Sıladan Gurbete Gönül Köprüsü 6. Bölüm Celalettin Ağırbaş

Muş – Malazgirt

Ağustos 1961 ortalarında Muş iline tayinimin yapıldığına dair bir yazı aldım. Kısa sürede hazırlıklarımı  yaparak yola çıktım. Değişik kamyonlarla süren uzun bir yolculuk sonrasında Şavşat, Ardahan, Kars, Erzurum üzerinden; üçüncü günde, gecenin geç vaktinde Muş vilayetine ulaştım.

Ertesi gün erken saatte Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çıktım. Kendimi tanıttım. Görevli memur, önündeki dosyayı açtı; Malazgirt’e bağlı Doğantaş Köyü’ne atandığımı ve bir an önce gidip göreve başlamam gerektiğini söyledi. İçimde bir burukluk ve heyecan vardı. Her şey bana yabancı geliyordu.

“Keşke Eğitim Enstitüsüne gidebilseydim,” diye düşünmeye başlamıştım.

Ertesi günü on saat süren otobüs yolculuğundan sonra Malazgirt’e ulaştım. Biraz dinlenmenin ardından sokakları dolaşmaya başladım. Gözlerime inanamıyordum. Tarihte bize öğretilen, 1071 yılında Anadolu’nun kapısını Türklere açan Malazgirt, burası mıydı?

Resmi daireler ve iki okulun dışındaki bütün binalar tek katlıydı. Tümü kerpiçten yapılmıştı, çatıları düz ve topraktı. Sokaklar toz duman içindeydi.

Gideceğim  köyü  ve  okulu  öğrenmek  için  İlköğretim Müdürlüğü’ne gittim. Kendimi tanıttım. Karşımdaki zat,  ilköğretim  müdürü  Turan  Bey’di.  İri  yapılı,  uzun boylu, kara yağızdı. Babacan birine benziyordu. Beni çok sıcak karşıladı. Duvarda asılı Malazgirt haritasından köyün bulunduğu yeri gösterdi.

Malazgirt Mollabaki Köyünde İlk Öğrencilerim

Köy, merkeze en uzak köylerden biriydi. Okul binasının yeni yapılmakta olduğunu, köyün eski adının Kütka, yeni adının Doğantaş olduğunu söyledi.

Ertesi günü bir at arabası kiralayarak erken saate köyün yolunu tuttum. Arabacı, akşam saatlerinde köye varabileceğimizi söyledi. Yol boyunca birçok köyden geçtik. Geçtiğimiz köylerde özellikle çocuklar, ellerinde sopa ve taşlarla bizi takip ediyorlardı. Arada sırada kafamıza tş yediğimiz de oluyordu.

Arabacının dediği gibi, köye akşama doğru ulaştık. Köyün girişinde bizi köpekler karşıladı. Bir köylünün yardımıyla muhtarın evine yerleştik.

Köyde muhtarın dışında Türkçe bilen çok az erkek vardı, kadın ve çocuklar arasında Türkçe bilen hiç yoktu. Halkın anadili Kürtçe idi.

Bu durumu öğrenince burada yaşayacağım zor günler, film şeridi gibi gözümün önünden geçti.

Ertesi gün, arabacıyı yolcu ettikten sonra muhtardan okul çağındaki çocukları bir odada toplamasını rica ettim. Köy bekçisi evleri tek tek gezerek haber verdi. Birkaç saat içinde, elli kadar çocuk muhtarın odasında toplanmıştı. Çocukların hepsi uzun saçlı ve uzun etekliydi. Kız-erkek fark edilmiyordu. Erkeklerin saçlarının kesilmesini istedim. Bu yolla kısa sürede kız erkek ayırımını kolayca hallettim. Çocukların isimlerini, doğum tarihlerini, anne-baba adlarını deftere yazdım.

Okul binası ve öğretmen lojmanı henüz inşaat halindeydi. Müteahhidin anlatımına bakılırsa okulun bitmesi iki ay kadar sürerdi. Birkaç gün muhtarın zoraki misafiri oldum. Okul inşaatını yapan müteahhit halime acımış olacak ki lojman inşaatını hızlandırdı. Kısa sürede, lojmanın bir odasını kalınır hale getirdi. Yatağımı ve birkaç eşyamı bu odaya yerleştirdim ve burada kalmaya başladım.

