerçekler üzerine…

– Aklım karıştı, dedim… Sanırım yine de dikkate değer bir öğreti… Çünkü siz bir dehasınız.

– Evet. Bir dehayım. Armutların, elmaların hesabını yapmıyorum. Ben ışığa bakmayı öğretiyorum.

Canım sıkıldı… İçimden; çatlağın tekisin sen, konuşuyorsun ama boş konuşuyorsun,  dedim.

                                                           ***

Kızılcık sopasıyla karınca yuvasını dağıtıyordu. Dokuz ya da on yaşındaydı. Hınç içinde, öfkeyle çalışıyordu.

– Bunu neden yapıyorsun, diye sordum.

– Karıncaları göç ettiriyorum.

– Hışımla toprağı alt üst ediyor, her karıncayı öteye beriye savuruyordu.

– Bunu yapmana gerek yok. Zamanı geldiğinde kendileri başka yere göç edeceklerdir.

– Ben onların keyfini bekleyemem, demesin mi?

– Ne tuhaf şeysin, diyerek cevapladım.

Nefes nefese konuştu.

– Bu küçük, arsız şeytanlardan nefret ediyorum. Her gün binlerce çoğalıyorlar…

Yuvadan öteye beriye savrulan karıncalar, önce şaşkınlık geçiriyorlar, sonra geri dönüyorlardı. Ne var ki her dönüşlerinde yeniden savruluyorlardı. Bunun üzerine:

– Gitmek istemiyorlar. Neden acaba, diye sordum.

– Kimse rahatından olmak istemez. Ama ben onlara rahat vermeyeceğim ve onlar da üzülecekler…

Sustum. Bu çocuk haydutça bir yöntemle hükmediyordu ve eminim bu şekilde de hükümdar olabilecekti.

                                                           ***

Efsaneye göre zarafet ve incelik sunmak çiçeklerin en büyük tutkuları arasında yer alırmış. Her bahar, bir öncekinden daha güzel görünmek isterlermiş. Kokuları, cazibeleri farklı olsun isterlermiş. Çünkü insanlar aynı şeyleri görmekten bir süre sonra usanırlarmış. Bundan dolayı her defasında yeni güzelliklerle insanların karşısına çıkmayı arzularlarmış.

Bu efsane gerçek mi, uydurma mı ya da bir hayalperestin görüşü mü bilemem ama -hayalperestler görüşlerinin gerçek olduğuna inanırlar-  bunu size aktarmamın nedeni bir çiçek tarlasında olmamdı… Şimdiye kadar gördüğüm çiçek tarlalarına benzemiyordu. Binlerce çiçek, binlerce renk… İnsanın aklı başından gidiyordu. Bakmaya doyum olmuyordu. Rüzgârda sallanan yaprakların düzenli dansı büyüleyiciydi. Önce papatyalar, gelincikler görünüyor, ardından ötekiler ve ötekiler. Rüzgâr da ılık esiyordu. Gökyüzü açık, berraktı. Çalılıklarda birkaç bülbül ötüyordu. Parlak tüylü bir serçe sürüsü coşku içinde besleniyordu. Arılar, böcekler çiçek toplama telaşı içindeydiler. Birkaç güvercin bir araya gelmiş, birbirlerini etkilemek için gösterişli halde sağa sola seğirtiyorlardı.

Kendi kendime dedim ki: “Tuhaf bir düzeni var dünyanın. Gülü bülbüle, bülbülü güle, arıyı çiçeğe, çiçeği güneşe ve böylece yenilenip devam eden bir düzen… Her gün, her şey değişiyor. Galiba değişimden dolayı dünya bu kadar güzel!”

Ve hemen oracıkta bir taşa oturdum, mutlu bakışlarla uzaklara baktım. Dünyada uzaklara bakmaktan daha güzel bir şey yoktur. Galiba bundan dolayı gezgin oldum. İnsan ölecek olsa da uzaklara bakmayı sürdürmeli… Uzakların insana coşku veren asıl yanı, ufkumuzu genişletmeleri ve yüceliğe varabilme umudumuzu canlı tutmalarıdır.

