Rosi Sevda Akyol Baştımar

Gözyaşının bile görevi varmış; ardından gelecek gülümseme için temizlik yaparmış.

Mevlana

Rosi

Fırsat buldukça yanına uğrayıp içimi ısıtan sıcacık çayını içerken sohbetine doyamadığım, bilgiye aç ruhumu yaşanmışlıklarıyla zenginleştiren ve hatta beni yetiştiren ve bugünkü ben yapan harika insanlardan bir tanesiydi Rosi. Meme kanserine karşı koca bir yıl mücadele verip, yeni yeni hastalığını yenmiş, kendisine bu yolda refakat ettiğim süreç içerisinde perçinleştirdiğimiz dostluğumuzu terapi sonrası da devam ettirmeye karar veren iki dosttuk artık biz onunla. Ve o gün bugündür de birbirimizi hiç bırakmadık.

Bugün onun doğum günüydü. Yeni yaşını kutlamak ve davetine icabet etmek için işten erken ayrılmış, biraz soluklanıp çok hafif bir makyaj yaparak Rosi’nin bana çok yakıştırdığı, kardeşimin hediyesi olan beyaz gömleğimi de giyip yola koyulmuştum bile. Fazla vaktim yoktu.
Gülleri çok sevdiğini bildiğim için bir çiçekçinin önünde durarak ona beyaz güller almayı da ihmal etmedim. Kapısına hızlı adımlarla yaklaşırken bir yandan da hafif esen rüzgârın dağıttığı saçlarımı düzeltmeye uğraşıyordum. Zile basmamla kapının açılması bir olmuş, oymalı ahşap tahtadan yapılmış kapının ardında Rosi’nin o çocuksu ve masum bakışı ile göz göze gelmiştim.

Üzerine geçirdiği ipekli kırmızı gömleği ve ince siyah kadife pantolonu ile harika görünüyordu. Bembeyaz saçlarını kolyesiyle bütünleştirdiği inci bir tokayla arkadan tutturmuş, yaşının ve yaşanmışlıklarının vermiş olduğu derin çizgiler yüzüne bir başka anlam yüklemişti sanki bugün.
Evet. Bugün bir başka güzeldi Rosi. Hayrandım ona. Kişiliğine, duruşuna, insanlığına, bilgisine. “Ah Rosi!” dedim, derin bir iç çekerek. “Bugün ne kadar da güzelsin.”
“Sen de öylesin ufaklık,” dedi, göz kırparak. “Yalnız şu harika gömleğinin altına yıllanmış kot pantolonunu giyme artık yalvarırım,” dedi, hafif şakacı bir tavırla. “Ölüp gideceğim, hep aynı pantolon tanrım,” diyerek de yanağımı sıktı.
Gülüştük ayaküstü.
“Kıkırdama da gir haydi içeri,” dedi, eliyle kapıyı işaret ederek, “Şu yalan dünyada, koşuşturmacalarına da biraz ara ver artık, yine incecik kalmışsın. Şu haline bak. Acilen bir şeyler yemelisin. Sana, o çok sevdiğin çilekli mozaik pastadan yaptım.”

En az benim kadar zayıf olan olan Rosi’nin, ille de beni şişmanlatmak pahasına vermiş olduğu mücadeleye bayılıyordum. Hoşuma gidiyordu hem de çok. “Ama ben bu koşuşturmaları çok seviyorum,” deyince kahkahayı basan Rosi, “Eh, ben de senin yaşındayken öyleydim,” deyip kapıyı kapattı sessizce.

Duvarın bir tarafı tavandan yere kadar cam olan kütüphanesinin sağ tarafında bulunan kırmızı güller ile piyanosunun arasında harika bir masa hazırlamıştı ikimiz için. Günün tek davetlisi bendim. Rosi’nin diğer dostları sadece kitaplarıydı. Odası hayal edemeyeceğiniz kadar değerli kitaplar barındırıyordu. Saatlerce dursanız hiç sıkılmayacağınız harika bir yerdi burası.
Getirdiğim gülleri özenle mavi çini bir vazoya yerleştirip masanın orta yerine koydu.
“Beyaz,” dedi, “En sevdiğim renk! Teşekkür ederim ufaklık.”

