Anlamlı Anılar  Celalettin Ağırbaş  1. Bölüm (Dizimize bugün başladık)

Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 4. Bölüm Celalettin Ağırbaş

Göle

Göle, Kars vilayetinin bir kazasıdır. Göle ve Göle’ye bağlı köylerin halkı geçimini hayvancılıkla sağlar. Özellikle süt ürünleri herkes tarafından bilinir. Kars Kaşarı denen peynir, bu bölgede üretilir. Bizim çocukluk zamanımızda, buralarda tarım, tümüyle insan gücüne dayanarak yapılırdı. 

Özellikle çayırlar, tırpan denilen aletle biçilirdi. Bu yörede biçim, Şavşat ve köylerinden biraz daha önce başlardı. Bunu fırsat bilen Şavşat halkının eli tırpan tutan erkeklerinin çoğu, bir ay kadar zaman için Göle ve köylerine giderek günlük para karşılığında tırpan çekerdi.

Şavşat ve köylerinin başka bir gelir kaynağı olmadığı için, göle zamanı sabırsızlıkla beklenirdi. Halk, yıllık alışverişini Göle’de kazanacağı paraya göre ayarlardı. Kasabadan alınan ihtiyaçların bedeli, göle dönüşü ödenmek üzere, veresiye defterine yazılırdı. Kasaba esnafı, bu kurala iyice alışmıştı. Hatta Ziraat Bankasının borçları da Göle dönüşü ödenirdi.

Bir evden birkaç erkek bu işi yaparsa, aile için iyi bir gelir kaynağı elde edilirdi.

Göle zamanı gelince bizim mahallede de hazırlıklar yapılırdı. Tırpanlar düzene sokulur, gruplar kurulur, Göle’de hangi köye gidileceğine birlikte karar verilirdi. Dayımın oğlu Ekrem’le bu grupların birine katılmak için  çalışıyorduk. Mahalledeki gruplardan hiçbiri bizi aralarına almak istemiyordu. Çünkü daha küçüktük, tırpan dövmesini, bilemesini bilmiyorduk. Biçme konusunda yeterli beceriye, güce de sahip değildik. Bizi aralarına almamaları çok doğaldı.

Buna rağmen biz de Göle’ye gitmek için hazırlıklarımıza başladık. Babamın birkaç yıldır kullanmadığı tırpanını omuzumuza aldıktan sonra, yaşıtım Ekrem’le birlikte dayımın büyük oğlu Fezayir Ağabeyin olduğu grubun arkasına takıldık.

Göle’ye gitmek için en az üç gün yayan yürümemiz gerektiğini öğrenmiştik. Birinci gün Cin Dağı Yaylası’na, ikinci gün geç saatlerde Ardahan Şehrine indik. Gruptaki büyüklerimiz, yıllarca bu yollarda yürümüşlerdi; gece kalınacak yerleri de biliyorlardı. Kerpiçten yapılmış han denen eski tek katlı binaya yerleştik. Binanın duvarları yığma taş, tabanı ve tavanı ise topraktı. Binanın içi loş ve karanlıktı. Beş numara gaz lambasıyla aydınlanıyordu. Ayak kokularına başka kokular da karışmaktaydı.

Bizden başka insanlar da vardı handa. Han sahibi, köşe bucakta otlar üzerine serilmiş eski çaputları gösterdi: “Burada yatacaksınız, adam başı iki lira ödeyeceksiniz,” dedi, bir gecelik kalma ücretini peşin topladı.

İki  günlük  yol yorgunluğundan  sonra,  ot  yataklar bize tüy yatağı gibi gelmişti. Biraz sonra kötü kokuları da duymaz olduk. Başımızı yere koyar koymaz derin bir  uykuya daldık.

Sabah uyandığımızda  her taraf aydınlıktı.  İçimizden bazıları tırpan, masat gibi araçları almak için çarşıya çıkmıştı. Geri kalan büyüklerimiz, aralarında çalışacağımız köye nasıl gideceğimizi konuşuyorlardı.