                                                           ***

Çiçek tarlasının büyüleyici dünyasını geride bırakıp, yeni yerler, yeni ufuklar, yeni insanlar ve yeni mecralarda bulunmak için, kalkıp yola koyulduk. Gitmek zorundaydık, çünkü işimiz gezmekti. İşimiz görmek ve keşfetmekti.

Böylece bütün gün yürüdük. Akşam karanlığı çökünce, geceyi geçirmek üzere, uzaktan rengârenk ışıklara gömülen ve bizden kuş uçumu uzaklıktaki şehrin üstünde bulunan eski, çatısı uçmuş, duvarları yıkılmış bir kalıntının avlusunda konakladık. Yılkı atı bir köşede, ben bir köşede sabahı beklemeye koyulduk.

Ne var ki sabah uyandığımda yılkı atını göremedim. Oraya baktım, buraya baktım, hiçbir yerde yoktu. Meğer yılkı atı, sabah erkenden hipodroma gitmiş, orada yarış atlarının barınma yerlerini görmüş, çok şeye tanık olmuş ve bunlar onun hoşuna gitmişti. Atlar temizleniyor, tımar ediliyor; bakım görüyorlar… Yemi, suyu, ilacı vs. her şeyleri hazır halde önlerine geliyor, sıcaktan soğuktan korunuyorlarmış. Bir veteriner, kulağında dinleme cihazı, bir ona bir ötekine koşuyor, her birini enine boyuna muayene ediyormuş. Bütün bu ihtimam yılkı atının hoşuna gidince, “ Oh, ne rahat hayat, “ diye düşünüp, onlara imrenmiş. Bir köşede durmuş izlemeye koyulmuş. Tam bu esnada, kuzenlerinden biri onu görüp:

– Sen de kimsin?  Neden öyle bön bön bakıyorsun, diye sormuş.

– Ben bir yılkı atıyım.

– Tahmin etmiştim, diye cevaplamış kuzeni yarış atı. Burada ne arıyorsun?

– Sizi arıyordum…

– Bir yılkı atı bizi neden arasın? Bizler yarış atlarıyız; özel olarak bakılırız; bir dediğimiz iki edilmez. Bir süre önce bir iki tane yılkı atı vardı burada. Sonra onları göremedim… Nereye gittiler, ne oldular bilemiyorum… Burası hipodromdur. Hipodromda yılkı atlarına yer yoktur.

– Yaaa!

– Evet… Burada yarışmayı aklından bile geçirme. Aksi durumda rezil olduğunla kalırsın.

– Peki, ahırlarınız nasıl?

– Bu da soru mu? Elbette konfor içinde barınıyoruz. Sıcak suyumuz bile her daim hazır. Eminim senin yatacak yerin bile yoktur. Özlemini anlıyorum senin, ama yapacak bir şey yok. Dünyada en tatlı şey paradır; açamayacağı kapı yoktur. Eğer sen de sahibine para kazandırırsan, belki burada olursun.

– Ne yapmam lazım?

– Sabır. Sabırla çalış! Her gün düzenli idman yap! Kişne ve canlı olmaya dikkat et! Ve en önemlisi uysal ol, emirlere karşı koyma!

– Hepsi bu mu?

– Evet, hepsi bu.

                                                 

Yılkı atı kuzenleriyle hipodrom, yarışlar, para ve konfor üzerine yaptığı konuşmadan sonra, bir gün bana:

– Söyler misin lütfen, dedi. Ben gerçekten şanssız biri miyim? Neden ötekiler gibi eşsiz olamıyorum? Onlar kazanıyorlar ve konfor içinde yaşıyorlar. Ben ise bir başıma yalnızım.

Şaşırdım. Neden bunu sorduğunu önce anlamadım, ama onu rahatlatacak cevabı hissederek:

– Hayır, dedim. Asıl sen gerçekten eşsiz ve şanslı birisin, dedim.

– Nasıl?

– Çünkü benimle konuşuyorsun; çiçekleri kokluyorsun ve kimseye benzemediğin için eşsiz birisin. Zaten eşsiz biri olmak bile kıskanılmak için yeterlidir.