Rosi bana ufaklık diye hitap etmeyi çok severdi. Sarıldık birbirimize tüm içtenliğimizle. Her zamanki gibi bugün de o çok sevdiğim bergamotlu siyah çaydan demlemişti. Yapmış olduğu pastadan şöyle okkalı bir dilim keserek kenarları altın yaldızlı tabaklara servis yaparken ellerinin titrediğini farkettim. “Rosi,” dedim, dikkatlice, “Sen iyi misin?”
“Ah, evet iyiyim, biraz yorgunum sadece,” dedi, sorduğum soruyu geçiştirircesine. Üstüne varmadım.

Pastalarımızı afiyetle yemiş, sohbetimizi derinleştirmek için odanın diğer tarafında bulunan iki bej rengi deri koltuklarda yerimizi almıştık. Bu köşeyi çok seviyordum. Huzuru tüm bedenimde hissettiğim bir yerdi. Koltukların arasına yerleştirilmiş üçgen cam masa odaya ayrı bir güzellik katıyordu. Masanın üzerinde bulunan fotoğraf albümlerinin dikkatimi çektiğini fark eden Rosi, hemen konuya girdi.
“Sabah albümlere bir göz attım. Çok fazla fotoğrafım yok. Malum savaş yılları. Annem ve ben,” dedi, sonra yutkunarak, “Çocukluktan kalan sadece birkaç fotoğraf karesi. Hepsi bu.”
Gözleri dolmuştu birden. Bir şeyler anlatmak istediğini hissetmiş, an itibari ile pasif bir dinleyici görevini üstlenerek konuşmasını bölmemeye karar vermiştim.
“Sana anlattım mı?” dedi, yarı duyulur yarı duyulmaz bir ses tonuyla.
“Neyi Rosi?” dedim, “Neyi anlattın mı?”
“Savaşı!” dedi, “Yakamıza kara bir leke gibi yapışan savaşı ve şu lanet olası savaş baronlarını! Biliyor musun insanoğlu bugün hâlâ daha akıllanmadı.”
Kelimeleri kursağında kalmıştı. Bugüne kadar sayısız acılara şahit olan şu kalbim, Rosi’nin yüz ifadesindeki hayal kırıklıkları ve dehşet karşısında perişandı. İçine derin bir nefes çekip gözlerini pencereye doğru çevirerek başladı anlatmaya.
“Ne çocuk sayılırdım ne de ergen. Sabahın ilk ışıkları odayı aydınlatırken annemin sesiyle irkildim. ‘Kalk’ diyordu. ‘Rosi kalk! Kaçmalıyız.’ Annem evde bulunan yiyecek, ekmek ve birkaç içeceği hızlıca çantasına yerleştirdi.”

Rosi hem anlatıyor hem de gözyaşlarını siliyordu. Bundan sonrasını da ben anlatayım sizlere.
Çocukluğunu bir çırpıda sığdırdığı o minicik sırt çantasıyla kaçmaya başladılar. Arkalarını dönüp terk ettikleri evlerine son bir kez bakacak vakitleri dahi yoktu. Tek ümitleri gelecek olan treni yakalamaktı.

Üşüyordu Rosi hem de çok. Dondurucu soğuk nefes almasını engellemiş, yarı yırtık botlarından içeriye giren kar da ayaklarını mosmor etmişti. Ciğerlerinin yandığını hissetti bir an. Sonra içini hoş bir sıcaklık kapladı. Çok güzel bir duyguydu ve artık hiçbir şey hissetmemeye başlamış, göz kapakları da ağırlaşmıştı. Uykuya dalmak üzereydi ki yanaklarında hissettiği tokatlarla kendine gelir gibi oldu. Annesiydi onu tokatlayan.

