Rıfat’ı Camide Vurdular! Hamide Sönmez

Gülşen ablam, beraber büyüdüğüm, aynı odayı paylaştığım, aynı okullara gittiğim can ablam. Çocukluğumun idolü. Senden yedi yaş küçük olmanın avantajlarını kullandım. Benden önce öğretmen oldun. Maddi imkansızlıklardan okutulmamak istenildiğimde, seni örnek gösterdiğim ablam. Bir sandık dolusu kitaplarını imrenerek baktığım ablam. Sen olmadığın zaman gizli gizli kitaplarını okurdum. Bazen de yakalanırdım. Kitaplarını senden önce okumama çok kızardın. Hele sinemaya arkadaşlarınla yalnız gitmene izin yoktu. Beni yanına ekti olarak katarlardı. Buna da çok kızardın. Ama ben eteklerim zil çalarak seninle olurdum. Bana şaka yollu da olsa; -Hamide, sinema borçların çoğalıyor. Öğretmen olunca borçlarını ödersin, dediğinde gücenmemiş gibi davranarak; -Tabii ablacığım, öğretmen bir olayım, sinemalar benden, derdim. Canım ablam, mahallemizde, öğretmen okuluna giden ilk kız çocuğu sendin. Dedem, okumana hiç karşı koymamıştı. Gülşen ablamı annem, teyzem yani halaları ve Hacı Süleyman dedemiz kanatları altına almışlardı. En çok da teyzemle sıkıntılarını paylaşırdın. Anne ve babanın olmayış nedenini kimselere soramazdım. Sen de hiç bahsetmezdin.

Yıllar sonra hacı babam ve Seher teyzeme sorma cesaretini bulabildim. Anlattıkları çok ilgimi çekti.  Dayımın hayatı iliklerime kadar işleyen yaralı bir hikayeye dönüştü. Hiç tanımadığım dayımın romanlara konu olabilecek hayatını öğrenme merakım zirve yaptı Onun hayatını yazmak için, içimde dayanılmaz istek duyuyordum. Çeltikçi köyüne gitmekten başka bir şey düşünemez olmuştum. Bu yaz doğduğum köyüm Gediz Çeltikçi’ye gitmeye karar verdim. Kardeşim Nurten’i de ikna ettim. Beraber köyümüzü görmeye karar verdik. Yeğenim Beyza arabayı kullanacaktı.

Çeltikçi köyünden bir köylü ile çeşme başı sohbeti

2021 yaz ortasında, İzmir’den yola çıktık. Yolculuğumuz çok keyifli geçiyordu. Kardeşim Nurten, yeğenlerim Beyza ve Nur ile arabamızın keskin virajları kıvrıla kıvrıla gidişine aldırmıyorduk. Uşak yakınlarında, Güre nahiyesinden sonra Gediz tabelasını görünce, kavşaktan sola döndük. Simav Abide’ye gelince, içim cız etti. Çocukluğumda rahmetli dedem anlatırdı. Çanakkale Savaşlarına katıldığını, Atatürk’ü gördüğünü, O’na nasıl hayran olduğunu, gözlerinin nasıl çakmak çakmak baktığını… Daha sonra Kurtuluş Savaşı’nda Kütahya Eskişehir savaşları sırasında, Yunan’ın köye geldiğini, köylüye çok eziyet ettiğini, kendisi de köyün 1. azası olduğunu, birçok gençle beraber esir edildiğini, gözleri nemlenerek anlatırdı. Beni en çok yaralayan da köyüm ile Uşak arasındaki yollarda, binlerce insan ve hayvan cesedi ile karşılaşmamdı, derdi. Çünkü düşman bozguna uğratılmış, kaçarken verebileceği en büyük zararı veriyordu. Daha sonra, onların elinden kaçabildiğini, günlerce yol yürüdüğünü, düşmana görünmemek için saatlerce ağaç dallarında saklandığını anlatırken, dedeme kitlenirdim. Dedemi çok severdim. O benim çocukluğumun en yakın arkadaşı idi. En çok şehit verilen yerlerden biri de, Abide imiş. Şimdi karakol merkezi olmuş. Buraya geldiğimizde yüreğimin kabarması bundandır. Arabamız Gediz yolundan ayrılıp Çeltik köy yoluna girdi. Sol tarafta Gediz nehrinin kollarından biri olan, Murat çayının önüne yapılmış barajı gördük. Köye yaklaşırken verimli arazileri görünce gülümsedim. Kısa bir süre sonra yamaçta köy göründü. Köyüm çok güzelmiş, demeden edemedim.  Yolda bir çeşme başında oğluyla, bir köylüyü gördük. Kendileri ile sohbet ettiğimizde, onun da dayımın hikayesi hakkında bilgisi olduğu ortaya çıktı. Eski köyde bir kaç yaşlıdan başka kimse kalmadı, köy aşağıya taşındı, dedi