– Yani ben kıskanılıyor muyum?

– Elbette. Çünkü benim gibi bir dostun var.

Yılkı atı mutlu oldu. İçten bir sevinçle:

– Demek ki bir dostum var.

– Bunca yıllık tecrübeme dayanarak, buna evet derim, dedim.

– Böyleyse eğer, hipodromda yarışabilirim. Ben de sana para kazandırabilirim. Dostlar ihtiyaçlar için vardır.

Yarışma sözünü duyar duymaz:

– Bu da nerden çıktı, dedim. Şaka mı ediyorsun? Ayrıca senden yarışmanı istemiyorum. Paragöz değilim ben.

İçime kuşku düştü. Yılkı atı bilmediğim bir şey yapıyordu. Sordum:

– Sen gerçekten yarışmak mı istiyorsun?

Sorumu duymadı bile. Devam ettim:

– Bunun doğru bir fikir olmadığını ve asla gerçekleşmeyeceğini söyle lütfen!

– Çok yalnızım, dedi. Her gün yüzlerce bakışla karşılaşıyorum, ama dost bir bakışı nadir görebiliyorum, dedi hafifçe kafasını sallayarak.

– Amma da laf ettin ha! Herkes önce kendiyle, sonra diğeriyle ilgilidir. Senin bakış açın şikâyetten öteye gitmiyor. Ve gerçekçi değil!

– Ne yapayım, demek ki yapacak bir şey yok.

Yılkı atının bakışları içime işliyordu. Koskoca dünyada yalnız başına kalmış sayıyordu kendini. Hüzünlü, biçare ve umutsuzdu. Dokunsan ağlayacaktı. Dünyanın dertlerini taşıyordu sanki. Simsiyah gözlerinden yayılan hüzne, solgun yüzüne, dalıp giden düşünceli haline baktım ve kendi kendime dedim ki: “Eğer yılkı atının dostluğunu kazanmışsam, onun için endişe duyma hakkına sahibim ve bir şeyler yapmam gerekiyor.”

Berrak, pırıl pırıl gökyüzünde birkaç küçük bulut kümesi dolanıyordu. Gökyüzünün bu rengi içime tarifsiz huzur veriyordu. Bu havaları hep sevmişimdir. Hele bir de yanınızda sevimli, içini döken, size güvenen bir dostunuz varsa, yüreğiniz kıpır kıpır olur. Onun kederli bakışları bile bakışınız olur.

                                                           ***

Yılkı atını seviyordum. Birbirimize iyiden iyiye bağlanır olmuştuk. Anılarımız güzeldi ve eğer herhangi biriyle güzel anılara sahipsek, kederi ve hüznü paylaşmak da güzel oluyor. Yılkı atının sevinci sevincim, üzüntüsü üzüntüm olmuştu. Çünkü ben bir dosttum. Onun dostuydum ve o da bunu biliyordu. Herkesin bir dostu vardır, ama biri ötekine benzemez. Kimi laf için, kimi zaman geçirmek için, kimi de para için kurulur. Kimi dertleşmek, yarenlik etmek içindir. Başkan için oy, akşamcılar için kafa çekmektir. Uykucu için ise, ona kral olmayı gördürecek rüyadır. Ama düşünmeyi bilen ve endişe duyan dostların sayısı azdır.       

                                                           ***

– Biliyor musun, dedi yılkı atı. Kuzenlerim mutlu halde bakışıyorlardı. Coşku içinde koşuyorlardı, dedi. Bu iyi işte.

– Bilmiyordum, dedim.

– Bununla birlikte huzurlu ve gururlu görünüyorlardı.

– Huzurdan ve gururdan ne anladıklarına bağlı, dedim. Kimi bütün arzularının karşılanmasına rağmen mutsuzdur, kimi de bir bardak suda bulabiliyor mutluluğu ve gururludur.  İnsanlar gibi atlar da kısım kısım…

 Kafasını sallayarak gözlerime dik dik baktı. O anda ilk defa yılkı atının gözlerinde “gitme” arzusunun yerleştiğini gördüm. Muhtemelen kuraklık ve iklim değişikliğinden dolayı yerini yurdunu terk etmeden önceki hâli de böyleydi.