Çok geçmeden çarşıya çıkanlar geri döndüler. Yanımızda taşıdığımız ekmek, peynir gibi yiyeceklerle, birlikte kahvaltı yaptık.

Çayır biçeceğimiz köye doğru, Ardahan’dan Kars’a yük taşıyan kamyonlardan biri ile gidecektik. Daha önce Göle’ye gitmiş olanlar tecrübeliydiler. Ne yapacaklarını  çok iyi biliyorlardı. Bizler, yeni katılanlar, biraz da korkarak onları gölge gibi takip ediyorduk.

Kamyona ilk defa binecektik. Çok heyecanlıydık. Kamyonun kalkma saati yaklaşmıştı. Hepimiz kamyonun boş kasasına dolduk. Kamyon, Ardahan’dan ayrıldıktan sonra, etrafı çam ormanlarıyla kaplı, virajlı, inişli, çıkışlı yokuşlu yollarda Kars’a doğru gitmeye başladı.

Bizden birkaç yaş daha büyük olan Osman, kasadaki küçük delikten şoförü izliyordu. Şoförün nasıl direksiyon çevirdiğini, frene nasıl bastığını bize naklediyordu. Bir süre ağaçsız, çatısız toprak damlı köylerden geçtik. Kamyon, iki saatlik yolculuktan sonra durdu. Şoför indi. Bize de eliyle, “Aşağı inin,” diye işaret etti. Çok zevkli geçen yolculuğumuz burada bitmişti.

Çalışacağımız köye varmak için iki saat daha yayan yürüyeceğimizi üzülerek öğrendik.

Gecenin karanlığında, Zavot denilen köye yaklaşmıştık. Köyün girişinde bizi köpekler karşıladı. Birkaç  gruba ayrıldık.

Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 4. Bölüm Celalettin Ağırbaş
Zavot Köyü

Biz küçükler de bir grubun arkasına takılarak bir evin önünde durduk. Bu ev, o köyün ağalarından birinin eviydi. Kapıda bizi ağanın marabalarından biri karşıladı.  Ahırdan çevirme bir yere götürdü. Burası gerçekten de bir ahırdı. Karşı tarafta atlar, eşekler, öküzler, inekler bağlıydı. “Burada yatacaksınız,” dedi ve çekip gitti.

Sabah aynı adam, daha güneş doğmadan bağırarak bizi uyandırdı. Herkes karanlıkta, el yordamıyla, yarışır  gibi çarçabuk giyindi. Dışarı çıktığımızda, bizi uyandıran adamı gördük. El işaretiyle “Beni takip edin!” dedi. Omuzumuzda tıpan, elimizde örs-çekiç adamın arkasından yarım saat kadar yürüdük. Otu bol bir çayıra geldik. Güneş, Boğatepe’nin dağlarından ilk ışıklarını gösteriyordu.

“Burasını ta karşıdaki tepeye kadar biçeceksiniz” dedi ve çekip gitti ağanın adamı. Biz baş başa kaldık. Herkes tırpanlarını dövdü, masatladı; hep birlikte biçmeye başladık.

Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 4. Bölüm Celalettin Ağırbaş
Göle‟nin Zavot Köyünde Tırpan Çeken Emekçiler

Gurubun içinde en cılız, küçük ve kuvvetsiz olanlar, Ekrem’le bendik. Diğerleri bizden hem yaşça büyük hem de bu konuda daha tecrübeliydiler. Yıllarca buraya gidip gelmişlerdi. Çevreyi biliyor ve orada yaşayan yerli ailelerin birçoğunu da tanıyorlardı.

Zaman geçmeden işe koyulduk. Ekrem’le ben zar zor grubun arkasından biçmeye çalışıyor, işin üstesinden gelmeye gayret gösteriyorduk. Bir süre sonra yorulduk, grubu takip edemez hale geldik. Ekip başkanımız Davut Amca durumu fark etti. Bizi sıra ile içme suyu getirmek için görevlendirdi.