Eski Çeltikçi (1970 Gediz depreminden sonra eski yerleşim terk edilmiş)

Artık köyümdeydim. Köy meydanının tam ortasındaydık. En son 6-7 yaşlarında gelmiştim. Evimizin buraya çok yakın olduğunu hatırladım. Fakat bazı yerler eksik gibiydi Buğday ve kendir ambarlarını göremiyordum. Evler viraneye dönüşmüştü. Onun sebebini de daha sonra, köyün eski muhtarından öğrendik. Bir yangın esnasında bu çevredeki birkaç ev ve ambarlar yanmıştı. Köyün temiz havasını içime çektim. Köyün harabeye dönmüş iskeletine baktım.  Yaşlı bir karı kocayı gördük. Onlardan, 1970 Gediz depreminden sonra köyün daha aşağıya taşındığını, köyde birkaç kişi kaldığını öğrendik.  Onlara dedemin evini sorduk. Evin yerini tarif ettiler. Köy meydanın arka yüzünde altı ahır olan, tek katlı, sıvaları dökülmüş bir ev.

Çeltikçi köyünde doğduğum ev

Çatısındaki kiremitlerin çoğu kırık, kapısına altı basamakla ulaşılan taş bir merdiven, pencerelerindeki perdeler paramparça olmuş. Sağ altında, ahıra giden yıpranmış tahta kapı var. İşte yıllarca hayal ettiğim ama bu haliyle, hayallerimi alt üst eden evimiz karşımızdaydı Doğduğum evin arkasına gittim. İki tane erik ağacı, yıllara meydan okurcasına, biz buradayız, diyordu. Eve giremedik. Kapısı kilitliydi. Sahibini de göremedik. İyi de oldu sanki. O ev, sanki hala bizimmiş hissi uyandı içimde. Önünde fotoğraflarımızı çektik. Anneanneme, dedeme, dayıma, babama birer Fatiha okuduk.

Ben tekrar köy meydanına yürürken, kardeşim arka taraftan dolanmak istedi. Belki dayımı tanıyanları görürüm, dedi. Köy meydanında Büyük bir cami vardı. Onu inceliyordum ki, kardeşim bir köylü ile yanıma geldi. Kardeşimin yanında gelen köylü sarışın, orta boyda, 70 yaşlarında bir erkekti. Kardeşim, abla bak, sana sevineceğin birini getirdim, dedi. Selamlaştık. 

-Ben Süleyman Mutlu; bu köyün eski muhtarıyım. 1974’den 1984’e kadar, iki dönem muhtarlık yaptım.

Süleyman Mutlu (Çeltikçi köyünün 1974 yılından 1984 yılına kadar muhtarı)

Çok sevindiğimi, köye gelme sebebimizi anlattım. O da, muhtarlığı döneminde bu hikaye ile çok ilgilendiğini, o dönem köyün ileri gelenlerinden hikayeyi dinlediğini söyledi. Daha sonra caminin tam karşısında bulunan iki katlı eski binayı gösterdi. 1944’de Simav ve Gediz’i içine alan depremde köyün camisi yıkılmıştı. Okullar tatil olunca, okul mescit olarak kullanılmış. Okulu, 1944’lerde düşününce, gözüme çok ihtişamlı geldi. Çünkü ben 1970’de, Uşak Banaz Dümenler’de, öğretmenlik yaptığımda okul depremde yıkılmıştı; yerinde ahşap, tek katlı ve 2 sınıflı bir okul vardı. Muhtar; 1928’de harf devriminden sonra açılan öncelikli okullardan biri bizim köyde açılmış. Çevredeki 115 köyden, okulu olan iki köyden birisi bizimmiş. Okulun yapımında kullanılmak için, köyümüze 50 km uzaklıktaki Beloğlu köyünden kağnılarla tahta kalaslar getirilmiş. Zamanın en güzel okullarında biri yapılmış, dedi.

