Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 2. Bölüm Celalettin Ağırbaş

Köyden Kaçış  

Ertesi gün kararımızı verdik. O gece sabaha karşı Şavşat’a kaçacaktık. Ama ikimiz de Şavşat’ın yolunu bilmiyorduk. Akşamdan hazırlığımızı yaptık. Azığımızı, üç beş kuruş harçlığımızı ve diplomalarımızı yanımıza aldık. O gece aynı odada  yattık.

Horozların ötmesiyle ayağa fırladık. Dışarısı kapkaranlıktı. Ama biz niyetliydik, kararımızdan dönmeyecektik. 

Birbirimize cesaret  vererek kimsenin haberi olmadan yola düştük. Kestirme yollardan Yoncalı -Pınarlı Köyü, derken Veliköy‟e  ulaştığımızda ortalık iyice aydınlanmıştı. Kendi kendimize; “Artık bundan sonra Şavşat’a gitmek kolay,” dedik. Çünkü kasabadan arada bir Veliköy’e kadar kamyon gelirmiş. Biz bu kamyon tekerlerinin izlerini takip ederek Şavşat’a varacaktık.

Bizim mahalleden kazaya yayan yolculuğun altı- yedi saat sürdüğünü duymuştuk. Bu uzun yol bize engel sayılmazdı. Yürümeye alışıktık. Değil altı yedi saat,  günde en az on saat hayvanların peşinde, durmaksızın koşuyorduk.

Hem yürüyor hem de astsubayın anlattıklarını tekrarlıyorduk. Kazaya indiğimizde neler yapacağımızı, nereye başvuracağımızı konuşuyorduk. Yoldan geçen kamyonların sesini önceden duyup korkudan yol kenarına kaçıyorduk. Bizi almak için dursalar bile belki de korkudan binmeyecektik. Gerçi yanımızda bizi almak için duran da olmamıştı.

Yaz mevsiminin en sıcak günlerinden biriydi. Güneş tepemizden vuruyordu. Kasabaya biran önce varmak için sabırsızlanıyorduk. Ter tırnağımızdan çıkmış tı. Susuzluktan dilimiz damağımız kurumuştu. Bir zaman sonra yoldan geçen kamyonların sayısı çoğalmıştı. Bu, kasabaya yaklaştığımızın işaretiydi.

Kasabanın girişinde yol kenarında bir çeşmenin yanında durduk, temizlendik. Elimizi, yüzümüzü serin su ile yıkamak, bizi rahatlatmıştı.

Daha önce hiç görmediğimiz bir kalabalığın içine karışarak merkeze doğru yürüdük. Yol kenarına dizilmiş sağlı sollu dükkanların levhalarını teker teker okuyorduk. Önünde, silahlı iki askerin durduğu iki katlı ahşap binanın önünde durduk. Evet, karşımızdaki binanın önünde “Askerli k Şubesi” yazılıydı.

İçeri girmeye cesaret edemiyorduk. Binanın önünde bir aşağı, bir yukarı gezinmeye başladık. Gözümüzü binadan ayıramıyorduk. Durumumuzu kapıdaki askerlerden biri fark etmiş olacak ki eliyle işaret ederek bizi yanına çağırdı. Heyecandan nerdeyse kalbimiz dışarı  fırlayacaktı. Çekine çekine yanına yaklaştık. Asker bizim heyecanımızı anlamıştı:

“Korkmayın çocuklar, ne derdiniz var?” diye sordu. Bütün cesaretimizi toplayarak “Biz Astsubay okuluna yazılmak istiyoruz,” dedik.

Asker, yine eliyle işaret etti; “Arkamdan gelin,” dedi. Merdivenlerden üst kata çıktık. Önündeki daktiloyla bir şeyler  yazan bir memurun yanına götürdü bizi. Adam başını kaldırmadan yazmayı sürdürüyor, yüzümüze bakmıyordu.  Asker sessizce: “Efendim, bu çocuklar köyden gelmiş, Astsubay okuluna gitmek istediklerini söylüyorlar.” dedi.

Sonradan adının Ahmet Bey olduğunu öğrendiğimiz masadaki memur başını  kaldırdı, askere; “Sen çık,” diye işaret etti. Bize döndü:

“Demek siz Astsubay olmak istiyorsunuz?”

