Anlamlı Anılar  Celalettin Ağırbaş  1. Bölüm (Dizimize bugün başladık)

Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 15. Bölüm Celalettin Ağırbaş

Almanya’dan Mektup Var

(Aralık 1998’de ÖĞRETMEN DÜNYASI’nda Yayımlanmıştır.)

Yirmi dokuz yıldır Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin Gelsenkirchen şehrinde, öğretmen olarak çalışmaktayım. Türkiye’ye her izne gelişimde, bir- çok meslektaşımla karşılaşıyorum. Her seferinde, hal hatır sorduktan hemen sonra, söz Almanya’da yaşayan işçilerimizin durumu, çocuklarının eğitimi ve öğret- menlerin çalışma şartları üzerinde yoğunlaşıyor. Buradaki uygulamalar hakkındaki açıklamalarım, merakla dinleniyor.

Arkadaşların, konu hakkında eksik ya da yanlış bilgilere sahip olduklarını gördüm. Bugün Türkiye’de yaşayan insanlarımızın büyük bir çoğunluğunun Almanya ile az-çok mutlaka bir ilişkisi vardır. Herkesin uzak veya yakın bir akrabası Almanya’da yaşıyor. Bu neden- le başta Öğretmen Dünyası’nın değerli okuyucuları olmak üzere, diğer vatandaşlarımızın da konuyla ilgileneceğini sanıyorum. Bu konuda sizlere bir takım bilgiler aktarmaya çalışacağım.

Bilindiği gibi, Almanya, eyalet sistemiyle idare ediliyor. Birleşmeden önce on bir olan eyalet sayısı birleştikten sonra on altı oldu. Her eyaletin kendi meclisi, bakanları ve bir başbakanı vardır. Ayrıca Almanya’nın başşehri olan Bonn’da (yakında Berlin başkent olacak) Almanya parlamentosu ve merkezi bir hükümeti vardır. Eyalet hükümetleri, eyalet konularındaki uygulamalarda serbesttir. Yalnız dışişleri ve tüm Almanya’yı ilgilendiren konularda merkezi hükümete bağlıdırlar.

Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 15. Bölüm Celalettin Ağırbaş
Gecksheide Türk Hazırlık Sınıfı

Özellikle eğitim ve öğretim konularındaki uygulamalar, eyaletten eyalete değişir. Eğitim programları ve ders kitapları, bölgelerin özellikleri göz önünde tutularak hazırlanır. Bir eyalet için hazırlanmış program ve ders kitabı, başka bir eyalette uygulanamaz. Hatta bir eyalette yüksek pedagoji okulunu bitirip öğretmenlik diplomasını almış bir kişinin, başka bir eyalete öğret- men olarak atanma şansı çok azdır.

Şimdi sizlere sunmaya çalışacağım bilgi ve uygu- lamalar, yirmi dokuz yıldır içinde yaşadığım on altı eyaletin en büyüğü ve Türklerin en yoğun yaşadıkları Kuzey Ren Vestfalya eyaletine ait olacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse, diğer eyaletlerdeki uygulamalar hakkında benim de fazla bir bilgim yoktur. Bulunduğumuz eyalet, aynı zamanda bir endüstri eyaletidir. Kömür ocaklarının en çok bulunduğu bir yerdir. İkinci Dünya Savaşı’nda en çok zarar gören yerlerdendir.

Savaş sonrasında, Almanya’nın yeniden onarılması, kurulması için insan gücüne ihtiyaç duyulmuştur. Genç erkek neslinin büyük bir kısmını savaşta kaybeden Almanya, bu gücü, 1950‟li yıllarda İtalya, Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi Avrupa ülkelerinden, 1960‟lı yılların başından itibaren de Türkiye’den karşılamaya başlamıştır.

Türkiye’den gelen ilk kafileler kırsal kesimlerden ve şehirlerde yaşayan işsiz bekarlardan oluşuyordu. Bunlar bir iki yıl çalışıp, biraz para biriktirip geri döneceklerdi. Alman tarafı da böyle düşünüyordu. Bu yüzdendir ki bu insanları, normal ve daha insani şartlarda yaşayacakları için evlere değil, geçici olarak fabrika ve kömür ocaklarına yakın yerlerde yaptıkları sağlık koşullarından çok uzak, küçücük barakalara yerleştirdiler. Bu insanların ömürleri, işyeri ile baraka arasında geçiyordu.

İşçi akını, tahminlerin ötesinde devam ediyordu. Aradan iki üç yıl geçmesine rağmen pek geri dönen de yoktu. İlk gelen işçilerden evli olanlar, çoluk çocuklarını getirip yavaş yavaş evlere taşınmaya başlamışlardı. Bunların okul çağında olan çocukları Alman okullarına alınmak zorunda kalındı. Ancak okul idareleri bu iş için hazırlıklı değildi.