Çeltikçi’nin eski okul ve daha sonra mescidi. Dayımın cinayete kurban gittiği yer

Daha sonra okulun yıllara meydan okurcasına sağlam kalabilmiş ahşap merdivenlerinden yukarı çıktık. Salona açılan üç tane sınıf, bize yıllarca öğrencileri barındırmış olmanın huzurunu  yansıtıyorlardı. Tahta zeminli bu salon, çocukluğumdan beri hayal etmeye çalıştığım yer… Acı yaşanmışlıklara tanık olan bir mekanın içindeydik. Tarifsiz duygular içindeydim. Anlatılması uzun sürecek hikayenin başındaydım. Dayım Rıfat, salonda… Akşam namazı için ayakta…

2. bölüm

Kara Sülük’ün (Süleyman dedem, annemin babası) yiğit, mert oğlu, köyün gözde delikanlılardan Rıfat (anneannem İsmi Hanım, oğluna Ülfet dermiş) askerden dönünce, köyden bir kız sever. Kızı vermezler. Uşak da müftü olan amcasının yanına gider. Efkar dağıtır. Köye dönünce arkadaşları Ilıca’dan bir kızı önerirler. Kızı görmek için yakın köy olan, Ilıca’ya düğüne gider. Düğünde beyaz tenli, uzunca boylu güzel bir kız dikkatini çeker. Araştırır, sorar. Kızın adı Habibe’dir. Ilıca’nın ileri geleni Hatip ağanın kızıdır. Kız nişanlıdır ama Rıfat gönlüne söz geçiremez. Bir şekilde Habibe ile iletişim kurar. Habibe’nin de gönlü  Rıfat’a kaymıştır. Köyün öğretmeni mektuplarına postacılık yapar. Dayım gelir, ailesine derdini söyler. Ama kızın ailesi, başkasına nişanlıdır, diye kızlarını vermezler. Bunun üzerine Rıfat, arkadaşları Aydınlı Süleyman, Halil çavuş, Fırdanlı Govali’den yardım ister. Sevdiğini kaçıracaktır. Köyün öğretmeni ile Habibe’ye haber salar.

Habibe:

-Ben aileme söz getirmek istemiyorum. Siz beni çeşme başından, sanki haberim yokmuş gibi alın. Hatta kaçarken bağıracağım. Yakalanırsanız, işin içinde beni yok bilin, der. Rıfat, her şey kabulüm, yeter ki sevdiğime kavuşayım, cevabını iletir. Planlandığı şekilde Habibe’yi kaçırmak için, belirlenen çeşmenin yanındaki erkekler tuvaletine akşamdan gelir. Sabaha kadar Habibe’nin gelmesini bekler. Habibe o sabah ekmek yapmak için, erkenden hamur yoğurur. Ellerini ve tekneyi yıkamak bahanesiyle çeşme başına gelir. Rıfat ve arkadaşları bu fırsattan yararlanarak Habibe’yi kaçırır. Kızın dayısı Çeltikçi köyünün bütün yollarını arar bulamaz. Onlar ise Aksaklar köy yolundan Uşak’a varırlar. Rıfat daha önce haber verdiği Uşak müftüsü amcasına sığınır. Nikahları kıyılır. Bir ay misafir kalırlar. Sonra köye dönerler.