Sabahları çocukları inşaat halinde olan okul bahçesinde topluyor, asker usulü köyün içinde ve çevresinde dolaştırıyordum. Elli beş çocuktan Türkçe bilen yoktu. Ben de Kürtçe bilmiyordum. El, kol hareketleriyle çok zor da olsa anlaşmaya çalışıyordum.

Türkçe kelimeler öğretiyor, Türkçe ile kısa cümleler kurdurmaya çalışıyordum. Öğretmek istediğim cümlelerin Kürtçe anlamlarını askerden yeni dönmüş komşumuz Tevfik’in yardımıyla öğrenmeye çalışıyordum.

Köyün etrafında dolaşırken kazılmış ve üzeri kapatılmış, sanki define aranmış gibi bir yer dikkatimi çekmişti. Akşam, muhtarın odasında köylülerle toplandık, yemek ve çaydan sonra köylüler çeşitli konularda bana sorular soruyorlar, ben de bildiğim kadarıyla yanıtlamaya çalışıyordum. Söz döndü dolaştı, bu kazı yerine geldi. Kazılan yerin ne olduğunu sordum. Herkeste bir suskunluk, birbirlerine bakındılar. Muhtar aynen şu şekilde anlattı:

“Bundan otuz beş yıl önceydi, bizler henüz çocuktuk, Hükümetten köye okul yapmamız için emir geldi. Fakat babalarımız buna karşı çıktı. Köyde okul yapılmasını istemediler. Bu sefer köylülere jandarma zoruyla o gördüğün okul temellerini kazdırdılar. Babalarımız gündüz temel kazıyor, gece jandarma çekilince kazdıkları temeli dolduruyorlardı.

Bu iş haftalarca, aylarca sürdü. Jandarma başa çıkamayınca köyü tamamıyla terk etmek zorunda kaldı. O gün bugün bir daha köyümüzde okul yapımı için bir çalışma olmadı. şimdi de devlet kimseye sormadan okulu kendi yapıyor.”

Okul inşaatı bitmişti. İki derslikli  bir okuldu  burası. Derslerimizi sınıfta yapmaya başladık. Sınıfta masa, sandalye, sıra yoktu. Çocuklar, evden getirdikleri hayvan postlarının üzerinde oturuyorlardı. Medrese usulü ders yapmaya devam ettim.

Akşamları okula yakın oturan benim yaşımdaki gençler, sohbet için yanıma gelirlerdi. Bunlardan biri de Tevfik’ti. Tevfik bir akşam elinde çuvala sarılı bir şeyle içeri girdi. Çuvaldan çıkardığı, uzun namlulu, gerçek bir tüfekti. “Tevfik bu ne?” dedim.

Tevfik; “Bak öğretmen, burası dağın başında bir köy. Çevremizde çeşitli insanlar var. Sen tek başına bu odada kalıyorsun. Ne olur ne olmaz. Bu silah sende kalsın” dedi. Kendi elleriyle tüfeği yattığım döşeğin altına yerleştirdi ve gitti.

Köye Baskın

Aradan bir ay kadar geçmişti. Sonbaharın son demlerini yaşadığımız bir gün, sabaha doğru silah sesleriyle uyandım, Her yer karanlıktı. Lojmanın etrafında ayak sesleri  duyuluyordu.  İnsanlar  çığlık çığlığa  kaçışıyorlardı. Biraz sonra kapı çalındı. Kulak verdim. Çok hafif bir ses; “Öğretmenim, ben Tevfik, ne olur beni içeri al!” diye yalvarıyordu.

Kapıyı açtım, Tevfik nefes nefese içeri daldı. Daha ben bir Şey sormadan; “Jandarmalar köyü bastı, beni arıyorlar. Eğer yakalarlarsa bana işkence yapacaklar. Ne olur öğretmenim beni sakla.” dedi.