Barakalardan çıkıp ev arayanların sayısı da gün- den güne artıyordu. Ev bulma daireleri, bu insanların ev ihtiyaçlarını karşılamakta zorluk çekiyordu. Almanya’nın bu iş için hazırlıklı olmadığı ortaya çıkmıştı.

O günlerde bu durumu çok güzel açıklayan bir İsviçreli gazeteci şöyle diyordu:

“Biz Türkiye’den iş gücü istedik onlar ise bize insan gönderdilerBu söz haftalarca tartışıldı. Büyük gazetelere manşet, dergilere kapak konusu oldu.

1960’lı yılların sonlarına doğru Türkiye’den işçi olarak gelen gruplar içerisinde, doktorlar, mühendisler, öğretmenler gibi meslek sahipleri de vardı. Almanya’nın cazibesi, her meslekten insanı çekmişti. Türkiye’de, dört fotoğrafla nüfus cüzdanını cebine koyan, soluğu işçi bulma kurumlarının kapılarında alıyordu. Binlerce, on binlerce insan, Almanya’ya gelebilmek için kuyruğa girdi. 1974 yılına kadar sırası gelenler şanslıydı. Çünkü 1974 yılında Almanya hükümeti bir kararla Türkiye’den işçi alımını durdurdu. Böylece Almanya’ya resmi kanalla işçi olarak gelmenin yolları kesildi. Resmi olarak diyorum; çünkü işçi olarak olmasa da insan akını, 1974 ten sonra da resmi olmayan yollardan durmaksızın devam etti. Bu konuyu burada keserek bizi daha çok ilgilendiren eğitime dönmek istiyorum.

1960‟lı yılların sonuna doğru işçilerimiz, eşleriyle birlikte Türkiye’de okula devam eden çocuklarını da yanlarına aldılar. Alman okullarına alınan her yaştan çocukların sayısı, günden güne artmaya başladı. Hatta Türkiye’de mecburi öğrenimini, yani beş yıllık okulu bitirmiş çocuklar bile burada yeniden okula alındı.

Alman yasalarına göre bu çocuklar da mecburi öğrenim çağında idiler. Çünkü; Almanya’da mecburi öğrenim süresi on yıl, yaş sınırı ise on sekizdi.

Çocukların ana dillerini unutmamaları, kendi kül- türlerinden uzak kalmamaları için Türk çocuklarının yoğun olduğu Alman okullarında Türk öğretmenlerine ihtiyaç duyuldu. İlk olarak bu iş için Türkiye tarafından 1969 yılında, 25 öğretmen, iki yıl izinli sayılarak Almanya’ya gönderildi. Bu öğretmenlerin beşi, Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde göreve başladı.

Örneğin benim bulunduğum Gelsenkirchen şehrinde 400 kayıtlı öğrenci vardı. Bu çocuklar, şehrin değişik semtlerindeki Alman okullarına devam ediyorlardı. Haftada bir gün, birden onuncu sınıfa kadar 50-60 çocuk, otobüsle okulun birinde toplanıyor; Türkçe Kültür Dersleri adı altında, ders görüyordu. Bu sınıflara göre hazırlanmış ne bir program ne de ders kitabı vardı. Öğretmen her gün saatlerce çalışıp sınıf sevi- yelerine göre hazırlık yapmak zorunda kalıyordu. Bu öğretmenler, Türkiye’den sınavla seçilerek gönderilmişlerdi. Fakat Almancaları yok denecek kadar azdı. Bu nedenle, okul idaresi ile anlaşamamaktan doğan birtakım problemler yaşanıyordu.

1970‟lerin başında öğrenci sayısı daha da çoğaldı. Daha çok Türk öğretmenine ihtiyaç duyuldu. Bu sefer bu ihtiyaç, Türkiye’den değil buraya işçi olarak gelip Almancayı öğrenmiş öğretmenler arasından karşılan- maya başlandı. Türk makamlarının karşı çıkmasına rağmen bu arkadaşlar, Alman makamları tarafından göreve atandılar. Maaşlarının tamamı Almanlar tarafından ödeniyordu.

Öğretmen sayısı çoğalınca, çocuklar değil, öğretmenler Türk çocuklarının bulunduğu okulları dolaşma- ya başladı. Genelde Alman okullarında dersler öğlene kadar sürer. Öğlenden sonra çocuklara ders konulmaz. Fakat bazı okullardaki Türk çocukları, sınıf yetersizliği yüzünden, Türkçe Kültür Derslerini öğleden sonra almak zorunda kalıyordu. Bu da devamsızlığı artırıyor, derslerdeki başarı oranını azaltıyordu.