Rıfat dayım ve yengem Habibe

Dillere destan bir köy düğünü kurulur. Üç gün, üç gece davullar çalar, sofralar kurulur. Süleyman dedem ve anneannem İsmi hanım, oğullarının mürüvvetini görmenin mutluluğunu yaşarlar. Mutluluklarına 1944 Gediz/Uşak depremi taş koyar. Halk Kızılay çadırlarına taşınır. Habibe ve Rıfat da kendilerini çadırda bulurlar. Aylardan Ağustos, yaz. Hava sıcak mı sıcak. Tarladaki ürünler sulanmak ister. Rıfat üşütmüştür. Bir haftadır yataktadır. Babası Süleyman dedem; oğul, kardeşin Mustafa’yı da al, köyün alt yanındaki büyük tarlamızı sulayıverin, der. İki kardeş Gediz’in bir kolu olan çayın suyunu tarlaya çevirmek için tarlaya gelirler. Rıfat kendini iyi hissetmediği için ağacın gölgesine uzanır. Kardeşinin kürek ile suyu çevirişini seyreder. Bir süre sonra aşağı tarladan tehditler savurarak gelen gençleri görür, onları tanır. Bunlar Kostağın Hüseyin’in çocuklarıdır. Rıfat aşağıdan gelenlere şöyle bakar. Pek hayra gelmedikleri hallerinden bellidir.

Tarlanın suyunu çevirdin bahanesi ile hır çıkarmak istiyorlar. Ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. Koca köyün civan delikanlısı, bunlara pabuç bırakır mı? Tekme tokat girişiyorlar. Hasta olmasına rağmen Mehmet’i bir güzel benzetiyor. Kostağın Hüseyin’in Ali Rıza, Mehmet, Sıtkı ve Nuri adında oğulları var. Mehmet eve gelince olup biteni babasına anlatıyor. Onların başını dünyayı dar edeceğim deyip, intikam duygularını kabartıyor. Dedemin tatlı aşına su karıştırmak için, haince plan yapıyor. Rıfat’ı vurması için en küçük oğlunun  eline tabancayı tutuşturuyor .Nuri ister istemez tabancayı beline sokuyor. Babasının insanlık dışı planını uygulamak için söz veriyor. Bir baba oğlunu kanlı cani yapmak istiyor. Buna yol açan cahillik mi, insanlığından çıkmış bir yaratık mı desem, kelime bulamıyorum.

Rıfat ve Mustafa dayılarım

1944 ağustos ayının son günleri… Çadırlarda oruçlara kalkılıyor, oruçlar açılıyor. Kostağın oğlu Nuri, köyün aşağısındaki tarlada Rıfat’ı izliyor. Onu karısı ile omuz omuza oturmuş, Habibe’nin başının kocasının  omuzuna yaslanmış görünce, iki kumru gibi duran aşıklara dokunmak istemiyor. Eve gelince işi bitirmediği için babasında dayak yiyor. (Bunları yıllar sonra  köylülere, kendisi anlatıyor). Daha sonraki gün kendir tarlasında dayımın ipini kesmek istiyor. Kendirlerin boyu insan boyunda ve çok sık… Bu sefer de başaramayacağından, işin içinden çıkamayacağından ürküyor; korkuyor. Rıfat’ı çok heybetli buluyor. Çünkü onun da silah taşıdığını biliyor. En iyisi akşam namazında bu işi bitireyim, diyor. Köyde akşam ezanı ile oruçlar açılmış. Rıfat, imanı güçlü bir adam. Orucumu sonra açarım, deyip okuldan devşirme mescide gidiyor. En önde saf tutmak için yerini alıyor. Etrafını göz ucuyla kolaçan ediyor. Arkasında en son sırada ezeli düşmanın oğlu Nuri’yi görüyor. İçinden, acaba, diyor. Yok canım, on dört yaşlarında bir çocuğu da alet etmek istemezler. Bu kadarda alçaklaşamazlar, deyip hocanın arkasında namaza duruyor. İki rekat kılınıp da tam secdeye varırken, pat pat silah sesi odayı çınlatıyor. Herkes şaşkın bir halde, ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Rıfat secdeye kapanmış, yan gözle hain kurşunun geldiği yöne bakıyor. Silahını alıp oraya doğru yöneltmek isterken, birden yere kapanıyor, Kurşun tam belinde omurga kemiğine kapanıyor.

Cinayetin işlendiği oda ve cinayet mahalli

Rıfat’ı camide vurdular!..