Lojmanın, benim kullanmadığım küçük bir odası vardı. Tevfik’i o odaya sakladım, kapıyı da kilitledim. Bu sırada etraf aydınlanmaya başlamıştı. Kapıyı açtım, dışarı çıktım. Jandarmalar, yaşlı erkekleri ve kadınları okulun bahçesinde toplamışlardı. Gençler kaçmışlardı. Askerler, sopalarla erkekleri dövüyorlardı.

Başlarındaki uzatmalı çavuş; “Tevfik nerde, Tevfik’in eniştesi Nurettin nerde?” diye kükrüyor; “Söylemezseniz hepinizi kurşuna dizeceğim!” diye bağırıyordu. Çekine çekine çavuşun yanına gittim:

“Günaydın çavuş, burada neler oluyor?” diye sordum. Çavuş öğretmen olduğumu anlamıştı. Sesini alçaltarak şunları söyledi:

“Bunlar hapisten kaçan Nurettin’i besliyorlar. Kayınbiraderi Tevfik de ona yataklık yapıyor. Bu iki kişiyi teslim edinceye kadar bunlara işkence yapacağım, sen de bizim işimize karışma.” dedi.

Ardından askerlere yaşlı insanları sıraya dizip diz çöktürmeleri için emir verdi. Askerler denileni yaptılar.

Çavuş; ”Tekrar soruyorum, bu kişiler nerede saklanıyorlar?” diye öfkeyle bağırıyor; ancak onun tüm korkutma çabalarına karşın köylülerden hiç ses çıkmıyordu. Askerler, çavuşun işaretiyle ellerindeki sopalarla erkeklere vurmaya başladılar. Sopayı yiyen yaşlı insanlar, acıyla inliyor, yere yuvarlanıyorlardı. Kadınlar bu manzarayı uzaktan dehşetle izliyorlardı. Kadınlar arasından birinin bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Halinden bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. Yarım yamalak Türkçesiyle sıradaki yaşlı erkeklerden birini işaret etti:

“O adam benim babamdır, hastaneden daha dün çıkardık, ona vururlarsa dayanamaz, ölür,” dedi.

Durumu hemen çavuşa anlattım. Çavuş, askerlere “dur” işareti vererek işkence işini sonlandırdı.

Ardından  lojmanı  gösterdi:  ”İçeri  girelim,  köyde herhangi bir zarar ziyan olmadığına dair bir tutanak tutalım,” dedi. Bu arada, Artvin-Şavşat’a bağlı Çayağzı Köyü’nden olduğunu adının da Ekrem olduğunu söyledi. Benim gülümsediğimi fark edince, “Sen nerelisin?” diye sordu.

Ben de Artvin-Şavşat’a bağlı Pınarlı Köyü’nden olduğumu söyleyince, Ekrem çavuşun yüzü değişti, yaptıklarından dolayı mahcup bir ifadeyle “Bu bizim görevimiz, bize de yukarıdan emir geliyor, yapmasak suçlu durumuna düşüyoruz” dedi. Böyle konuşarak kendini affettirmek istediği belliydi.

İçeri  girdik, önce her tarafa bakındı. Tevfik’in bulunduğu odaya doğru yöneldi, kapıyı açmak istedi, kapı kilitliydi, bana baktı. Orada okulu yapan ustaların özel eşyasının olduğunu söyledim.

İnanmadı; ama inanmış gibi davrandı. Başka bir yer olmadığı için oturması için yattığım karyolayı gösterdim. Oturur oturmaz, altında sert bir cismin olduğunu fark etti. Eliyle dıştan yokladı. Orada bir silahın olduğunu anlamıştı; ama hiçbir şey olmamış gibi elini çekti.

Tutanak tutuldu, karşılıklı imzalar atıldı. Muhtar ve azalarına döndü: “Köy çıkışına kadar bizimle geleceksiniz” dedi. Birlikte oradan ayrıldılar.

“Tevfik, çıkabilirsin” diye seslendim. “Hayır öğretmenim, karanlık oluncaya kadar burada kalmak istiyorum,” diye direndi. Hayli zorladıktan sonra Tevfik’i dışarı çıkmaya razı ettim.