Yılkı atının yarış atı olmak isteği gerçekleşir miydi, bilemiyordum ama ya giderse diye bir korku çöktü üzerime.

Yılkı atının gözlerine dolu dolu baktım. Şimdi dik dik bakma sırası bendeydi.

Gülümsedi. Bu bakışlarım için bana sanki , “Anlamadım mı sanıyorsun? Korkuyorsun işte,” diyordu.

Doğrusu korkuyordum ve eğer korku içindeysek, her şey belirsiz olmaya başlıyor. Bir yerden çıkış yokmuş gibi, bütün yollar kör bir kuyu olup karşımıza çıkıveriyor.

– Hadi şimdi söyle, dedim. Seni hipodroma âşık eden nedir?

– Sanırım bundan sonra daha da âşık olacağım, dedi ve devam etti:

– Bilirsin, ben bir atım. Ve atlar da şimdi hipodromlarda. Bundan sonraki arzum kuzenlerimle birlikte yaşamak olacaktır. Benim için hipodroma gelirsin. Beni atların arasında yarışırken gördüğünde alkışla. Avuçların patlarmış gibi alkışla. Ben seni duyarım ve muhtemelen daha coşkuyla koşarım.

Dinliyordum.

– Düşün ki yarışı birinci bitiren ben olmuşum. O zaman yerinden fırla, avazın çıktığı kadar sevinç çığlıkları at. Koş, coş, mutlu ol! Ben seni duyarım ve keyfimden duramaz olurum.

Dinliyordum.

– Her ne kadar başına dert olduysam da, üç bin böcekten, on bin çiçekten, elli beş penguenden, bin iki yüz kuştan daha dost oldum sana. Çünkü kimse benim gibi gülümsemedi sana, benim gibi bakmayı bilemedi.

Devam etti:

– Kısacası kimse benim gibi arkadaş olmadı sana.

Alacakaranlık yine çökmek üzereydi. Kuşlar, böcekler, vızıltıları kulak tırmalayan arılar birer birer gözden kayboluyorlardı. En son bir kumrunun yakınlardan gelen dokunaklı sesi de duyulmaz oldu.

                                                           ***

Yılkı atını kararından vazgeçirmek mümkün görünmüyordu. İnatçı mı inatçıydı. Kafasına koyduğunu yapardı. Eğer gidiyorum demişse, mutlaka giderdi. Bir zamanlar beni de bu inadıyla ikna etmiş, dost olmamıza neden olmuştu. İyi de yapmıştı. Güzel günlerimiz, mutlu zamanlarımız oldu. Zaman, zaman diyorum, çünkü mutluluk dâhil, hiçbir şey sürekli olmuyor. Hepsi şimdiki zaman içinde ve bir anlıktan ibarettir. Hayat böyle… Yılkı atı gitmek istiyorsa gider. Eğer şimdi benimle olmaktan yana, içinde istek yoksa bu onun için mutsuzluk olur. Ona haksızlık edemem. Bana düşen şey, yakın dostu olarak onunla geçireceğim her saniyeyi mutluluğa dönüştürmek olacaktır. Kısacık yaşamda herkes birbirini anlamalı. Ne yapalım? Dünya hâli işte!  Ben de yılkı atının yokluğunda, yalnızlığımı paylaşacak kimseyi bulamazsam, yanımdaymış gibi onu anımsarım. O zaman gerçekten yan yana oluruz. Eğer bu da olmazsa ilk gördüğüm herhangi bir ata bakarım. Böylece onu görür gibi olurum. Konuşurum. Varsın bana atlarla konuşan adam desinler. Bir şey çıkmaz bundan. Ben zaten atlarla konuşuyorum.

İşte böyle…

Ayrılıklar derin hüzünler yaratır. Öyle duyguluydum ki, nerdeyse gözyaşı dökecektim.