Kara haberi tez ulaşıyor. Anneannemin iniltili çığlıkları yeri göğü inletiyor Aklını yitirecek gibi oluyor.

-Ülfetim!.. Ülfetim!.. Canımı aldılar!

Dizlerini vuruyor. Hayatı boyunca köyde herkesin anası, kardeşi olmaya çalışan yürekli kadın yıkılmıştır. Hemen camiye koşuyor, gözyaşları içinde oğlunun başını, dizine koyuyor. 

-Seni bu beladan kurtaracağız. Seni kurtaracağız, dayan Ülfet’im, diyor. Kara Sülük, evlat acısı yüreğine işlemiş, yüzünde bet beniz kalmamış, gözleri yaşlı… Bir çift öküzün çektiği kağnıyı, okulun önüne getirir. İki aylık karısı Habibe, kardeşleri Mustafa, Seher ve Fadime bir koşuda, nefes nefese okula gelmişler. Tarifsiz acılar içindedirler, Kağnının başı bir kıyamettir. Rıfat’ı bir yorgan sarıp yavaş yavaş kağnıya yatırırlar.  Acılar içinde kıvranan baba Kara Sülük, bir an önce Gediz’e ulaşmaya çalışır. Yol uzun, kağnılar yavaş…

-Allah’ım, bu acıya dayanma gücü ver. Oğlum kurtulsun, sağ salim hastaneye ulaşayım, diye yol boyunca dualar eder. Rıfat hastaneye yetiştirilir. Kurşun belden omuriliğe girmiştir. Gediz’de çare bulamayınca, Kütahya Devlet Hastanesi’ne sevk edilir. Teknoloji şartları o dönemde çok kısıtlı… O doktor, bu doktor derken; Rıfat’ın durumu ağırlaşır. Bir ay kadar Süleyman dedem oğlunun başındadır. Gece gündüz hastane kapılarında, umutla bekler. Hali çok perişandır. Doktorlar. Süleyman amca, sen köyüne git, birkaç gün dinlen de gel. Biz sizi durumdan haberdar ederiz, derler. O da biraz kendini toparlayıp , oğlumun başını daha sağlıklı beklerim, düşüncesiyle hastaneden ayrılır.

Aradan bir hafta geçmiyor ki, vefat haberi geliyor. Ne hazin hikayedir ki, havanın sıcak olması yüzünden naaşı bekletmenin mümkün olmayacağına karar veren doktorlar ve hastane yetkilileri, o kocaman dev cüsseli, Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan, Çeltikçi’nin yiğit delikanlısını kimsesizler mezarlığına yatırıyorlar.

Daha acısının kırkı dolmadan, Habibe’nin ailesi Ilıca’dan gelip kızlarını almak isterler. Habibe, seni kaynın Mustafa’ya verirler, sonra pişman olursun, deyip kandırırlar. Halbuki bizim ailede hiç bir zaman akraba evliliği olmamıştır. Habibe yıkılan hayallerine mi yansın, karnındaki bebeğini babasız büyüteceğine mi, yoksa yaban ellerde kimsesizliğine mi? Sevdiğinin acısı içinde, ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Boğazı düğümlenerek, geride bıraktığı ocağına bakarak köyden ayrılmış. Çocuğunu doğurmuş. Adını Gülşen koymuş. Hep gül bahçesinde yaşasın diye… İsmi ana da Ülfet’inin kadersiz yavrusuna ölünceye dek Armağan’ım demiş.

Kaynak kişi: Seher Salıcı ( teyzem), Süleyman Mutlu (Çeltikçi köyünün 1974 yılından 1984 yılına kadar muhtarı)

Hamide Sönmez

Hamide Sönmez
Hamide Sönmez son yazıları (Hepsini Gör)
11

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

3 Yorumlar

  1. Tülay Çintosun

    Çok üzücü bir hikaye. Ruhumun derinliklerine dokundu. Emeklerinize sağlık.

    0
  2. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

    0
  3. Hüzünlü bir öyküyü biraz uzun olsa da akıcı bir dille anlatmışsınız. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

    0

Bir cevap yazın