Saatler geçmesine rağmen muhtar ve azalar geri dönmemişlerdi. Yaklaşık dört saat sonra, uzaktan birbirlerine tutuna tutuna geldiklerini gördük. Birkaç  kişi ile onlara doğru yürüdük. Gördüğümüz manzara korkunçtu. Ağızları, burunları kan içinde, elbiseleri ıslak ve paramparçaydı. Konuşacak halleri kalmamıştı.

Bizim hemşeri Ekrem çavuş, on askeriyle birlikte muhtar ve dört azayı suya yatırarak dövmüştü. Bu davranışlardan ülkem adına utandım; büyük üzüntü ve acı duydum. Benim çok üzüldüğümü gören köylüler; “Üzülme be öğretmen, biz bunlara alışığız, bunun gibi neler görmedik ki…” diyerek beni teselli etmeye çalışıyorlardı.

Soğuk bir sonbahar günüydü. Hafta sonu, maaşımı ve ihtiyaçlarımı almak için Malazgirt’e gitmek üzere yayan yola çıktım. Önümde yedi saatlik yol vardı. Köylüler kestirme yolu tarif etmişlerdi. Bir kaç köy geçtim. Tepesi karla kaplı Süphan Dağı, bütün heybetiyle karşımda gözüküyordu.

Bildiğimiz 1071 Malazgirt Savaşı, bu dağın eteğindeki ovada gerçekleşmişti. Malazgirt de hemen bu ovanın kenarında kurulmuştu. Güneş Süphan Dağı’nın zirvesinden yavaş yavaş kayboluyordu. Tahminen iki saatlik yolum daha vardı. Uzaktan meşhur Murat Nehri gözüküyordu. Yavaş yavaş hava kararmaya başlamıştı. Kendimi bir anda nehrin kenarında buldum. Yola devam etmem için karşıya geçmem lazımdı; ama nasıl?

Görünürde bir köprü yoktu. Kara kara düşünüyordum. Tek çarem vardı, yüzmek. İyi ki Trabzon’da yüzme öğrenmiştim. Suyu inceledim. Nehir, bu kısımda oldukça geniş bir alana yayılmıştı, durgun akıyordu. Elbiselerimin tümünü çıkararak topak haline getirdim. Kayışla bağladım. Topağı başımın üstüne alarak yavaş  yavaş  nehirde yürümeye bağladım. Su, her adımda biraz daha derinleşiyordu.

Nehrin ortalarına geldiğimde, su çeneme kadar yükselmişti.  İlerlemeye  devam  ettim.  Yüzmeye gerek kalmadan karşıya geçebilmiştim. Bu arada, hava iyice kararmıştı. Etraftan çakalların ve bilemeyeceğim başka yabani hayvanların sesleri geliyordu. Süphan Dağı artık görünmez olmuştu. Malazgirt’in ışıklarını hedef alarak yoluma devam ettim. Akşamın geç saatinde ilçeye ulaştım.

Ertesi  günü  İlköğretim  Müdürlüğü’ne uğradığımda Eğitim Enstitüsü imtihanlarını kazandığıma dair bir yazı verildi bana. Mektubu okuduğumda kayıt zamanının çoktan geçmiş olduğunu üzülerek öğrendim.

Artık bu köyde kalmak istemiyordum. Sene sonu, Muş Milli Eğitim Müdürlüğü’ne müracaat ederek tayinimin merkeze bağlı Mollabaki Köyü İlkokulu’na yapılmasını sağladım. Bu köyde, benden önce Şavşatlı bir meslektaşımın,  İskender  öğretmenin  iki  yıl  çalışmış  olduğunu öğrendim. Çok iyi bir öğretmenmiş, köylülere ve öğrencilerine kendini sevdiren bir kişiymiş. Ben de onun sayesinde henüz mesleğimin ikinci yılında, onun kurduğu bir düzende görevime devam ettim.

DEVAM EDECEK

3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir yorum var

  1. FEVZİYE ŞİMDİ

    İçim acıyarak okudum. Kaleminize sağlık.

    0

Bir cevap yazın