1974-75 öğretim yılından itibaren, çocukların bir- kaç yılda geriye dönecekleri düşüncesiyle derslerin büyük bir kısmı Türkçe olmak üzere, altı yıllık deneme sınıfları açıldı. Bu sınıflarda, yalnız Türk çocukları bulunuyordu. Alman ve Türk öğretmenler birlikte çalışıyorlardı.

Türk öğretmenler Türkçe, Hayat Bilgisi, Tarih, Coğrafya, Din Bilgisi; Alman öğretmenler de Almanca ve Almanca Matematik dersleri veriyorlardı. Almanca derslerinde başarılı olan öğrenciler, altı yılı beklemeden Alman sınıflarına aktarılıyordu. Diğer öğrencilerse altıncı sınıfın sonunda, Alman yedinci sınıfına devam ediyorlardı.

Bu arada Türkçe kitaplar ve ders araçları konusunda büyük sıkıntılar çekiliyordu. Konsolosluklar, Türk öğrencilerinin bulunduğu okullara çok az miktarda Türkiye’de basılmış kitap gönderiyordu. Birçok öğretmen, Türkiye’den izin dönüşü öğrencilerin kitaplarını, araba- sının bagajına atarak getiriyordu.

Konsolosluklardan dağıtılan ve arkadaşların ara- balarıyla getirdikleri bu kitaplar, içerik ve kalite bakımından buradaki kitap ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktı. Bu kitaplara göre ders yapmak çok zor oluyordu.

Birkaç öğretmen arkadaş, çalışmalarını birleştirerek kitap haline getirme çabası içine girdi. Bu konuda yardım almak için ilgili Türk makamlarına müracaat ettiler. İlgili makamlardan yardım yerine; “Kitap hazırlamak, öğretmenin işi değil, bakanlığın işidir, bakanlık ihtiyaç duyulan kitapları hazırlar ve gönderir,” diye yanıt aldılar.

Ama bu arkadaşlar yılmadılar, çalışmalarını sürdürdüler. Burada açılan bir Türk yayınevi, kitapların basımını, dağıtımını üstlendi. Böylece ilk defa Almanya şartlarına göre hazırlanmış ders kitapları öğretmen arkadaşların imdadına yetişti.

Buna benzer çalışmalar büyük bir hızla gelişti. Bu konuda yeteneği ve tecrübesi olan başka arkadaşlar da kitaplar hazırladılar. Bugün Almanya’da öğretmenler tarafından hazırlanmış birden onuncu sınıfa kadar onlarca Türkçe ve Din Bilgisi kitabı var. Bu arkadaşlar, burada şunu ispatlamış oldular: “Ders kitabı, masa başında değil, bizzat o dersi veren yetenekli öğretmenler tarafından, uygulama safhalarından geçerek hazırlanmalı.” Umarım bu yöntem Türkiye’de de denenir. Olumlu sonuçlar alınacağına inanıyorum.

Çocukların Türkiye’ye geri dönmeyecekleri anlaşılınca, Alman makamları tarafından görevlendirilen Alman ve Türk öğretmenler, Türkçe ve Din Dersleri için programlar yaptılar. Programlara uygun ders kitapları hazırlandı. Bölgedeki bütün öğretmenler seminerlere çağrılarak bu konuda yetiştirildi.

Yukarıda sözünü ettiğimiz altı yıllık hazırlık sınıfları 1970’lerin sonuna doğru uygulamadan kaldırılıp, iki yıllık hazırlık sınıflarına geçildi.. Böylece çocukların en kısa zamanda Alman sınıflarına alınmaları amaçlanmıştı.

Bu iki yıllık hazırlık sınıfı uygulaması da fazla uzun sürmedi. Okul çağına gelen Türk öğrenciler, Alman birinci sınıflarına alınmaya başlandı. Çünkü çocuklar az da olsa okul öncesi, ailede veya Anaokullarında Almanca öğrenmiş oluyorlardı.

Şimdi Alman sınıflarına devam eden Türk öğrenciler, haftada iki ile beş saat arasında Alman çocuklarının din, spor, müzik dersleri olduğu saatlerde, Türkçe dersleri alıyorlar.

Okul müdürü, anadil dersi için beş saat ayırırsa bu beş saatin bir veya iki saatinde, din dersi yapılabiliyor.

Almanya’da okullarda ve okul dışında yapılan din dersleri, çok önemli bir sorundur. Üstelik çok da tartışma götüren önemli bir konudur. Bu nedenle burada üzerinde fazla durmayacağım. İleride ihtiyaç duyulursa bu konu ile ilgili bilgiler vermeye çalışırım.

Sağlıklı ve başarılı günler dilerim.

 

Celalettin Ağırbaş

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

Bir cevap yazın