Bu duruma hem sevinmiş hem de üzülmüştük. Sevinmiştik; çünkü işimiz hafiflemişti. Üzülmüştük; çünkü bu işi düşündüğümüz gibi yapamayacağımızı ve hayal ettiğimiz yevmiyeyi alamayacağımızı anlamıştık.

Çalışma süresi, gün doğumundan gün batımına kadardı. Hava şartları çok elverişsiz olmadığı sürece, kısa  molalar olsa da durmaksızın çalışılırdı. Çalışma süresi, haziran, temmuz aylarında, on beş – on altı saati bulurdu.

Gün batımına doğru, çevredeki çalışanlar da köye doğru yol almaya başladılar. Biz de tezgâh başının talimatıyla, eşyalarımızı toplayarak yola koyulduk. Eve geldiğimizde akşam yemeği için otlu çorba hazırlanmıştı. Herkes yer sofrasında yerini almıştı. Görevlinin servis yapmasını sabırsızlıkla bekliyorduk. Önümüze birer tas çorba kondu. Büyük bir iştahla çorbalarımızı içmeye başladık. Bir içen bir daha doldurtuyordu.

Ekrem ve ben bir tas çorbanın yarısını ancak bitirebilmiştik. Doyduk, diye geri çekildik. Ev sahipleri, hizmetçiler, çoluk çocuk bizi izliyordu. Hele ev sahibinin annesi yaşlı nine gözünü bizden ayırmıyordu. Bir ara bizi işaret ederek yanına çağırdı. Un çuvalların olduğu bir yere götürdü. Yerde bir un çuvalı duruyordu. Nine un çuvalını gösterdi; kaldırıp biraz yüksek yere koymamızı söyledi. Biz hemen çuvala sarıldık. Ne mümkün, çuvalı değil kaldırmak, yerinden bile oynatamadık.

Nine ise bize bakarak kıs kıs gülüyordu. Sonra birden suratı asıldı. Sert bir hareketle bizi çuvaldan uzaklaştırdı. Çuvala sarıldığı gibi kaldırdı, bir hamlede bize gösterdiği yere koydu. Utandık, yüzümüz kızardı. Hiçbir şey söyleyemeden yatmak için ot yatağımıza döndük. Başımızı ot yastığına koyar koymaz derin bir uykuya daldık.

Görevli kişi, ertesi sabah bizi yine gün doğmadan uyandırdı. Kalktık, tırpanlarımızı omuzumuza aldık, yola çıkacağımız sırada bizi uyandıran kişi geldi:

“İki  balacan  varmış,  onlar  çayıra gitmeyecekler” dedi. O balacanlar bizdik. Meğer, dün akşam nine bizi sınava çekmiş ve bizim onlar için iş yapamayacağımıza  karar vermiş. Bir anda dünya başımıza yıkılmıştı. Şimdi ne yapacaktık? Üstelik geri dönmek için paramız da yoktu.

Mecburen Ekrem’in ağabeyi, Fezayir Ağabeyi bekleyecektik. O bize yol gösterecekti, ne derse onu yapacaktık.

Omzumuzda tırpanlar, köyün çeşmesine kadar yürüdük. Elimizi yüzümüzü yıkadık, beklemeye koyulduk. Yaşlı bir adamın bize doğru geldiğini gördük. Adam yanımıza iyice yaklaştı: “Ne o balacanlar, işten mi kovuldunuz?” diye sordu. Biz de “evet” anlamında başımızı salladık. Adam bunun üzerine; isterseniz size iş verebilirim” dedi. Bizi bir sevinç sarmıştı. Adamın telifini kabul edecek gibiydik:

“Peki biz ne yapacağız ve günlüğümüz kaç lira olacak?” diye sorduk.

Adam; “Benim buzağılarımı otlatacaksınız, günlük olarak da adam başı 50 kuruş veririm, kabul ederseniz hemen işe başlayabilirsiniz,” dedi. Kabul etmedik:

“Olmaz. Önceki köyde yevmiye beş lira olarak tespit edilmişti. Biz onu hesap ederek gelmiştik,” dedik. Adam da: “Siz bilirsiniz,” deyip çekip gitti.