“Uyuma ne olur Rosi, sakın uyuma! Beni bırakma!” diye bir yandan ağlıyor, bir yandan da Rosi’yi tokatlamaya devam ediyordu. Tokatların şiddeti o kadar kuvvetliydi ki Rosi’nin canı yanmaya başlamıştı. Sonra biraz olsun kendine gelmiş, annesi de tokatlamayı sona erdirmişti.
Meydan mahşer yerine dönmüştü. Her yer insan yığınıydı. Saatlerce treni beklediler. Rosi olanları anlatırken birden yutkundu!
“Biraz su verebilir misin bana?” dedi, oturduğu yerden yorgun ve yılgın bakışlarıyla. Bardağı ona doğru uzatırken titreyen elini tuttum. “Rosi, anlatmaya devam etmek istediğinden emin misin? İstersen biraz mola ver.” Rosi beni duymuyordu.

Kara trenin üstü belki pencerelerden içeri girerim umuduyla tırmanmış insan cesetleriyle doluydu. Soğukta donmuş ve trene yapışmış analar, babalar, çocuklar. İçeriye girmeyi başaramayan cansız bedenler. O an hiçbir şey hissetmedim. Biliyor musun Sevda?” dedi, ağlamaklı bir ses tonuyla. “Garip olan tek şey düşüncelerimdi. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ama hiçbir şey. Ne acı, ne keder, ne de kaygı.”
Gelen trene girmeyi başarıp kendilerini kapısı olmayan bir vagona atmışlardı. Vagon üst üste insanlarla doluydu. Danzig şehrine geldiklerinde oldukça bitkindiler.

Esas zorlu kaçış gemi yolculuğu olacaktı. Bindikleri gemide kendilerine bir yer bulmuşlar, oldukları yerden mecbur kalmadıkça hiç hareket etmemişlerdi. Gemi asker doluydu. Pek çok da yaralı vardı. Rosi’nin annesi yaralı askerlere elinden geldiğince yardım etti. Susamıştı Rosi. Annesi yağan kar tanelerini avucunda biriktirip biraz beklettikten sonra su taneleri haline gelen karı Rosi’ye içirmiş, “Rosi sen de dene avucunda, sabret başaracağız” deyip kızına moral vermişti.
“Anne,” dedi, kısık bir sesle, “Ben çok acıktım.”
“Üzgünüm,” dedi, annesi, “Yiyecek hiçbir şeyimiz yok!”
Annesinin aklına bir fikir gelmişti.
“Rosi kızım geminin aşçısına git, gerekirse yalvar. Sen çocuk sayılırsın. Sana kıyamaz. Kendin için bir dilim ekmek iste. Vereceğinden eminim,” deyince, Rosi’nin gözleri parıldamış, koşar adımlarla aşçının bulunduğu yöne doğru ilerlemeye başlamıştı bile…
“Üzgünüm evlat,” dedi, aşçı Rosi’nin yüzüne bakmadan. “Askerim aç. Önce askerler.”
“Yarım dilim ver o zaman,” diye diretmişti Rosi.
Aşçı eğilip Rosi’nin elini tuttu. “Affet beni evlat ne olur! Verecek yarım dilim ekmeğim dahi yok, haydi git lütfen,” deyip Rosi’nin yanından hızlıca uzaklaştı.

Rosi annesinin yanına dönerken artık tüm ümidini yitirmişti. Kuruyan ağzını tükürüğü ile ıslatmış ve ağlamamak için kendini zor tutmuştu. Ağlamayacaktı.
Geceler o kadar uzun ve soğuktu ki!
Sabah gözlerini açtığında duyduğu sesle irkildi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, annesinin, “Haydi Rosi, iç çabuk şunu,” demesiyle doğrulması bir olmuş, çorbaya benzer şeyi bir dikişte içivermişti. Birden içi ısınmıştı. Rosi ne olduğunu bugün bile bilmediği o sıcak suyun tadını hayatı boyunca hiç unutmadı.
“Asker!” dedi, annesi kısa bir sessizliğin ardından. “O öldü. İçemeden öldü.”
Çorbayı çalmıştı annesi Rosi için.
Gemi karaya vardığında birçok asker hayata veda etmiş, her biri suya atılarak son yolculuklarına çoktan uğurlanmıştı bile. Kim bilir kaç ana kuzusuna mezar olmuştu bu engin sular? Kim bilir kaç sevgili kavuşamamıştı? Kaç can uçmuştu kafesinden? Rosi’nin gözünde tüm bu yaşanılanlar, bir çıkar uğruna ucuza satılan insan hayatlarından başka hiçbir şey değildi. Rosi anlatmaya devam ederken, koltuğa yapışmış olan bedenimi hareket ettiremediğimi fark ettim. Duyduklarım karşısında ruhum da bedenim de felç geçirmişti sanki. O an vücudumun hiçbir uzvuna hükmüm geçmiyor gibiydi. Rosi’nin yüzü kireç gibi olmuştu.
“Sana anlattım mı?” dedi, birden boş bakışlarıyla tekrar yüzüme bakarak. Sonra vereceğim cevabı beklemeden devam etti konuşmasına.
“Ben!” dedi, belli belirsiz bir tonla, “Ben uzun yıllar altımı ıslattım.”
Sustu birden.
“Askerler. Yollarda gördüğüm hani şu ölmüş askerler. Yerlerdeki cesetler. Kimileri henüz çocuk denecek yaştaydılar. Kimileri kolsuz bacaksız. Kimileri çırılçıplak. Kimilerinin boynunda ip! Kimilerinin boynunda plaketler. BEN BİR VATAN HAİNİYİM! yazan kanlı plaketler. Yağlı urganla asılmış, çoğu çocuk olan bedenler. Söylesene bana Tanrı aşkına Sevda, bir çocuk vatan hainliğinden ne anlar?”
Rosi’ye bugün, “Haklısın,” diyemedim. Konuşacak cesareti kendimde bulamadım.
“Şimdi anladın mı beni?” dedi, ağlamaktan kızarmış olan narin yüzünü bana çevirerek, “Seninle neden her çorba içişimizde yutkunup kokusunu içime o kadar derin çektiğimi. Şimdi anladın mı peki neden bu odadaki kitapların benim gerçek dostlarım olduğunu? Peki ya serçe parmağımın neden olmadığını?”

Gözlerimden süzülen yaşlarıma aldırış etmeden, “Ah Rosi!” dedim. “Ah! Anlıyorum seni.”
“Hayır!” dedi, koltuğunda geriye yaslanarak, “Anlamadın! Anlamaya çalıştın. Çünkü bunları yaşamadın. Yaşayan bilir, yaşamayanlar da Tanrı aşkına ders alsın artık tüm bu yaşanmışlıklardan.”
Savaş sadece ülkeyi, evleri, binaları yıkmamış, insanların ruhlarını ve bedenlerini de enkaza çevirmişti. Rosi de her savaş mağduru gibi nasibini alanlardandı.
“Kızgınım Sevda,” dedi, “Hem de çok, bu aptalca savaşlara, önemsenmeyen sıradan insan hayatlarına. Belki bizim savaşımız bitti ama dünyanın diğer yerlerinde hâlâ savaşlar devam ediyor. Ve kimse savaşları bitirmek için kılını kıpırdatmıyor. Beni en çok üzen ve yaralayan bu duruma hepimizin alışması.”

Hayatımda çok önemli bir rol oynayan Rosi ile dostluğumuz devam ediyor. O anlatıyor, ben dinliyorum.
Manevi zenginliğime zenginlik katan, bilgisiyle aydınlandığım, kendisinden insanlık adına çok şey öğrendiğim bu harika insana saygı ve minnetle

Sevda Akyol Baştımar

Sevda Akyol Baştımar
Sevda Akyol Baştımar son yazıları (Hepsini Gör)
6

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

2 Yorumlar

  1. Sevda Akyol Baştımar

    Değerli yorumunuza çok teşekkür ederim Hüseyin hocam. Savaşsız bir hayata…

    0
  2. Kaleminize sağlık insan oğlunun vahşeti hiç bitmeyecek, bit artık insan oğlu. Olmasaydı sınırlar, düşünceleri için katledilmeseydi insanlar. Birileri başkan kral şeyh olmasaydı zenginlik için hırs için tutku için katlettirmeseydi insanları. Ne Rozi’yi anlayabiliriz ne onun duygularını sadece dinleyebiliriz sessizce verebilmişsiniz ona bir omuz ne mutlu size. KUTLARIM

    1

Bir cevap yazın