İkimiz  birden,  “evet”  dedik.  Adımızı,  köyümüzü sordu, elimizdeki diplomalara, nüfus  cüzdanlarına baktı. “Peki,” dedi.

“Önce çarşının üst başındaki fotoğrafçıya gidin. Dörder  tane  vesikalık fotoğraf  çektirin. İşiniz bitince yine bana geleceksiniz, ben de sizin işlemlerinizi yapacağım,” dedi.

Sevinerek askerlik şubesinden çıktık. Koşar adım fotoğrafçıyı aramaya başladık. Zaten kasabanın tek fotoğrafçısıymış, bulmak zor olmadı.

Adamın önünde, üç ayak üzerinde duran, deve kuşuna benzeyen garip bir alet vardı. Meğer bu fotoğraf  makinesiymiş. Yanına yaklaştık; bizim bir şey dememize gerek kalmadan, “Kaç kuruş paranız var?” diye  sordu. Avucumuzun içindeki bozuk metal paraları uzattık. Paraların çoğunu aldı, Geriye pek bir şey kalmamıştı. İşaretle makinenin önündeki tahta sandalyeye oturmamızı söyledi. Dediğini sırayla yaptık.

Önce makinenin arkasındaki siyah bez torbadan birkaç kez bize baktı. Duruşumuzu ayarladı. Daha sonra,  elini makinenin içine sokarak içeride bir şeyler karıştırmaya başladı. Makinenin önündeki kapağı kısa süreyle açıp kapadı. Biz de adamı dikkatle ve heyecanla izliyorduk. Biraz sonra; “Fotoğraflarınız tamam” dedi.

Kağıt üzerinde resimlerimizi ilk defa görüyorduk. Küçük kare parçacıkları… Resimler ıslak olduğundan kuruması için şapkamızın içine dizdi ve şapkalarımızı başımıza tekrar kendi eliyle geçirdi. Arkasından da; ”Bir saate kadar şapkanızı sakın çıkarmayın” diye tembihledi.

Bu bir saati nasıl geçirecektik? Karnımız acıkmıştı. Yiyecek bir şeyler alacak paramız ise yoktu. Çarşının üst başında ağaçların gölgesinde serinlerken biraz ötede dut ağaçları gördük. Dutların olgun zamanıydı. Biraz da çekinerek, korkarak ağaca çıktık. Böylece  birkaç ağaca tırmandık. Karnımızı doyurduk, keyfimiz yerine geldi. Bu, bizim için iyi bir ziyafetti.

Tekrar çarşıya doğru yürüdük. Askerlik şubesine gitme zamanı da gelmişti.

Fotoğraflarımıza bakalım, dedik. Eyvah! O da ne? Resimlerin yerinde yeller esiyordu. Ağaçtan ağaca tırmanırken dallara  takılan şapkalarımız başımızdan kaymış, fotoğraflarımız çevreye savrulmuş olmalıydı. Koşarak dut ağaçlarının yanına gittik; ama fotoğraflarımızı bulamadık.

Kısacası günlerce düşlediğimiz hayallerimiz, gerçekleşmemiş; fotoğraflar gibi havaya uçmuştu.

Büyük üzüntü ve moral bozukluğu içinde tekrar köyün yolunu tuttuk. Zaman epey ilerlemişti. Akşam yaklaşmıştı. Önümüzde, en az altı yedi saat sürecek, uzun üstelik de bir yolculuk vardı. Sabah çobanlık görevimizin başında bulunmak için mutlaka mahallede olmalıydık. Aksi halde başımız derde girebilirdi.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, gün doğmadan mahalleye ulaştık. Herkes hayvanlarını sokağa salmıştı. İşimizin başına kazasız, belasız dönmüştük Üstelik de bu maceradan kimsenin haberi olmamıştı. Biz de hiçbir şey olmamış gibi azığımızı, değneğimizi alarak sürünün peşine koyulduk. Akşama kadar yaşadıklarımızı düşündük, değerlendirdik. Başımıza gelenlere hem üzülüyor hem de kendi kendimize gülüyorduk.

DEVAM EDECEK

6

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

2 Yorumlar

  1. Zevkle devam

    0
  2. FEVZİYE ŞİMDİ

    Çocuk her zaman çocuk işte. İyi ki bu macerada başınıza bir şey gelmemiş. Kaleminize sağlık.

    0

Bir cevap yazın