Öğleye kadar çeşmenin etrafında dolaştık durduk. Birden kısa boylu, hafif göbekli bir adamın bize doğru yaklaştığını fark ettik. Daha uzaktan bizimle konuşmaya başladı:

“Ne o balacanlar sizi işten mi çıkardılar?” dedi. Biz, utancımızdan hiçbir şey söylemedik. Adam iyice yanımıza geldi. Adının Mansur olduğunu, eliyle gösterdiği süt-peynir atölyesinde çalıştığını söyledi.

“Benim çayırım az. Eğer isterseniz benim işimde çalışabilirsiniz,” dedi. Teklifini sevinçle kabul ettik. Bizi alıp evine götürdü. Karnımızı bir güzel doyurdu. Dışarı çıktık, evin bitişiğinde, harman yeri büyüklüğünde bir yer gösterdi. “Burayı biçeceksiniz, bugünkü yevmiyenizi tam alacaksınız,” dedi, kendi iş yerine döndü.

Karnımız doymuştu, yatacak yer de bulmanın sevinciyle işe koyulduk. Elimizden geldiği kadar tırpanlarımızı dövdük, masatladık; bize gösterilen yeri biçme- ye başladık. ikimiz de acemiyiz, ot dersen diz boyu. Tırpanlarımız doğru dürüst kesmiyor. Yine de bütün gücümüzü vererek gün batımına kadar o küçücük çayırın hakkından geldik.

Akşama doğru, bizim peynir ustasının çalıştığı yere gittik. Çok yorulduğumuz her halimizden belliydi. Mansur Usta bizi görmüştü:

“Ne var çocuklar? Bir şey mi söyleyeceksiniz?” diye sordu. İkimiz de ezile büzüle; “Amca, bizim bir ağabeyimiz var. O da bizim yanımıza gelebilir mi” dedik. Usta hiç düşünmeden “Tabii gelebilir,” dedi.

Sevinerek Fezayir Ağabey’in yanına gittik. Durumu anlattık. Sağ olsun, bizi kırmadı; eşyalarını toplayıp ertesi günü yanımıza geldi. Artık bayram ediyorduk. Üzerimizden büyük yük ve mesuliyet kalkmıştı. Bundan  sonrasını Fezayir Ağabey düşünecekti.

Adamın birden yirmi yaşına kadar, yedi çocuğu vardı. Dokuz onlar, üç de biz tek bir odada yatacaktık. Evin hanımı, üçümüze bir kat yatak hazırladı. Zaten topu topu üç kat yatakları vardı. Geri kalan iki kat yatakta karı-koca ve kendi çocukları yatacaktı. Bazı geceler, yatakta yer bulamayan küçük çocuklar, bizim yatağımıza girerlerdi. Sabah kalktığımızda evin tabanında  küçük küçük göletler olduğunu görürdük. Meğer tuvaleti gelen çocuklar, ihtiyacını hemen oracıkta giderirlermiş.

Burada tam yirmi gün çalıştık ve yüzer lira para kazandık. Zorlu geçen Göle günlerinden sonra, tıpkı gittiğimiz gibi, bazen kamyonlara binerek, bazen yürüyerek; ama mutlu, gururlu biçimde köyümüze döndük.

Ertesi yıl da aynı serüven devam etti. Benim için bu para, iki yıllık ortaokul masrafım demekti.

Önceki yıllarda olduğu gibi yine oldukça zor şartlar  altında okula devam ettim. Zorlu geçen üç yılın sonunda  ortaokulu bitirdim.

DEVAM EDECEK

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

2 Yorumlar

  1. Çocuklukta pişen kişilik, alınan ders geleceğe yatırımdır aslında, kutluyorum

    0
  2. FEVZİYE ŞİMDİ

    Bir çocuğu bırakın büyükler için bile çok zor şartlar. Şimdi dahi sürdüğünü biliyoruz. Çocuklara yazık oluyor gerçekten. Kaleminize sağlık.

    0

Bir cevap yazın