– Dert etme, dedi. Yonca tarlasında koşuşturduğumuz günleri anımsa… Bir tutam yonca, canıma can katardı. Ne güzeldi! Senin, çimlere uzanmanı, gökyüzünün enginlerine dalıp gitmeni unutamam. Gökyüzünün engin maviliği sadece sana aitmiş gibi mutluydun. Bütün tarlalar da benimdi. Rüzgârın okşadığı her yonca yaprağında kendimi bulurdum. Bir dilek ağacı vardı; herhangi biri değildi senin için. Kıyamadı sana ve dileklerini bedavadan yerine getirdi. Para falan almadı. Flütlerin Kraliçesi sana konserlerini dinletmek için yalvardı. En güzel ezgilerini sana armağan etti. Ya prenses… Herkesin bir taliplisi olur, ama prensesin yüzlerce ve onlardan biri de sendin. Ve prenses dünyada hiç kimseye benzemiyordu. Öyle narin, öyle kırılgandı. Kederli ve yöneteceği uyruk bulamadığı için kahrolan hükümdar, her sözünde gerçek olduğunu haykıran nesnel tarihçi, kafayı sıyırmış deha, çözülmesi gereken sorunlardan bunalmış Simyacı, romantik ve daha nice suskunlar… Bunların hepsi senin dostların olarak kalacaklar…

                                                           ***

Akşama doğru yılkı atını aradım. Ama bir yerde göremedim. Bahçede, tarlada, yamaçta, hiçbir yerde yoktu.

Sabahleyin akıl edip hipodroma gittim. Konforlu bir ahırın önünde hazırlık yapan seyise onu sordum:

– Evet, dedi. Tarifinize uygun bir at geldi, jokey kulübüne üye oldu. Pistlerde yarışmak istermiş.

– Yaaa, dedim şaşkın halde. Peki, onu görebilir miyim?

– Hayır, dedi seyis. En azından iki ay kadar göremezsiniz onu.

– Neden?

– O bir yılkı atı. Yarışlara katılması, hazırlanması, beslenmesi iki ay sürer. İki ay boyunca karantinada kalacaktır.

– Yaaa, dedim ikinci defa.

– Evet, aynen böyle. Hadi, şimdi sen evine dön, dedi seyis.

                                                                       ***

Üç ay sonra yeniden hipodroma gittim. Yine aynı konforlu ahırın önünde, aynı seyisle karşılaştım. Ona yılkı atını sordum.

– Üzgünüm, dedi.

Birdenbire dondum kaldım. Bir adım bile ileri atamadım. Nasıl kaskatı kesildiğimi tahmin edersiniz herhalde. Betim benzim soldu. Konuşamadım. Dilim damağıma yapıştı.

Seyisin anlattığına göre, yılkı atı daha ilk gün, yani daha ilk yarışmasında, iki bin metrelik pistin ortasına kadar koşmuşken, birden yığılıp kalmıştı. Zayıf kalbi bunca yüke dayanamamış, hareketsiz halde pistin ortasına devrilmişti.

Ne diyeceğimi bilemedim. Orada öylece bekledim. Ayakta duramayacak kadar halsiz hissettim kendimi ve seyisin sandalyesine oturdum.

                                                           ***

Yılkı atımın yokluğundan sonra büyük üzüntüye girdim. Hâlâ da üzgünüm. Her sabah gün doğarken, doruklarda, yamaçlarda, tarlalarda, belki onu görürüm diye ararım. Bu benim için öylesine içten bir görev oldu ki, bir gün bile şikâyet etmedim. Herhangi bir atın sesini duyduğumda, onun sesiymiş gibi kulak kabartırım.

Yılkı atının yarışmak için hipodroma gitmesi olur iş değildi.

Ne var ki dünyada “olmaz” diye bir şey yoktur. Seyisin dediğine göre, yarışacağı günü dört gözle beklermiş. Hayalinde kazandığı da olurmuş. Böyle zamanlarda keyiflenir, coşarmış. Kimi zaman da ikilem içindeymiş; yarışmalara katılma fikrinin iyi mi kötü mü olduğunu düşünür dururmuş.

Onun ikilemi yarışmayı seven bizler için de önemlidir. Buna cevap verin; bakın her şey nasıl değişecek…

                                                           ***

Haydar Uzunyayla son yazıları (Hepsini Gör)
2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın