Son Saati Kırmak

Sevgili Alev,

Bu ilk mektubum. Hayırlı olsun. Şu anda saat 10:30.

Sen belki uykudasın, belki de benim gibi sabahlara kadar oturuyorsun.

Buraya geleli bir hafta oldu. Sol elimin orta parmağındaki kronik uyuşukluğu saymazsak iyi sayılırım.

Unutmadan yazayım, sen orada sıcaktan bunalıp denize girerken, ben burada sıfıra yakın bir hava sıcaklığında üşüyorum. Sadece ben üşüyorum,  zira buranın yerli halkı, sıcak havadan istifade, mayolarını giyip,  Büyük Okyanus’a girip, yüzüyorlar.

Sana bu adadan bahsetmek istiyorum.

Burası ilginç bir ada şehri. Şehrin nüfusu 50.000, benim kaldığım KORSAKOV kasabasının nüfusu 100.000 kişi. Biraz karışık bir durum işte.

Sahalin (Saxalinsk) Adası, siyasi olarak Rusya’ya  bağlı.  Japonya’ya sadece 35-40 kilometre.

Yerli halk, kışın Büyük Okyanus donduğunda, TERPENİA Körfezinden, La Prouse boğazını geçip, buzların üstünden Japonya’ya gidip geliyormuş. Bu ada, Kıbrıs’tan büyük, ama Kıbrıs’tan kalabalık değil…

Karadeniz civarına yeşil, yeşilin bin bir tonuyla kaplı bir bölgemizdir,  deriz. Sahalin (Saxalinsk) adası kadar yeşil olması imkânsız. Bu adada, sadece yerleşim birimlerinin olduğu alanlar çıplak. O da çok az bir bölüm. Halkın çoğu ana yerleşim birimlerinde ve merkezde yaşamıyor. Halkın çoğu, köylerde yaşıyor. Köylerde, ormanlık alanların içinde…

Karadeniz, bu adayı görse, kıskançlıktan çatlardı, emin ol…

Hokkaido Adasının, (Bu ada Japon Takımadalarını oluşturan en büyük adalardan birisi), kuzey batısından, kuzeye doğru oluşan. Sahalin (Saxalinsk) adası, 2. Dünya Savaşından önce Japonlarınmış. 2. Dünya Savaşı sırasında, Ruslar, burayı ilhak etmişler.

Adada, Ruslardan başka, sosyalizmi benimsemiş Japonların sayısı da az değil…

Adada yaşayan Ruslar ise bizim tabirimizle ipsiz-sapsız… 2.Dünya Savaşı sırasında Ruslar bu adayı işgal ettikten sonra, burayı Ruslaştırmak için, nerede hırsız, uğursuz varsa, bu adaya sürgün etmişler. Hem ortalığı temizlemişler, hem adayı Ruslaştırmışlar.

Ada, soğuk bir cennet…

Sahalin Adası

Gözümü çevirdiğim her yer yeşilin en güzelinden renklerle bezenmiş… İlk kez, dün akşam, çıplak ayaklarla Büyük Okyanusa girdim. Üşüdüm, ürperdim.

Bir ilk daha yaşadım ve Büyük Okyanusla tanıştım. Okulda ki coğrafya derslerinden dolayı, onu gıyaben tanıyordum. Şahsen ilk karşılaşmamızdı. Ben, ona vücut ısımın en üst limitiyle sıcak davrandım, ama o pek sıcak karşılamadı beni. Nazlı bir kız gibi soğuktu. Bir gün beni sıcak karşılayabilir mi acaba?

Sahalin Adası

Adaya gelirken bir gece Moskova’da kaldım Azeri rehberim Maarif Mamedov, gecenin bir yarısında beni uyandırdı:

-Beşir abi, kusura bakma, bu vakitte uyandırdım. Size sormayı unutmuşum. Yarın da vaktimiz olmayacak, siz gideceksiniz. Mezarlığa gidelim mi, dedi.

Uyku sersemiyim. Şaşırmıştım:

-Maarif, ne mezarlığı oğlum, gecenin bu yarısında?

Maarif Mamedov;

-Beşir abi, sizin bir şair var ya. Sizin şairin mezarı.

Kafamda şimşekler çaktı!

Nazım Hikmet Ran’ın mezarına gitmek, onunla konuşmak.

-Hemen gidelim, dedim.

Gecenin bir yarısında, Nazım’ın mezarına gittik.

Nazım Hikmet Ran’a dedim ki;

-Mavi gözlüm, beni yukarıda bekle geliyorum.

Nazım Hikmet’in mezarı

Alev, benim de yıldızlara gitme zamanım yaklaşıyor. Yıldızlara arada bir bakmayı unutma.  O yıldızlardan sana el sallayacağım. Yıldızlara kavuşunca mutluluktan ağlayacağım.

.Gözyaşlarım Ankara’nın caddelerine düşecek. Karanlık gizleyecek ağladığımı… Senden başka kimse göremeyecek gözyaşlarımı…

Ne garip duygudur, yaşarken, ölümün nefesini her an ensende hissetmek…

Akşam yatağa uzanırken, güneşi bir daha görememe korkusu…

Kolumdaki saati kırdım. Saatin tık tıklarının beni sonsuz karanlığa sürükleyişini görmek istemiyorum.

Bazen, içimden 60’a kadar sayıp doğuya doğru koşuyorum. Saçma, ama o geri gelmeyecek dakikayı durdurmak istiyorum. Eğitmenimiz Mehmet E.’nin yaratıcı yazarlık kursunda,  verdiği bir derste söylediği sözler aklıma geliyor;

-İnsan, öleceğini bile bile yaşayan tek canlıdır.

Korkuyorum,  ama ölümden değil…

Boş bir yaşamın ardından varacağım yer olması, ruhumu daraltıyor.

Hayat 7’sinde başlıyor. Ondan öncesini sayma.

Okula başlıyorsun. Yıllarca, o kara tahtalı değirmene gidiyorsun. En sonunda aldığın bir diploma. Ankara Gazi Üniversitesi İşletme bölümü mezuniyet diploması… Yaş oldu 22, 23

İşte ömrün üçte biri geçmiş bile… Askerlik, evlilik, iş bul, çocuk oldu. Geçti ömrün yarısı.

Yaş oldu, 35. 35 yaş gerçekten yarısı mıdır ömrün?

Bundan bir sene öncesine kadar 35 rakamı bana sadece küçük boy rakı şişesini hatırlatırdı.

Şimdi, 29 yaşındayım ve bari yarısını yaşasaydım şu ömrümün diyorum.

Sana Kutsal Az’ı hiç anlatmadım. Kutsal’dan bahsetmek istiyorum. Kutsal benim büyük amcamın kızıydı. Aynı yaştaydık Ben ondan 13 gün büyüktüm. 40’larımız birbirine karışmış.

Aileler, bizler doğmadan aralarında konuşurlarmış;

-Kız ve erkek olurlarsa, bunları birbirleriyle başgöz edelim, beşik kertmesi yapalım, diye.

Küçükken, bizi birbirimize yakıştırdıklarını hisseder, utanırdık. Zamanla birbirimize çılgınca aşık olduk. Ayrı bir günümüz geçmezdi…

İlk kez liseden sonra ayrıldık. O Kars, Sarıkamış’ta kaldı. Ben, Ankara’ya geldim. Ankara’da dershaneye gidip, üniversiteye hazırlık kursları almaya başladım. Bu arada memlekete, gidip geliyordum. Nişan yaptık..

Onunla nişanlandım, hemen düğün hazırlıklarına başladık. Bu iki aylık bir zaman dilimini kaplayan sürede, Kutsal aniden hastalandı. Hastane kapısında, 28 gün hiç ayrılmadan bekledim.

Yoğun bakımda yatıyordu. 28 gün, yemeden, içmeden kesilip, sigara dumanı ve akrabalarla avundum. Ağlama krizlerim tuttu. Sakinleştirici iğnelerle ayakta durdum. 28. gün, Kutsal, hemşirelere, yoğun bakımda yattığı odada;

– Çok üşüyorum, çok üşüyorum, üşüyorum, demiş.

28. gün, Kutsal kuşpalazından öldü. Onu kurtaramadık! Beklenmeyen son… Beklenmeyen sona hazırlıklı değildim. Kutsal artık yoktu.

Haberi duyar duymaz, sinir krizi geçirip, hastanenin acil kapısının camını kırmışım. Kırık cam parçaları ile bileklerimi kesmişim. Hatırlamıyorum. Kurtardılar.

Kutsal, artık yok. Sonsuza kadar yok… Ölüm acıdır, ama aşkımın acısı trilyon kere trilyon acı geldi bana.

Bazen çok üzüldüğünde, göğsünün üzerinde içini yakan, acı bir ağırlık hissedersin ya, sonra yavaş yavaş geçer. Benimki geçmedi. O içimi yakan acı geçmedi, her gün kavurdu beni.

Her gece kahroldum. O acı, şu midemdeki kanserli urdan daha çok yakıyor canımı.

İnsanlar,  geceleri evlerinde ışıklarını yakıp, gülerken, ben hep karanlıklarda ağladım.

Her gece ağladım. Yıllardır bu böyle. Her gece içtim, sarhoş oldum.. Her gece sigara dumanında avare oldum. Kimse bilmedi. Annem Marika’ dan başka. Annem de, benimle ağlar çoğu zaman. Ölen sevgilinin yası biter mi hiç? Soğudukça acısı hissedilen, kurşun yarası gibi…

Her gün soğuyor, her gün daha da çok artıyor acısı. Kutsal, avuçlarımın arasından bir damla su gibi aktı, düştü kara toprağa. Onu kurtaramadım.

Ben, sadece onunla mutlu olabilirdim…

Şimdi çok mutsuzum…

Mutlu olmak için gerekli şartlara haiz değilim, HAYATTAN İSTİFA EDİYORUM…

Beşir, huzurlarınızdan ayrılırken, her ne suç işlemişse affınızı diler…

Ömrümün son durağına az kaldı…

Yıldızlara bakıp beni hatırla olur mu?

Unutulmak istemiyorum. Çünkü ben, seni, sizleri hiç unutmayacağım.

Ben, Kutsal ve Nazım’la buluşmaya, YILDIZLARA GİDİYORUM…

Sevgilerimle…

Beşir Az

 

UM-AG’ da aldığımız yaratıcı yazarlık kursu süresince, bir iki kelimeden öteye gitmeyen bir arkadaşlığımız olan Beşir’den, böyle sarsıcı, içten, kulağımın yakınında haykırıyormuş hissi veren  e-postayı almak ve bu satırları okumak üzücüydü.

35 kişilik sınıf mevcudundan, seçilen isim olmamı sağlayan özellikler, paylaşımlar, gözlemler nelerdi?

Belki de tek bir ortak paydamız vardır, bilemem. Tek bir ortak payda dediğim şey, hastalık olabilir mi?

Benim, kronik bir rahatsızlığım var. Beşir’in rahatsızlığı ise, elini çabuk tutan bir kıyımcı.

Yazılanlar, odama rahatsız edici bir koku yaydı. Baş edemeyeceğim durumlarda bu kokuyu solurum. Çürümüşlük, imkânsızlık, çaresizlik kokusudur. Bu kokuyu bastıramazsın. Burnunun direği kırılır. Kokuyu içinize çekemezsin, burnundan nefes almaya çalışırsın, aldığın nefes yetmez. Ağzına bir tülbent kapatırsın, Sivas’taki yangının kokularını,  taaa Mersin’den alan ciğerlerin, derin derin solumak ister,  şimdi bir başka yangın vardır.

Toplumsal yangınların, toplumsal travma yaratması ve bu travmanın insan belleğinde izlerinin nesilden nesile kalması gibi, büyük yazgısal sonuçları vardır.

Beşir’in bana ulaşan yangını, bireysel bir yangın. Toplumsal veya bireysel olsun her yangının yüreğimde bıraktığı bir iz vardır. Bu izler, zincirleme izlerdir. Benim, bu izleri taşıyan insanlarla, meçhul dostlarımla buluşmamı, aynı safta yer almamı, aynı öfkeden beslenmemi sağlar.

İki ay süren kursta, edinemediğim bilgileri ve kişiliği hakkındaki ipuçlarını yazdığı satırlardan yüreğime sızdırabilecek mi?

Yazdıklarından, sızan ve beni rahatsız eden konuyu bir anda kavrıyorum… İntihara meyilli bir insanın satırlarıyla mı karşı karşıyayım? Yanılıyor muyum? Beni seçmesinin nedeni, yardım istemek. Her yazılan satıra cevap vereceğimi söylemiştim. Cevap bekliyor.

Düşünecek zaman yok. Zaman; akışkan, geri döndürülemez, hükmedilemez zaman.

İntihar etme eğilimi olan insanlar beni çok ürkütür. Pek çoğu bu öngörüyü gerçekleştirir. Önce yakın çevrelerine laf söz arasında bundan bahsederler. Yarı alaycı, yarı ciddi.

İnsan canı önemlidir, geçiştirilecek bir konu değildir. Söylenenleri ciddiye alanlar ise karşısındaki insanın bir gün kesinkes yapacağını bildiği bu eylemi beklemenin ağır yükü altında ezilir. Söylenenler, ilgi çekmek içindir. Birazcık ilgi, destek, sevgi gösterisi bu canları kazanmaya yeter.

Ne yazık ki insanların işleri, güçleri, çoluk-çocukları, para kazanmaları gereken meslekleri, pek çok bahaneleri vardır, vakitleri asla yoktur.

Bende, herkese açık bir yürek ve vakit vardı. Beşir, sezgileri ile bunu hissetmiş olmalı.

Beşir, satırları ile beni kendi dramının içine çekmiş, bu girdaba davet etmişti ve ben davete uyacaktım..

Benim sergileyeceğim tavır, aldırmamazlık olamazdı. Onun “guru”su olmaya sessizce aday oldum.

Annem ve babam, yazılanların çelişkilerle dolu olduğuna dikkat çektiler. Beşir’e, onun karamsarlığını aydınlatacak bir cevap yazmamı önerdiler.

Dünyanın eşi benzeri olmayan bir kıyısında, cennet gibi bir yerde, tatil yaparken, bu ışıltıları yazacaklarıma yansıtmak kolaydı.

Farkındalıkların farkında olmak, yaşama daha kuvvetli tutunmak için gereklidir.

Lay lay lom… Yok, şeker pembesi değil, gerçekçi bir zemine oturan, onu aklını başına almaya davet eden, neşeli bir şeyler yazılmalı…

Ölümle yaşam arasında ki çizgiyi doldururken, temel ve genel kültürleri donanıp, edindiklerini belli saç ayağına oturtan insanlar, başlarına ne gelirse gelsin sarsılmazlar, saç ayakları sağlamdır. Henüz ne, kim olduğuna karar verememiş insanlarsa en ufacık sarsıntılarda yıkılıp, tekrar doğrulamazlar.

Beşir, doğrulamıyordu. Ona, bunu anlatmalıydım.

Beşik kertmesinin yasını halen tutması, devamlı içmesi, nereye ait olduğunu bilmemesi…

Ben çokbilmiş birisi değilim, ama insancıl bir ruha sahip olmanın getirdiği sağlamlık ve sakinlikle bu sorunu çözmeye çalışıyorum.

Ne olursa olsun, bana yazmıştı ve artık onun sorunları benim sorunlarımdı. Sonuçta bir canlı. Bir can, bir can, bir can. Bir can bile önemli… Evrensel zincirin kopmak üzere olan halkalarından birini tamir edebilir miydim? Bilmiyorum.

Bildiğim  tek gerçek, yazdıklarının beni çok üzdüğü.

Haftalar sonra bu seslenişi yüreğimi sızlattı. Demek o günde kanser olduğunu biliyordu. Öleceğini bile bile yaşamak!

Benimle öyle ya da böyle irtibat kurmayı hep istemiş görünüyor.

İnsanları severim ve çok çabuk kaynaşırım, ama Beşir’le arkadaşlık kurmayı ve arkadaşlığı sürdürmeyi aklımın ucundan dahi geçirmiş değilim. O, bana ulaşmasa, asla aramaz, sormaz, hatırlamazdım.

Paranın getirdiği cakayı üzerlerinde bir etiket gibi taşıyanlar hatırlanmaya değmezler.

Hades’e giden yola koyulmuş bir insan için ayrıcalık yapabilirim.

Yapıyorum da.

Hades, nice insanları acılar içinde koyar, yerden yere vurur, acımak bilmez. Damarlarında ölümsüzler kanı İsor dolaşır. O, ölümsüzdür. Ölümlülere niye acısın?

Hades’in ülkesinde ağzına bir şey koyan, bir daha oradan ayrılamaz. Ölenler geri gelmez.

Ölüm Tanrısı Hades

Hades ise, karısı Persephone ile hiç bir yakarışa pabuç bırakmaz. Ülkesine ne tazecik bedenler, ne gün görmemiş güzeller, ne cesur yiğitler almıştırlar, sonsuza kadar da alacaklardır, bu önlenemez.

Beşir’in yazdıklarında, ölümcül hastalığına isyan var, isyan bu yazgıyı kabul etmemek demekse, intihar fikri sunan cümlelerin amacı dikkat çekmek mi?

Ağrısı fazla mı?

Acaba, kemoterapi görüyor mu?

Hastalığı bu kadar ilerlemişken, o uzun yolculuğa niye çıktı?

Yaban ellerde, bu hasta bedeni ile ne yapıyor?

Büyük Okyanus’ta yüzmeye kalkmış olması, çizdiği tablonun dışında bir durum. Yatağa bağlı, halsiz, yorgun olsa, yataktan kalkıp tuvalete gidecek, ihtiyaçlarını giderecek gücü bile bulamazdı.

Ölmeden, her an ölümü beklemek, buna hazırlanmak gerçekten zor anlar yaşatıyor olmalı.

Beşir, ölüme hazırlan… Bir doktor, kanser olan hastasına bunu nasıl ifade eder?

Gerçeği yumuşatarak söyleseler bile, o anı hayal bile edemiyorum..

Hasta, o yok oluş borusunu duyduğu anda ne yapar?

Boyun mu eğer, baş mı kaldırır?

Bir doktor, böyle kaç hastayla karşılaşır? Hastalarını hangi gözle görür?

Ölümün ve yaşamın elinde olduğu bir meslek olan doktorluk, nasıl bir özveri ister?

Bunları düşünmek bile, tüylerimi diken diken ediyor.

Bir an önce Beşir’e cevap yazmalıyım. Uçurumun kıyısında duruyor. Onu uçurumun kıyısından alacak satırlar bulmak gerek. Belki de bu satırlar ona ulaşmayacak, ya da ulaştığında o çoktan uçurumun dibini boylamış olacak, bilemiyorum!

Kurs süresince, mide ağrısından yakındığını hatırlıyorum. Sınıfta, benim arka sıramda oturduğu için, diğer arkadaşlara anlattıklarının bir kısmına kulak misafiri olmuştum.

Hastanelik olacak kadar içen birisinin, alkol bağımlısı olduğunu düşünmüştüm. Profesyonel yardım alması gereken, hasta bir alkolik.

Belki o zamanlar hasta olduğunu bilmiyordu, belki de biliyordu, bu konuda bir fikrim yok.

Hasta olduğunu biliyorsa, sınıfa düzenli gelmeyi nasıl başarabildi? Kursu bırakmadı?

Sorular, sorular, cevapsız sorular, uzayıp gidiyorlar?

Cevaplarını bilmediğim veya cevaplandırılmayacağını düşündüğüm sorular… Bu belirsizlikler üzerine bir arkadaşlık inşa edilir mi, edilemez mi göreceğiz.  Gerçek ve gerçek dışılık…

Her şeyin uydurulmuş olma olasılığı zayıf. Zayıf çünkü uydurulmuşsa bu insan inanılmaz hayal gücüne sahip veya şizofren. Bir şizofrene bile şizofren tanısının çok zor konulduğu günümüzde böyle düşünmek sakıncalı. Şizofren tanısı konulan insanlara yapıştırılan bu yafta ömür boyu üzerlerinden çıkmaz ve bazı hastalıklarla kıl payı ayrılan yönleri de olan şizofreni, öyle hemen etiketlenip, vitrine çıkartılacak bir konu değildir.

Bu kadar şüpheci yaklaşmakta iyi değil. Bırakalım sular kendi dere yataklarında aksın, denize mi ulaşacaklar, bir yerlerde kuruyacaklar mı göreceğiz. Akışkan sular gibi akışkan zaman, bana elimi çabuk tutmamı söylüyor. Arkadaşlarımın sözlerini elimin tersiyle itiyorum.

O, bir can, bir can, bir insan ve bir insan hayatı kurtarmak, evrendeki tüm canlıları kurtarmışsın gibi mutluluk verecek bir eylem.

Biz, canlar canı dosta giden yolları açmak, aydınlatmak, bulmak için eğitildik, sorgulamalar için değil.

‘Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı, dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı’ der atasözü.

Beşir’in gamlı vakti, elinden tutulma zamanıdır.

Deniz kenarındaki evin, Tokat gülleri ile donanmış bahçesine çıktım. Tokat gülleri rengârenk, turuncudan, sütlü kahverengiye bahçeyi kaplamışlar. Tokat gülü çok erken açıp, çok geç soluyor, bu yüzden tercih ediliyor. Adı gül ama görünüşü daha çok kasımpatı çiçeğini andırıyor. Balkondaki salıncağa oturdum. Güneş batmak üzere, denizi kızıl bir bulut kaplamış. Oralarda saat kaç, hesaplayamadım.

Elimde kalem, kâğıt bir şeyler yazdım.

Hava kararmadan internet kafeye uğramalıydım.

Yazdıklarımı şöyle bir gözden geçirdim.

Annem ve babamda bu ani gelişmelere tanıklık ediyorlardı.

Onların tek derdi benim üzülmemem..

Çocuklar tüm yerleri doldurmuşlar, birbirleri ile bilgisayar oyunları oynuyorlardı. Ben seni öldürdüm, sen beni öldürdün… Bu gencecik beyinlere yazık oluyor diye düşündüm.

Bilgisayarın başına geçtim, yazdıklarımı bilgisayara aktarmak umduğumdan uzun sürdü. Üzerime görevini yerine getirmiş olmanın verdiği rahatlık ve bünyemi zorlamış olmanın verdiği ağrı ile döndüm.

İnternet kafedeki klima mı, uzun süre yazı yazmak mı, okuduklarımın yarattığı stres mi bilemem ama beklenen olmuştu.

Bir kaç gün, yatak döşek yattım. Bütün eklemlerim ağrıyordu.

Annem:

-‘Benim, gülümü, benim nazımı bu kadar üzecek, hasta edecek şeyleri nasıl yazabilmiş!?’ diyordu, Beşir’e kızıyordu.

Babam, cevap vermemin gerekli olduğunu ama bu olayı kafamda devamlı yaşatmamam gerektiğini söylüyordu.

Merak ediyordum, cevap geldi mi, gelmedi mi?

Öldü mü, yaşıyor mu ile eşdeğerdi, cevabın gelip gelmemesi.

Telefonlar düşmüyordu.

Denizi, bahçeyi, kümesteki çok sevdiğim çilli horozu bile gözüm görmüyordu.

Yazdığı gibi, Nisan 2005 grubundan ulaşabildiğim tüm arkadaşları aradım veya mesaj çektim.

-‘Beşir arkadaş rahatsız. İlgilenirseniz memnun olacaktır’ yazdım.

Kanser demeye elim, dilim varamadı.

-‘Hepsi hakkını helal etsin’ yazmış. Helallik istediğini bazılarına söyledim. Duyarlı yüreklerin ona bir şekilde ulaşacaklarına emindim.

Kutsal ve Nazım’la buluşmak üzere yıldızlara gitti mi, gitmedi mi bilemiyordum.

-‘Mutlu olmak için gerekli şartlara haiz değilim, hayattan istifa ediyorum’ yazmış. Kime sorsam, intihar mektubu gibi bir şey diyor… Ben de öyle düşünüyorum.

Bir yerlerde okumuştum, intihar geni intiharlardan sorumluymuş. Bu gen varsa, insan elinde yaşama dair pek çok olanak bulunsa da, bunun saçma bir fikir olduğunu bilse de, parası pulu, işi gücü, eşi dostu olsa da, bazen önemli bir sebebi olmasa da, intihar edermiş. Bu eyleme karşıyım, asıl kaynak yaşamdır, aslolan yaşamdır, son ana kadar yaşam kutsanmalı ve korunmalıdır.

Bu genin kökeni 7 nesil önceye kadar gidebilirmiş.

Ötenazi var. İyileşmesi imkânsız hastalara, bazı ülkelerde, bazı doktorlar tarafından uygulanma izni olan. Ötenazide bir intihar isteğinin, olumlu yanıt alması değil midir?

Son nefese kadar yaşamak, yaşamak istiyorum ve yaşama hakkını kutsuyorum, yaşamı yaşamayı seviyorum.

Ölüm ise toprağa karışmaktır.

Beşir’e ne yazmıştım.  Neler yazmamıştım ki! Kümesteki 17 tavuk ve gür sesli çil horozumdan bile bahsetmiştim. Rengârenk, içi ışık dolu, avutucu bir yazıydı.

Ailem, Beşir’le ilgilenmemi istemediler. Kilometrelerce uzakta olsa da, tatilimin ortasında huzurumu, uykularımı, sağlığımı bozacak bağlantılar kurmam, onları rahatsız ediyordu.

E-postaları birlikte okuduk ve ailemi de bu konunun içine çekmeyi başardım.

Bir canı kurtarmak gibi güçlü bir amacımın olması, tatilin tüm gündemini alt üst etmişti.

Bir can bir candır. O canı yaşama tutundurdum.

Beynin gelişmesinde müziğin etkisinden bahsederler. Bilimsel olarak Hong Kong Çin Üniversitesi’nde bu konu saptanmıştır. Bir insanı etkilemek, ötekini ötekileştirmek için de sözcükler, yerinde, zamanında, tadında kullanılan sözcükler yeterlidir. Aslında duyulan sözcüklere sarılmak daha etkileyici, ama bizim iletişim olanağımız yok. Yapmam gereken sözcükleri kâğıda dökmek…

Öyle de yaptım. Sözcükler, benim büyülü dünyam, onlarla gün boyu sarılıp, sarmalanırım. Beni küçücük şelalelerin şımarık ikliminden, dağ başındaki buğulu bulutlara dek kısa aralıklarla götürür, getirirler. Gezinirken hatır hutur sesler çıkardıkları da olur. Hayali bir fenerin ışığında onlar nereye isterse giderim. Benimle bu geziye çıkmak isteyenleri de, gezime davet ederim, gelemeyenlere ise posta yoluyla ulaşırım.

Çağımızda postacı yolu gözleyende kalmadı, e-posta var. Kendi işini kendin görüyorsun. Oysa ben, o zarfları, mektupların kokusunu,  rengârenk pulları özlüyorum. Bu nedenle de çok zorunlu değilse, kalemle barışık ellerimle yazdığım mektuplarımı postalarım.

Merhaba Beşir Arkadaşım,

Bu benim ilk e-postam. Sana rahat ulaşabilmenin yolu bu. Dün verdiğin haber beni çok sarstı ve üzdü. Halen inanamıyorum.  İyileşeceğine olan inancım sonsuz.  İyileşmenin tek şartı buna yüreğinin inanması…

Ailemle beraber Muğla-Datça’da tatil yapıyorum. Sana adresi de yazacağım. İyileşeceksin ve seneye Datça’da, Ege ve Akdeniz’in birleştiği sularda güneşin doğuşunu izlemeye davetlisin ve biliyorsun ki davete uyulur. Evimiz İskele mahallesinde. Cennetten bir köşe. Buraları gören bir daha kopamaz, ayrılamaz. Datça insanın damarlarına işler ve bir daha ondan kurtulmak istemezsin, seni esir alır.

Rusya’da Nazım Hikmet’in mezarına gitmen, Korsakov kasabasında okyanusla ilk kez karşılaşman, yeşilin en güzel renkleriyle çevrili soğuk bir cennette olman ve en önemlisi bunların farkında olman ve bu farkındalığı bana yazman, sol elinin orta parmağındaki uyuşukluğu saymazsak, mutlu olmak için yeterli şartlara sahip olduğunun göstergesi.

Hayattan istifa etmeni şiddetle reddediyorum. İstifa mektubun bin bir parçaya ayrılıp çöp kutusunu boylamıştır. Bu konuyu aklından silip hiç hatırlamamanı rica ediyorum.

Um-ag’dan arkadaşların ve benim yanında olduğumuzu ve birlikte yıldızlara bakıp Korsakov güncesi kitabının ilk baskısını kutlayacağımız günler olacağını düşün. Önsözünde sevgili Kutsal’a yer vereceğimiz bir kitap. Bugünleri hayal et ve bunları konuş. Sen yaşarsan, Kutsal’da yaşar, çünkü ölen insanların bir iki yerde adlarının geçmesi yaşamaları demektir. Lütfen yaşamdan kopma.

Metin Altıok’un dediği gibi:

Sen bugünden yarına birazcık umut sakla

Helallik istemişsin!

Çok istiyorsan söyleyeyim, hakkım sana helal olsun. Ama bilmelisin ki bu mektup, Um-ag yaratıcı yazarlık kursundan arkadaşım Beşir’e bir veda değildir. Alev’in kurs sonrası hiç görüşmediği arkadaşına içten seslenişi sonucu merhaba mektubudur.

İsviçre’de umutsuz hastaları bile doğal bitkilerle tedavi edip iyileştirdiği söylenen bir hastane varmış, adresini yazıyorum. Öncelikle tıp doktorlarının dediklerini yap, ama buradan da destek tedavisi alabilirsin:

Lucas Klinik Bracmatt Str. 4144 Arlesheım İsviçre

Telefon   0041.61.706.71.71

Kanserle mücadeleden yorulma, Kutsal için, annen için, iki kardeşin için… Görüşmek inancı ve umuduyla. Sağlıcakla kal…

Alev

 

Selam Alev;

Bugün, yazma seminerinde, Katılım Belgesi’ni alırken çektirdiğimiz resimlerden birisini, bilgisayarıma duvar kâğıdı yaptım. Saatlerdir sana bakıyorum. Buralarda ne yaptığımı anlatıyorum. Kulakların çınlamıştır. Saat, öğlen 11:30, ama orada saat gece:03.50. Sen uyuyorsun. Bense, sizden önce günü yaşadığım için keyifliyim. Ama gün burada sizden önce bittiği için kırgınım.

Bugün sabah okyanusa gittim. O buz gibi suya balıklama dalıp bir süre yüzdüm. Bugün hava Akdeniz’de geçen bir yaz günü gibi sıcak. Okyanusta yüzdükten sonra, yakındaki ormana yürüyüş yapmaya gittim. Eskiden beri orman havasını çok severim. Bizim Kars’taki köyümüzde ormanlıktı. Burada dikkatimi çeken bir şey oldu: Rus köylerinin evleri, aynı bizim köyün evleri gibi. Bizim köyümüzde 1.Dünya Savaşı’nda Rus askerlerinin karargâhı gibi bir yermiş, savaş sonunda bizim köylüler yerleşmiş. Mimari dokuyu hiç bozmamışlar. Buraya gelip, görünce senelerdir görmediğim köyüm gözümün önünde canlandı. Dünya gözü ile tekrar köyümü görmeyeceğimi biliyorum.

Anneme:

-‘Bari ben öldükten sonra beni buralarda koyma, al götür köyüme, kendi topraklarıma defnet’ dedim.

Bana:

-Sen daha çok yaşayacaksın. Önce senin beni defnetmeni istiyorum, dedi.

-Bak sevgili Marika (annemin adı Marika), hayat bir futbol maçı, ben bu maça senin tek öz evladın olarak bir sıfır galip başlamıştım. Kutsal’la nişanlanarak skoru iki sıfır yapmıştım. Bu maçı galip bitireceğimi sandığım anlarda üst üste iki gol yedim. Kutsal hastalandı ve öldü. Hiç olmazsa beraberlik diyordum, o da olmayacak galiba. Son saniyede kader penaltı kazandı. Kalede ben varım ya kurtarıp, berabere maçı bitireceğim ya da golü yiyip hayattan eleneceğim. Görüyorsun penaltı atışlarında kaleciler hep ters köşe oluyor ya da top dışarı çıkıyor. Benim kurtarma olasılığım ve topun dışarıya çıkma olasılığı golü yeme olasılığımdan çok daha düşük, ama sana söz Marika idmanlara hız verip, o penaltıyı kurtaracağım, kurtarmak için çalışacağım. Senin yinede aklında olsun golü yersem, hakem olan azrail orta noktayı gösterirse, beni bu sahanın ortasında sakın bırakma. Müslüman usullerine göre beni defnet, dedim.

Bir süre ağladı:

-Sen iyi futbolcusun, eminim sana bir şey olmayacak. Yine bir akşam gelip kanepeye uzanıp, -Valide yemek hazır mı, diye bağıracaksın. Beni yine ellerini yıka, ayakkabılarını vestiyere koy, yemeğin üstünden yeme, odanın içinde top oynama alt kattan gelip bizi kovacaklar diye bağırtacaksın, dedi.

Benim hasta olduğuma halen inanmıyor gibi bir hali vardı. Annemi dün havaalanından Türkiye’ye uğurladım. Annemi tüm dırdırına rağmen çok seviyorum. Dırdır diyorum çünkü annem her şeye söylenir ve her zaman kafamın etini yer. Arada bir kavga ettiğimizde olur, ama birbirimize kırılmayız.

Beni çok sinirlendirdiğinde:

-Babam sana iki sene dayanmış, derviş sabrı varmış rahmetlide, diyorum. Annem dudağını bükerek, biraz kırgın:

-İki sene değil bir sene. Beni bırakıp, Güllü ile evlendi. Güllü hamileydide ondan, diyor.

Nazmiye kardeşlerimin annesi. Güllü dünyanın en iyi insanıdır. Beni öz evlatlarından bir gün bile ayırmamıştır.

Bunları neden anlatıyorum ki sana bilmiyorum, laf olsun diye…

Hastalığıma en çok üzülen büyük amcam oldu. Kızı Kutsal’ın ölümünden sonra iki kere kalp krizi geçirdi zavallıcık. Şimdi de beni düşünüyor, umarım ona da bir şey olmaz.

Kendine iyi bak.

Beşir Az

 

Merhaba Beşir Arkadaşım,

Bu sana ikinci mektubum. E-postam kelimesine henüz alışamadım.

Bu mektubumda, yaz tatilimi geçirmekte olduğum Datça’yı tanıtmak istedim.

www.datca-turizm.gov.tr  adresine girersen bulunduğun yeri görebilirsin.. Datça’nın her yerinden denize ulaşmak çok kolay. Sahil boyunca, yürüyüş yolun üzerindeki her noktadan, dünyanın en temiz denizine adım atman mümkün. Kumluk plajı, Azganlı plajı, Hastane Altı plajı, Taşlık plajı ve şifalı olduğu söylenen krater gölüyle birlikte denize girebileceğin noktalar birbiri ardısıra dizilmiş, bizleri çağırmakta. Herhangi bir vasıtaya gerek duymadan kolaylıkla ulaşılabilinecek, gönül rahatlığıyla yüzülecek yerler. Umarım seneye buraya bir yerli turistin daha gelmesini sağlayabilirim, yani senin.

Karaincir Koyu-Datça

Aslında Can Yücel’in dediği gibi:

‘Datça anlatılmaz yaşanır.’

Datça’nın güneşinden, denizinden ve oksijen oranı dünyada en bol olan üç yerden biri olması dolayısıyla havasından Kasım Ayı sonuna dek faydalanılıyor. Aslında işin bu yönünü bilenler

Eylül-Ekim Ayı’nda gelmeyi daha çok tercih ediyorlar. Temmuz ayından bile sıcak, güzel, güzellik ne kelime muhteşem oluyor Datça…

Yaz ayı boyunca vaktimi deniz, güneş, havaya sundum, alıp harcamadılar, hep sağlık olarak bana döndürdüler.

Mektuplar, koliler adaya 3 ayda zor ulaşıyormuş.

Sana istediğim gibi ulaşamıyorum, yardımcı olamıyorum, derdine derman olamıyorum. Buralarda elim kolum bağlı…

Dün bir arkadaşın cipiyle, ailecek safari yaptık.

Muhteşem kelimesi bile az kaldı, gördüğümüz doğal güzelliklerin yanında. Mesudiye, Palamutbükü, Knidos’u, tarihin beşiği yerleri, koylarını, köylerini gezerken çok keyifliydik.

Yol üzerinde nurlu badem, kekik balı, keçiboynuzu satan köylüler…

Palamutbükü – Datça

Tozu dumana katıp, bir sinema filmi gibi önümüzden şahane manzaraların gelip geçtiğini gördükçe soluklanmamasının nedeni, pek kimsenin bilmediği ESENTEPE denilen yere çıkmak ve güneşin batışını yakalamak. Günbatımından kısa bir süre önce Esentepe’ye çıktık. Badem ağaçlarının arasından, Knidos’dan çıkar çıkmaz soldaki ilk yoldan dön ve çevrede in cin olmamasına aldırmadan arabayı yukarıya doğru sür, tepenin son noktasında, eften püften bir yapı görünce dur.. En tepede, küçük bir yapı, yol boyu gözüne çarpmaktadır zaten. Orada durmak zorundasın, yolda orada kesiliyor, bitiyor. Yolun devamı, uçsuz bucaksız, denize yanaşmış bir orman. Ormana doğru gitmek istersen yola yayan devam etmek zorundasın. Bu durumda dik bir patikadan aşağıya, yol, iz olmadan inmeyi göze alman gerekir.

Bizi güler yüzlü Datça’nın köylüsü bir kadın ve oğlu karşıladı. Çevrede onlarca besili tavuk, horoz… Tavuk anında kesilip, temizlenip düdüklü tencerede pişiriliyor. Meşhur tavuk yemeğinden yedik, tarif istedik. Köylü kadın, ‘Anoş, tarif marif veremem, işin sırrı var’ dedi. Üzerine keçiboynuzu balı ve çay…

Çayları yudumlarken, Can Yücel’in ‘Datça anlatılmaz, yaşanır’ dediği gibi, anlatılması mümkün olmayan bir manzara karşımıza çıktı.

Güneş insana bu kadar yakın olur mu? Küçük lokantanın balkonunda yapışıp kaldık sandalyelerimize, nefesimin kesildiğini hissettim. Yakın, büyük, yusyuvarlak ve kanportakalı renginde bir güneş, ormanın içine, denize doğru usul usul batıyor, bu manzaranın keyfini çıkarmak için hiçbirimiz konuşmuyorduk. Kan portakalı bir güneş, son saniyesine kadar bu şahane tabloyu içime sindirip, yerleştirdim. Öyle etkilendim ki, gece orada konaklamak isteyenlere yere döşek seriliyor ve konaklama ücreti alınıyormuş.

Ağzımızda yemeğin tadı, gözümüzde kan portakalı rengi güneşin izleri, yüreğimizde garip bir mutluluk duygusu ile ışıksız yollardan Datça merkeze doğru yol aldık…

Datça Limanı

Eksik olan arkadaşımın sağlık haberleri diye düşündüm. Koli gönderebilme imkanı olsa galiba buraların keçiboynuzu balını şifa niyetine gönderirdim.

Babam:

-Benim midemin de yıllardır üçte biri yok, bir problemimde yok. O arkadaşın gençtir, atlatır, diyor. Annemin duaları seninle. Sağlıcakla kal…

Alev

 

Selam Alev,

Burada şu an saat, 10:00. Sen oralarda derin uykundasın. Bense yeniden güneşi görmenin heyecanıyla, uykusuz geçirdiğim bir gecenin sabahındayım. Senin güneşin ayrı, benim güneşim ayrı. Gece boyunca resimlerinize bakıp, arkadaşların hepsine dağıttığım müzik cdsindeki şarkıları dinledim. Grubumuzu yeniden hatırladım. İki ayda ne çok sevip, bağlanmışım sizlere, hayatımın birer parçası olmuşsunuz. Hep söylerim, insanlar aynı ortamı paylaştıkları dostlarıyla görünmez bağlarla bağlanmışlardır. Ayrılık vaktinde o bağlar gerilir inleyen keman telleri gibi sesler çıkarır.

Burada herkese sizlerden bahsediyorum. Salih beyin mizah anlayışından, Şefika hanımın engin Türkçe bilgisinden, Dilek hanımın düşük çenesinden, ikizlerden, Fatma hanımın okuduğu İstanbul’u dinliyorum şiirinden, Mehmet eğitmenimizin master yapan tavşanından, binbaşımdan, Leyla hanımın güleç yüzünden, Ahmet beyden, Okan’ın uzun boyundan, Aydın beyden.

Hoşçakal

Beşir Az

 

Merhaba Beşir Arkadaşım,

Dün 30-Ağustos Zafer Bayramı’ydı. İnternet kafe kapalıdır diye Datça merkeze inmemiştim. Bugün sordum:

-Abla 364 gün açık oluruz, dediler. Ahmet Kut arkadaşa cep telefonu ile ulaştım. Antalya’daymış. Bugün Ankara’ya dönecekmiş. Nisan 2005 grubundan tüm arkadaşların e-mail adreslerini sana ileteceğini söyledi.

Ben sana bu satırları yazarken, ailem biraz ilerideki mucizevi bir güzelliğe sahip Taşlık Plajında. Bu plaja gidince deniz, göl ve küçük şelaleden faydalanıyoruz. Şelale doğal jakuzi işlemi görüyor. Gölün suyu ise saçları gürleştiriyor ve ipek gibi yapıyor. Gölün suyunda kükürt var. Bazı insanlar dipten çamur çıkartıp, vücutlarının her yanına sürüp, güneşte çatır çatır kuruyup, şelale altında bu çamurdan arınıyorlar ve çamurun ciltlerini güzelleştirdiğini de söylüyorlar, bence bu çamur bir yerlerde incelettirilmeli.

Oralarda güzel plajlar var mı?

Yemek kültürü nasıl? Sen ne yiyor, ne içiyorsun? Yerli halkla nasıl anlaşıyor ve nerede kalıyorsun?

Yemek-içmek konularına gelelim. Mide hastası birisinin az ve sık aralıklarla yemek yemesi gerekiyor. Tütsülenmiş et ve balık ürünleri yemeyeceksin. Çiğ balıketi, suşi oldukça zararlı. Yazılanlara göre mide hastalıklarında, mide mukozasını tahriş eden yiyecek-içecekler ile güç sindirilen besinler yasaklanmalıymış. Komposto iç, serum yerine geçer deniliyor. Acılı ve asitli besinleri yemeyeceksin. Kızartmalardan uzak duracaksın. Haşlanmış besinler yiyeceksin. Baharat ve tat verici maddeler kullanmayacaksın. Düzenli aralıklarla, sık sık, küçük öğünlerle günde en az beş öğün besleneceksin. Bu durum midenin hiç boş kalmamasını ve mide salgısının asitlerini tamponlamasını sağlayacak. Besinleri hızlı, çiğnemeden yutmaktan kaçınacaksın. Sigara içilmeyecek, alkol alınmayacak.

Erkek kardeşim ve benim yılda bir kez uyguladığımız bir vücut temizleme kürünü de yazmadan geçemeyeceğim; bu kür vücudun PH su dengesini sağlıyor, vücudu arındırıyor. Dört ay, haftada dört gün aç karnına bir bardak ılık suya bir tatlı kaşığı elma sirkesi koyup içiyoruz. Bu inanılmaz bir dinçlik hissi veriyor insana. Şu an senin uygulaman belki de doğru olmaz ama iyileşince kesinlikle uygula.

Dün gece NTV’de, Türkiye-Fransa World Cup C basketbol maçı vardı. Saat: 21.30’da canlı yayında izledik. Bizim ailede bayanlar maçları izler, erkekler izlemez. Annem milli maç oldu mu çok heyecanlanır ve tezahürat yapar.

Babam:

-Gülüm ben maçı değil, seni izliyorum, der.

Sana soruyorum, Türkiye’de siyasette, ekonomide, sporda neler oluyor merak ediyor musun? Merak ediyorsan güncel gelişmeleri yazmamı istersen bildir lütfen, yazarım, üşenmem, çünkü yazmak yaşamımdaki en güzel eylemlerden birisi.

Korsakov’daki kitapçılarda bizim yazarçizerlerin eserleri var mı acaba?

Benim şu aralar okuduğum kitap, daha öncede okuduğum ve filmini de izlediğim bir kitap, Ernest Hemingway’ın, İHTİYAR BALIKÇI kitabı. Ülkü Tamer’in çevirisi. Varlık Yayınları basmış. 87 sayfa. Yaşlı bir balıkçının basit bir avlanma olayından, klasik edebiyatın gözde yapıtlarından birini çıkartabilmek büyük ustalık isteyen bir iş. Hemingway bu zor işin üstesinden gelmiş.

Bazı başucu kitaplarım vardır, döner dolanır onları okurum.

Um-ag’da, romanda psikoloji dersimize gelen Yıldırım D.’nin rekorunu egale edecek bir kitabım olmadı. O, Suç ve Ceza’yı sekiz kez okuduğunu ve bir kez daha okumak istediğini söylemişti. Dün, bu eğitmenimiz ART, Avrasya Tv. Sağlık Karnesi Programı’nda, canlı yayındaydı, izledim.

Korsakov’da bizden kaç saat ileride yaşadığını hesaplayamadım.

Kendine iyi bak, biraz uyu. Vücudun düzenli uykuya da ihtiyacı vardır. Kendini hiçbir konuda zorlama. Bana hemen cevap yazmak zorunda da değilsin, ablan olarak isteğim, önce iyileşmen. Keçiboynuzu pekmezi yani harnup iç, mideye iyi geldiği söyleniyor.

Kendini iyi hissedince cevap verirsin. Benim yüreğim dostlara her zaman açıktır ve hiç bir şeyi yanlış anlamaz. Bir bebek kadar mışıl mışıl uyu ve dinç kalk.

Sağlıcakla.

Alev

 

Selam Alev,

Bu şiiri iyi oku.

‘Gökyüzü

Ne kadar karanlık olursa olsun,

Oralarda bir yerde

Mutlaka bir yıldız vardır.

Birçok gezegen var

Ama unutma ki ben dünyayım

Ve yalnız bende hayat var

Bolca mavi alıyorum elime

Başlıyorum göğe sürmeye

Güneşle bile anlaştım

Fazla mesai yapacak

Sırf ben mutlu olayım diye

Güneşi söndürdüm

 

Maviyi siyaha boyadım gece

Hazır sessiz bir uykuya

Biraz sim serptim

Göğe

Şimdi tek bir yıldız gibiyim

Gökyüzünde

Ve her gece

Bir sıcaklık duyarsan ellerinde

Gülümse…

Güneşi

Kaybettiysen

Sakın gözlerini kapama

Yoksa yıldızlarını da kaybedersin…

 

Yıllar sonra bir gün seninle aramızda şu konuşmanın geçmesi dileğiyle…

İtalya’da Venedik’in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarımızı içiyorduk…

Ben, sana Kutsal’a yazdığım şiiri okuyordum:

BİR SENİ SEVDİM BİR DE…

Bir seni sevdim

Bir de şu heybetli dağları

Şu deli rüzgârları

Savrulan başakları

Her gün batımı

 

Dört ayrı akşamın oluşunu sevdim

Mor dağların

Maviliğe ulaştığı yerde

Pespembe bulutlar

O bulutları sevdim

Öte yanda

Güneşi uğurlayan alevli ufuklar

Gökyüzünü sevdim

Ben

Gök kararmaya dönerken

Beklemeyi sevdim

Günün gürültüsü giderken

Çöken sessizlikte sesini duymayı

Selamını, sözünü, sohbetini sevdim

Hoyrat havası dudaklarımı çatlatan

Bu yerlerde

Bir seni sevdim

Gözündeki sevgiyi

Bir de dağlarda ki

Kır çiçeklerini.

Beşir Az…

 

Merhaba Beşir Arkadaşım,

Datça topraklarına gelip, düşsel güzellikteki sohbetlere, bademler ortaklaşa toplanıp, kırılırken katılmak isteyecek misin, anlatalım, oku, karar ver.

Bu mektubumda sana Datça’yı anlatacağım. Coğrafyacı Strabon’un dediği bir söz buralarda çok bilinir, söylenir:

-Tanrı çok sevdiği kullarını uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderir.

Buraya arkadaşlarımı niye davet ediyorum sanıyorsun?

Datçalılar ise;

-Balıkaşıran’dan bu yana akıllı adam geçmez, derler. Başka bir deyişle Balıkaşıran’ı geçen dönemez.

Balıkaşıran Koyları

Ege ve Akdeniz’in birleştiği bu görkemli Yarımada’da, balıklar iki suyun birleştiği noktada bir o yana, bir bu yana atlayıp duruyorlarmış, iki denizde birbirinden güzel, ikisinden birini seçip gidemiyorlarmış. Bir o denize, bir bu denize suların birleşip kaynaştığı noktada atlayıp durdukları için buralara Balıkaşıran denilmiş. Balıkların bile bırakıp gidemediği bu yerleri bizler nasıl bırakalım. Hele bir ayağın toprağına bassın Datça’nın, çevre yerleşim merkezlerinin, denizin içine gör bakalım gitmek mi zor, kalmak mı zor…

Büyük şehirlere ait ne varsa bırakıp, o çok sevip, rüyalarını süslediğini söylediğin Venedik’in biraz çürümüş su kokan havasını mı, ömürlere ömür katan Datça’nın bol oksijenli, devamlı sirkülasyon olduğu için nem barındırmayan, yabani kekik kokan havasını mı tercih edeceksin, oku, gel, gör…

Aslında yerli halk fazla turist gelsin istemiyor. Marmaris’te ki, Bodrum’da ki betonlaşmadan gözleri korkmuş. Buradaki tarihi doku, taş evler, pansiyon işletmeciliği devam etsin istiyorlar.

Alman, İngiliz, Hollandalı, Rus turist çoğunlukta. Yerli turist ‘Can Yücel ve Badem Şenliği’ birarada kutlanırken daha çok geliyordu, ama bu sene Can Yücel şenliği yapılmayacakmış. Badem Şenliği devam edecek. Can Yücel’in mezarı biliyorsun ki Datça’da. 12-Ağustos’ta (1999) ölen şairin evi de Eski Datça’da. Onu anmak için sponsorlara ihtiyaç var. Datça Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyeleri daha önceki yıllarda destek veriyorlardı, galiba bu şenlik İzmir’e kaydırılacak. Toplantılar da bizler şairlerimizle, yazarlarımızla buluşup, konuşuyorduk. Sayın Vecdi Sayar bu organizasyonlara, Su ve Güler Yücel gibi çok emek vermişti. Olmadı, olamadı, sponsor firmaların desteği olmadan belediyeler nereye kadar yetişebilir bilemiyorum…

Can Yücel’in ölüm yıldönümü olan 12-Ağustos günü, Datça Cumok karar ve yürütme kurulu bir bildiri bastı ve Can Dostları’na mezarı başında dağıttı:

Badem çiçekleri-leyin, yaşamımıza renk kattın. Sağ olasın.

CAN YÜCEL

DAĞILMIŞ BİR POSTAL GİBİ

‘NİZAMİ’ YÜRÜYEMEDİ HİÇ

KAFASINI BOZANA KÜFRÜ BASIP

ÇEKİP-GİTTİ…

Yalçın Uysal

Çağrı!

‘CAN’ Dostları,

Datça Cumhuriyet okurları (CUMOK)  06-Ağustos-2006 ‘Serap Kahve’ toplantısında, şair Erkut Sel’in, merkezi Datça’da, şubeleri Ankara, İstanbul ve İzmir’de olan bir Can Yücel Derneği’nin kurulması için getirdiği öneri, toplantıya katılan Cumok’cular tarafından benimsenmiştir.

‘CAN DERNEĞİ’ kuruluş çalışmalarına katılmak isteyen CAN Dostlarının, arkadaşımız şair Erkut Sel’le irtibata geçmelerini öneririz.’

Gelişmeleri ilerleyen günler içinde göreceğiz…

Bu yaz turist sayısı, geçen yazlara göre daha az. Taşlık mevkii plajı özel plajımız gibi. Hele sabahları in cin top oynuyor. Kumsalda 9-10 kişi olduk mu, ‘Kalabalığız’ diyoruz.

Tam o mevkide limandan sonra iki restoran var.

Yelken Kafe ve Gölbaşı Restoran favorim. Garson, Gül adında bir bayan. Güler yüzü ile bizleri karşılayıp, servis yapıyor. Sahibi Sedat- Mesude Karpuzoğlu çifti. Mesude hanım, Gölbaşı’na gelenlerle tek tek ilgileniyor. Sezon kalabalık değilse hemen hemen bütün yemekleri kendi elleriyle pişiriyor. Sedat Bey ara sıra eşine yardım ediyor, geceleri mangal keyfi ona ait. Yaşamım boyunca çok okuyan üç-dört kişi gördüm, birisi de Sedat Karpuzoğlu’dur. Oğulları Doruk’un askerliğini bitirip, buraya gelmesi öncelikle dekorasyonu değiştirdi. İki ana bina var. İkisi de büyük bir çardak gibi. Üstleri yanları kurutulmuş palmiye yaprakları ile süslü. Bir de Uzakdoğu’dan getirilmiş, dekoratif amaçlı figürler bahçenin her yanına serpiştirilmiş. Balık çupra, barbun, alabalık… Balık sezonu açılmışsa, deniz balıkları ağırlıklı, roka salatası yanında uygun fiyata, mükellef bir yemek yiyebilirsiniz. Mesude hanımın zeytinyağlı dolması ve taze fasulyesini yemenizi tavsiye ederim. Tatlı olarak da fırında helva.

Göl manzaralı çardakta içkilerinizi yudumlayabilirsiniz, ya da şelale ve deniz manzaralı ana çardakta günü ve muhteşem bir Datça gecesini yaşayabilirsiniz. Dünyanın en güzel manzaralı noktalarından birini görmek için oraya uğramak gerek.

Datça’nın halkı şifa diye yılda bir kez salyangoz çorbası içer. Bir de meşhur kabak çiçeği dolması. Çiçeği burnunda kabakların o sapsarı, bakmaya kıyamadığın güzellikteki çiçekleri sabahleyin erkenden toplanır. Diğer işlemler bir dolma pişiriliyorken ne yapıyorsan öyle…

Dün 1 Eylül Dünya Barış günüydü. Datçalılar ve Yunan Symi adalılar 3 yıldır kutluyorlar. Bu kutlamaları Belediye Başkanı Erol Karakullukçu başlatmış. Geçen sene kutlamalara Fedon gelmişti. Onu izlerken Yunanlılarla Türk halkı karışık oturmuştuk. Babam, yanındaki Yunanlı bayana barış rozeti hediye etmişti. O gece herkes coşmuştu. Bu senede etkinlikler amfi tiyatroda yapılacak. Yunanlıların Tarkan’ı gelecek diyorlar. Dimitris Koskodas. Erkenden gittik, izdiham vardı. Giriş kapısı açıldığında ezilmekten zor kurtulduğumuzu söylesem, abartmış olmam. Barış Günü yüzme yarışları madalyaları dağıtıldı ve iki Belediye Başkanı kısa birer konuşma yaptı, el ele tutuştular, sonra programa geçildi. Önce Türk Grup Sokak Çalgıcıları çıktı, sonra Dimitris Koskodas. Petrol ofisi bedava şapka dağıtmıştı, herkes o şapkaları takmıştı. Ertesi gün belediye basın danışma merkezine, barış günü ile ilgili posterlerin ellerinde olup olmadığını sordum, ellerinde kalmamış.

İki Eylül günü, Datça merkezde kalan son zeytinlik yandı. Yangın elektrik kontağından çıkmış. Askeri lojmanların dibine kadar ulaşmış. Üzüldük. Siyah karabulutlar ve yanmış ağaç kokuları ciğerimizi dağladı. Son zeytinlik kül oldu, 25 hektar alan yandı. O arada Hayıtbükü’ne tekne turu ile gidenler, rüzgâr çıkınca geri dönüş yolunda, Kargı’dalarmış. Kargı’dan, limana doğru gelirken, tekne bozulunca, yangının ortasında kalmış teknedekiler. 9 adet su tankı taşıyan helikopterler tepelerinde. İs, duman. Şezlonglar, rüzgârında etkisiyle kıyıdan teknedekilerin üzerlerine uçmuş. Bir başka tekne gelip çekmiş onları. İçlerinde yaralananlar da olmuş.

-Savaş alanında gibiydik, bir macera yaşadık, diyorlar ama biraz sersemlemişler.

Yangın rüzgârı kısa sürdü, bizim seyahat rüzgârımız ise ömür boyu devam edecek gözüküyor.

Datça’dan sonra seyahat rüzgârı bizleri nereye taşırsa oraya gideceğiz, ailem emekli olduktan, ben de üniversiteyi bitirdikten sonra göçmen kuşlar gibiyiz. Babam Ceyhun ve annem Yıldız,  Datça’da mümkün olduğunca uzun süre kalmak istiyorlar…

Bu arada bol bol fotoğraf çektim. Datça Belediyesi daha önce fotoğraf yarışması yapıyordu, katılmıştım, bu sene yapmadılar. Elimde harika Datça manzaraları var.

Datça’dan haberler bitmez.

Gelelim sana, iyi haberlerini bekliyorum.

İnanmadığım bir uygulamayı, başka bir yardımım olamayacağı için sana yaptıracağım: Reiki gönderteceğim. Böyle bir grupla çalışan arkadaşım var. Sana reiki zamanını mesajla bildireceğim, bakalım ekstra bir canlılık hissedecek misin, bana yazarsın…

Şu günlerde ikinci kez Wilhelm Reich’in, Dinle Küçük Adam kitabını okuyorum. Yaprak Yayınları. 119 sayfa. Kitapta yazıldığı gibi iyi yıldızına teşekkür etmelisin. Sana verilen duyarlılık sayesinde yüreğinden gelen sesi dinleyip, yaşamın sana sunduğu incelikleri fark edip bana anlatıyorsun, bu her insana nasip olmayan önemli özelliklerdendir. İyi yıldızlar geceleri doğacak ve güneş bizi ısıtmak için gene doğacak ve iyileşmen, mide kanserini yenmen için bu güneş sana daha çok sarılacak, sana ayrıcalık yapacak.

Datça’ya bir arkadaşım, beni görmek için Marmaris’ten iki saatliğine uğradı. Sonra eşiyle ne yaptı biliyor musun, Marmaris’teki otellerinden ayrılıp, bir hafta kalmış olan tatillerini geçirmeye Datça Luna Otel’le geldiler. Luna Otel konaklama için, temizlik ve hijyen arayanlar için, güler yüzlü iki kardeşin keyifli sohbetleri için iyi bir seçim. Taşlık Mevkiine yakın, sabah kahvaltısı verilen, fiyatı keseye uygun bir otel.

Kısacası İktisat Fakültesi’nden arkadaşım olan yeni evli çiftte Balıkaşıran’ı geçince dönemeyenler kervanına katıldı.

Burada Öğretmen Evi’nin otel hizmeti ve restoranı da övgüye değer. Özellikle hafta sonları canlı müzik eşliğinde yenen leziz et yemeklerinin denenmesini tavsiye ederim.

Bazı turistler ve emeklilerin tercih ettiği bir konaklama şeklide, denize en yakın, manzarası en güzel pansiyonlardan, Serap Pansiyon’nu tavsiye edebilirim, sahibi ile anlaşma yapıyorlar ve 1- 3 ay gibi uzun süre ailecek pansiyonu kiralıyorlar, Datça’da sezonluk ev edinmiş gibi oluyorlar. Dayalı döşeli evlerini sezonluk kiraya verenlerde oluyor.

Her ayrıntıyı anlatıyorum ki, gelince yabancılık çekme…

Söylediğin gibi Venedik’te, oranın bir kenar mahallesinde değil de, Datça’da, liman kenarına sıralanan bir kafe-barda espressolarımızı içmeyi öneriyorum, ne dersin?

El işi nazarlıklar, hediyelik bardaklar, takılar.

Hafta sonu, Cuma-Cumartesi kurulan pazarı pahalı olsa da, sebze ve meyveler hormonsuz. Köylüler kendi ürettikleri ürünleri, zeytinyağları, balları, yumurtaları, peynirleri, otları, karpuzları, bamyaları, domatesleri, bademleri, incirleri getirip, satıyorlar, yok yok.

Migros eve yakın olsa da, pazara her hafta iniyoruz.  Rengârenk bir tablonun ortasında dolaşıyoruz…

Sağlıcakla

Alev

 

Selam Alev,

Datça’yı bana daha fazla anlatırsan, oraya şu hasta halimle gelmeye kalkacağım ona göre. İyileşince oraya gelecekteki eşimle gelmek isterim. Annem, iyileşirsem, teyzemin kızı ile evlenmemi istiyor. Buna önceleri çok itiraz ettim ama bilemiyorum.

Datça’ya gelirsem, güneşin kan portakalı batışını seyrederken Efes bira içeriz diyorum.

Can Yücel’in dediğini de anlatma, ’Ben yaşamak istiyorum.’

Bugün dünden daha kötüyüm. Annemin geleceğe yönelik dileklerini, o mutlu olsun diye kabul etmiş gibi görünüyorum. Kutsal’ın hatırası halen capcanlı karşımda. Onu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum, zaten bunu da istemiyorum.

Ağrılarım her geçen gün artıyor. Artık yataktan bile kalkarken yardıma ihtiyaç duyuyorum. Burada bir rehber ve temizlik işlerine bakan kadın tuttuk. Rehberim aynı zamanda akrabam, teyzemin oğlu, Kuzey Osetyalı Türkolog Albert Kuhudak. 29 yaşında. Onun kız kardeşi Olga, annemin çok beğendiği birisi. Annem kendisi de sarışın bir Ermeni olduğu için, esmerlerden nefret eder. Olga’da sarışın ve mavi gözlü, Sadece sarışın olması, annemin onu beğenmesine yeter de artar. Albert’in, Türk tarihi hakkında çok derin bilgileri var. Bana Türk dilinin tarihsel gelişimi hakkında da bilgi veriyor. Temizlik işlerine bakan Svetlana 41 yaşında, yoksul, güler yüzlü bir Rus kadını. İyi bir insan. 20 Yaşındaki oğlu üniversite öğrencisi, oğlunu okutabilmek için çalışıyor..

Artık yatarken, yürürken, kalkarken sürekli yardıma ihtiyaç duyuyorum. Gazi Üniversitesi’nde beni tedavi eden doktorumun ardından buralara gelmem, annemin uzun yıllar görüşmediği kız kardeşlerine de kavuşmamızı sağladı. Bu yaşımda, annemin akrabalarını ilk kez gördüm. Annem, Kars doğumlu babam Ermenistan’da çalışırken, dil bilmeden, sadece gözlerine aşık olduğu için, 17 yaşında babamın peşine takılıp Türkiye’ye gelince, akrabaları ile ilişkileri kopmuş. Şimdi yeniden bir aradayız ve annem buralara yerleşmek istiyor.

Biraz daha iyi hissedersem kendimi, daha uzun yazarım. Şu an bile Sveta yanımda, çünkü sen bu e-maili birkaç dakikada okuyorsun ama benim bu e-maili yazabilmem için bilgisayarın başına oturmam gerekiyor. Artık oturamıyorum. Bedenimi taşıyacak gücüm kalmadı. Yani bir yazıyı ancak iki saatte yazabiliyorum. Çok ayakta kaldığım zaman burnum kanıyor, tansiyonum düşüyor.

Hasta bir ihtiyar gibi yaşamak istemiyorum.

YA HEP, YA HİÇ.HAKSIZ MIYIM?

Güller açacak yine

Duaya açılan avuçlarımda

Mutluluk benim olacak

Erişilmez dağların doruklarında

Uzaklardan çok uzaklardan

Annem gelecek

Gül dikecek

Bir avuç toprağıma

Her taraf gül kokacak

Ve ben bir gülün yapraklarında

Yeniden hayat bulacağım

Hoşça kal

Beşir Az

 

Merhaba Arkadaşım Beşir,

Doktor arkadaşının verdiği ilaçlarla iyileşeceğini, ama bu iyileşmenin 1,5 sene süreceğini bir mesajında yazmıştın. Son yazdıklarını okuyunca üzüldüm.

-Bugün dünden daha kötüyüm. Hasta bir ihtiyar gibi yaşamak istemiyorum. Ya hep, ya hiç, yazmışsın.

Böyle yazmış olman beni çok sarstı. Oysa 4 Eylül günü Rusya-Hosiodo Adası-Korsakov kasabasında tedavi gören sana, reiki gönderilmişti. O günkü mesajlarında:

-Bu gece Albert Kuhudak’la ilk kez, tekerlekli sandalyemle dışarıya çıktık. Reiki geliyor, bekle yazmıştın, bekledik. O saatlerde ilk kez, tekerlekli iskemleden kalkıp, tek başıma 100 metre yürüyebildim, ama çok yoruldum’ yazmıştın. Beni sevindirmiştin. O yüreği umut dolu Beşir’e ne oldu? İki günde niye değiştin? Lütfen biraz daha dayan.

Kutsal’ı da unutma ama daha gençsin, annenin dediği gibi, Olga’yı düşün. Bir an önce iyileş, Olga ile evlen ve mutluluğu artık yakala.

Beni ve rahatsızlıklarımı biliyorsun. Kronik bir hastalığım var, romatizma. Bende yeri geldi mi, ağrılarım tutu mu,  ailemden her zaman olduğu gibi destek alıyorum. Bu nasırlı ayağa vuran bir ayakkabı gibi, her an giymek zorunda olduğum rahatsızlığım bile beni yaşama küstürmedi.

-Her mihnet kabulüm, yeter  ki gün eksilmesin penceremden.

Ben senin dediklerini aklının köşesinden bile geçirmeni anlayamıyorum. İyileşme inancını lütfen kaybetme ve pozitif düşün.

Yazdıklarında haksızsın sevgili arkadaşım, haksızsın, çok haksızsın… Yaşamdan ikinci kez istifa etmeni şiddetle reddediyorum. Yaşama asıl. Yaşasaydı Kutsal’da bunu senden isterdi.

4 Eylül’de Hayıtbükü’ne gittim. Küçücük bir yarımadanın her bir yanı bunca güzelliklerle donansın, kelime bulamıyorum…

Şu sıralar Dostoyevski’nin, İnsancıklar adlı kitabını okuyorum. İyi bir yazar olmak için biraz çizgi dışı mı olmak gerekir, galiba öyle. Çeviren Nilay Yalaza Taluy. Varlık Yayınları. 119 sayfa. Güzel bir eser.

Elimdeki ikinci kitap, Rochefoucauld Özdeyişler. Çeviren Yaşar Nabi Nayır. Varlık Yayınları.135 sayfa. Bu kitabı rastgele seçmiştim.

Benim tatil anlayışım, deniz, kum, güneşten önce, her zaman ve her yerde, okumak, okumak, okumak. İstersen amuda kalk, gariplikler yap, her şeye ters düş, düşme, ne, kim olursan, ne yaparsan yap oku, oku, oku, okumalı.

Sana son kez sesleniyorum, okuyan bir insan olduğunu biliyorum, okuyan insan aynı zamanda pes etmeyen insandır, hatırla.

Kaderin sana atacağı penaltıyı kurtaracaksın. 1,5 senelik tedavin sonuçlanınca, Olga ile evlenecek, çocuğun olunca da durumu 5-2 lehine bir skorla kapatacaksın.

-Marika, Olga yemek hazır mı, ben geri döndüm, diyeceksin…

7-Eylül’de Japonya’da Nabi tayfunu olmuş, sizin yaşadığınız yerlerde oralara yakın, Korece, kelebek demek olan tayfundan etkilendiniz mi? Umarım etkilenmemişsinizdir. Japonya’da 15 ca kaybı olmuş.  Oralarda bu tayfunlarla nasıl baş ediliyor? Halk alışık mı? Kısa aralıklarla mı oluyor? Umarım bir daha tekrarlamaz. Doğal afetler karşısında insanoğlu çok güçsüz kalıyor. Doğal afetsiz ve sağlıklı günler dilerim.

Sağlıcakla kal.

Alev

 

Selam Alev,

Sana çok beğendiğim bir hikâyeyi gönderiyorum:

Altı çizili yerler tam beni anlatıyor. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir cümle. Dikkat et;

Rüyamda yaratıcı ile bir konuşma geçti aramızda.

-Evet, benimle konuşmak mı istiyordun, diye sordu.

-Eğer zamanınız varsa, dedim.

Gülümsedi.

-Benim zamanım sonsuzluktur; bana soracağın sorular nelerdir?

-İnsanoğlu hakkında en çok ne şaşırtır sizi?

Cevapladı;

-İnsanoğlu, merakla geleceği düşünmekten, bulundukları anı unuturlar.

Bunun sonucunda da ne bulundukları anı ne de geleceği yaşarlar.

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar, hiç yaşamamış gibi de ölürler.

Çocukluklarından sıkılırlar, büyümek için acele ederler ve sonra da tekrar çocukluklarını özlerler.

Bir süre için sessiz kaldık, sonra tekrar sordum…

-Yarattığınız insanoğlunun neleri anlamasını isterdiniz?

Gülümseyerek cevapladı:

-Birilerinin sizi sevmesini sağlayamayacağınızı. Yapabileceğiniz şeyin, kendinizin sevilmesine izin vermek olduğunu anlamanızı. En değerli hazinenizin, hayatınızda sahip olduğunuz şeylerin değil, hayatınızda sahip olduğunuz kimselerin olduğunu anlamanızı…

Zengin insanın, en çok şeye sahip olan değil, en az şeye ihtiyaç duyan olduğunu anlamanızı…

Birisinin duygularında derin yaralar açmanın bir kaç saniye aldığını ve o yarayı iyileştirmenin yıllar sürebileceğini anlamanızı…

Affederek, affetmeyi anlamanızı…

Aranızdan bazılarının bazılarını nasıl çok sevdiğini sadece, bu hislerini ifade etmeyi ya da açığa vurmayı bilemediklerini anlamanızı….

İki insanın aynı şeye bakıp farklı şeyler görebileceğini anlamanızı…

Başkaları tarafından affedilmenin her zaman yeterli olmayacağını,  aynı zamanda

kendi kendinizi affetmenizin de gerekli olduğunu anlamanızı…

Ve daima burada olduğumu bilmenizi…

Hoşça kal

Beşir Az

 

Merhaba Beşir Arkadaş,

Gönderdiğin yazı etkileyiciydi. İçinde yaşam pırıltılarını gördüm, keyfim yerine geldi.

Seninle yazarlık kursunu, toplam 35 kişi olarak bitirdik. İki aylık kurs süresi bitince seninle, 10 Haziran’daki sertifika töreninde birlikteydik.

Kurs arkadaşımız Salih Demir’in organize ettiği, Haymana  yolu  8. kilometredeki, Çağdaş Gazeteciler Lokali’ne, aynı arkadaşlarla gittik.

Sonra seninle irtibatımız kesildi. Temmuz ayında, Sıhhiye’de ailemle gezerken, şans eseri karşılaştık. Biz tatile çıkacağımız için alışveriş yapıyorduk. O gün, kursta en iyi not tutan kişinin ben olduğumu bildiğin için ders notlarını istedin. Ertesi gün, notların fotokopilerini çektirip, sana Ziya Gökalp caddesi üzerindeki köprünün altında vermiştim. Sözümü iki elim kanda olsa tutanlardanım. Ayaküstü bir iki kelime edip ayrıldık. O gün hiç hastalığından bahsetmemiştin. Gayet sağlıklı ve kilolu gözüküyordun.

Seni bir daha görmedim. Telefon açana kadar. 90 Kilodan, 40 kiloya düştüğünü, çok hasta olduğunu ve helallik istediğini söyleyene kadar…

Kurs sırasında hemen hemen hiç konuşmamamıza rağmen, yemekli toplantıda sana kızmama rağmen niye bunları benimle paylaşmıştın. Biliyorum. Çünkü bazen küçük bir iki kelime insanları birbirine yaklaştırır, güven sağlar.

Neyse, kısa sürede kilo düşmen önemli, bu meseleye cevap ise yine senden geldi, çünkü mide kanseri ameliyatı olmuştun.. Yavaş yavaş kiloları alırsın. Halsizliğin ise bu kısa süredeki kilo kaybına bağlı olmalı…

Bugünleri atlatacaksın, içimde kötü bir his yok.

Hastalığını çok düşünme, mümkünse kitap oku veya birileri sana kitap okusun, biraz kendi iç dünyandan uzaklaş.

Ben, şu ara Schopenhauer’in, Varolmanın Acısı kitabını okuyorum.

Schopenhauer:

-Dünya bedenimizde yer almakla birlikte, kökeni transandantal aşkın bir alanda yatan iradenin eseridir.

Gerçeklik bu iradenin fenomenlerinden biri olan beynimizin tasarımlarından ibarettir.

Biricik amacı türü koruyup sürdürmek olan irade, bireyi aldatarak onu kendi hedefinin hizmetine koşar…

İyileşince, sakin bir kafayla okumalısın.

Yanında akrabalarının bulunması sevindirici, annende oralara yerleşince yardım alma konusunda pek bir sorun yaşamayacağını umuyorum. Annen Divan Otel’inde zamanında aşçılık yapmış, onun yemeklerini özlemişsindir. Diyette olduğun için ve domuz eti yemediğin için ayrı yemek yapıldığını söylemiştin. Her şeyi yiyebileceğin günlere az kaldı, biraz daha sık dişini.

Sağlıcakla…

Alev

 

Merhaba, Günaydın Güzel Arkadaşım,

Bugüne keyifli başladım. Uzun bir aradan sonra nihayet…

Dün akşam, size göre dün sabah saatlerinde telefonum çaldı, numara gözükmüyordu, açtım sesini alamadım. Daha sonra gecenin ilerleyen saatlerinde ‘Ben Berrin’ diye mesaj geldi. Berrin benim iyi arkadaşlarımdan birisidir. Sevindim.

Biraz keyfim yerinde ya, eski günlerde ki gibi onu işletmek istedim. Albert’e durumu anlattım. O da bu şakaya katıldı.

Albert bozuk Türkçesi ile;

-Beşir’in iki hafta ömrü kaldı. Marika teyzem bilmiyor. O, 10 Eylül’de gelip Beşir’i İstanbul’a götüreceğim diyor, o zamandan önce, dedi.

Nasıl üzülmüş anlatamam.

Az sonra ben konuştum ve gerçek durumu anlattım. Aslında çok kötü olmadığımı, midemdeki uru aldırırken, midemin de bir kısmı alındığı için kısa sürede 50 kilo verdiğimden dolayı, çok halsiz olduğumu anlattım. 15 Kasım’da Türkiye’de olmak istediğimi söyledim.

Albert’le, Berrin’i çok kızdırmıştık ama bir kız kardeşim kadar sevdiğim insanın bana veya benim ona kızgınlığım uzun sürmez. Umarım beni çabuk affeder. Bu arada Albert, annem Marika, Gala teyzem ve Olga’nın sana şükranlarını iletirim. Hastalığım boyunca bana, bizlere çok destek oldun.

Gala teyzem, annemin Kuzey Osetya’da yaşayan kız kardeşi. Rehberim Albert Kuhudak, teyzemin oğlu. Hıristiyan inançlı olduklarından dolayı babam, senelerce onlarla görüşmemizi yasaklamıştı. Babamın trafik kazasında vefat etmesinden sonra, yeni yeni akrabalarımla görüşebiliyorum. Biraz geç kalmışım, dillerinden hiç anlamıyorum. Annem bile onlarla konuşurken bazen zorlanıyor. Rusça ve Ermeniceyi unutmuş.

Bu kasabanın insanları, geçen Pazar ayininde, buradaki kiliselerin birinde toplanıp, benim için topluca dua etmişler.

Burada kaldığımız ev dört odalı, bahçeli bir villa. Ormana yakın ama şehre biraz uzak..

Burası bir ada olduğundan su sorunumuz oluyor. Bahçemizde kuyu var, su kesik olduğunda kuyu suyu kullanıyoruz.

Yemekleri Gala teyzem pişiriyor. Benim için her gün diyet yemekleri hazırlıyor. Onlar domuz etini seviyor ve yiyorlar, ama bana diyet programım dahilinde sığır eti pişiriyorlar.

Benim rahmetli babam dinine çok bağlı bir Müslümandı. Ben, babam kadar tutucu olmasam da, onlar bana karşı çok anlayışlı davranıyorlar.

Annemler üç kız kardeş. En küçük teyzem Ekatarina ile daha tanışamadım. O bir İngiliz Dili ve Edebiyatı uzmanı. İki kızı var. Albert’inde iki kız kardeşi var.

Annem geçenlerde dedi ki:

-Oğlum, Albert’in kız kardeşi Olga. İmalı bir iki cümle…

-Sonra düşünürüz, dedim.

Beni, birazcık kendimi iyi hisseder hissetmez bu konuda sıkıştırmaya başladı. Kutsal’ın o kutsal anısına saygısızlık etmek istemiyorum. Şu aralar benim evlenmeyi düşünmekten çok, sağlığımı düşünüp, iyi olmam gerekir.

-Oğlum, senin bir Türk’le evlenmeni istemiyorum, diyor.

-Ama Kutsal Türk’tü ve onunla evlenmeme karşı çıkmamıştın, diyorum.

-O, başkaydı çünkü Kutsal bütün bir esmer ırkın içinde, nadide güzellikte bir sarışındı, diyor.

Olga 19 yaşında, gerçekten dünya güzeli bir genç kız. Sarışın, yeşil gözlü, bütün bir dünyayı peşinden koşturabilecek kadar güzel bir insan. Kararsız kaldım. Bir yanda Kutsal’ın gözümün önünden gitmeyen hayali, bir yanda afet-i devran Olga. Nasıl karar vereceğimi şaşırdım. Kutsal’a karşı kendimi suçlu hissetmek istemiyorum. Olga ile evlenirsem, hep anlattığım o büyük aşka ihanet olmaz mı?

Annem:

-Beşir, kafana sok artık, Kutsal öldü. Ne elleri, ne gözleri, ne saçları, hiç bir şeyi kalmadı. Onu geri getiremezsin. Onu geri getirecek hiç bir kuvvet yok. Sen artık önüne bak. Seneler geçti halen bekâr bir serserisin, dedi.

Haklı galiba. Bu konuda ona hak veriyorum, ama… Yine de evlenmeyi hiç düşünmüyorum.

Neyse kafanı şişirmek istemiyorum, sana burada yaşadıklarımdan bazı kesitler sundum.

Kendine iyi bak.

Hoşça kal

Beşir  Az

 

Merhaba Beşir Arkadaşım,

Son yazdıkların hastalığının iyileşmeye başladığını anlattı bana. Gönlündeki yavaş yavaş olsada aşka yelken açmaya hazırlanan kıpırtılar bunun göstergesi. Annene, Olga konusunda yüzde yüz katılıyorum. Biliyorum ki o kızla eninde sonunda evlenip, iyi bir şey yapacaksın. Kutsal’da bu kadar uzun süre yas tutulmasını istemezdi. Yakınındaki akrabalarının sana kol kanat germesi iyi. Albert Kuhudak’la, arkadaşın Berrin’i bile işletmişsin. Ama bence sağlığın hakkında, seni sevenlere böyle şakalar yapma. Hiç hoş olmaz.

Güler yüzlü Rus kadını Svetlana’nın iyi bakımı ve doktorların sayesinde yaşama geri dönüyor, iyileşmeye doğru hızla kulaç atıyorsun. Yazdıklarını okumak yüreğimdeki ağırlıkları aldı, götürdü.  Et yiyebilecek durumda olman da iyiye işaret. Ameliyatın başarılı geçmiş anlaşılan.

Yalnız sana tavsiyem, kuyu suyu içme, vücut direncinin düşük olduğu şu zamanda enfeksiyonlara davetiye çıkarma.  Kilisede sana dua edilmesi beni de duygulandırdı

Annen Marika artık üzülmesin ve lütfen şu iki aya kadar ölüyorum muhabbetine bir son verin, şakası bile kötü. Garip gurup insanların falları doğru çıksaydı, kendilerine yerden altın çıkarmak için bu güçlerini kullanırlardı. Annen, iyileşmek üzere olduğunu gözleriyle görmüş olmalı ki, senin geleceğine ait, hassas anne yüreciği ile planlar kuruyor.

Ailemle halen Datça’dayız, yani cennetin bir köşesinde yaşamaya devam ediyoruz.

Babam Ceyhun, her gittiği yer için;

-Bu toprağın tapusu bana ait olmasa da vatan toprağıdır, ağaçlandırmalıyım, diyen bir Tema’cı olarak, tanıdıkların bahçelerine 39 meyve ağacı dikti. Yaz tatilimizi geçirdiğimiz evin bahçesine de yediveren limon ağacı dikti. Her yere ceviz ağacı dikilmesini önerir ama bu sene çeşidi çoğalttı. Annem Yıldız, bizlerin boğaz derdi peşinde, pişiriyor, yediriyor.

Deniz, güneş, kum değil tüm tatil anlayışımız.

Sağlıcakla

Alev

 

Selam Alev,

Gün, şaşkın dakikalarla yine akşama döndü. Sizler orada henüz uyku mahmurluğunuzu üzerinizden atamadınız. Belki de erken kalktınız, kahvaltı sofrasının başındasınız.  Ben ise birazdan akşam yemeği için yataktan kaldırılıp, yemek masasının başına oturtulmayı bekliyorum.

Gala teyzemin benim için hazırladığı çok özel (!) diyet yemeklerinden yiyeceğim.

Çorba, patates, ızgara sığır eti. Acı yok, kola yok, rakı yok, sigara yok, lahmacun yok, iskender yok, döner yok, sakız bile yasak, midede asit yapıyormuş. Yani anlayacağın ağız tadıma uyacak hiç bir şey yok.  Balık çok ama hamsi yok. Alabalık yok.  Sazan yok. Yok oğlu yok…. Yoklukta yaşıyorum desem biraz nankörce olur biliyorum. Bu listenin hepsi daha sağlıklı olmam için yoklarla doldurulmuş. Şeker hastasıyım da, biliyorsun. Diyet yemekleri sayesinde şekerim de düştü, kan şekeri değerlerim normal seviyede. Neyse yemek faslını bırakalım..

Bana bir söz ver, oraya ilk geldiğimde İskender yiyeceğiz.

Alev, e-maillerime geç cevap veriyorsun, bu beni çok üzüyor. Acaba istemeden kırıcı bir söz mü söyledim diye düşünüyorum, içim içimi yiyor, taaa ki senin cevabını görünceye dek…

Sen benim şu dünyadaki en sevdiğim arkadaşımsın. Seninle yıllara varan bir dostluğumuz olmamasına rağmen, kısa süre içinde, sanki yüzyıllar öncesinden beri tanışıyormuşuz gibi geliyor.  Eski değil, eskimeyen bir dost gibisin. Seni bir ablam gibi çok seviyorum.

Annem şu anda beni çağırıyor.

-Beşir, hazırsan geleyim mi?

-Gel anne.

Annem içeriye girdi.

-Bırak artık o bilgisayarı.

-Tamam anne. Son bir e-mail atacağım.

-Dursun, yemek daha önemli, yemekten sonra atarsın.

Yemekten sonra görüşürüz. Burada son bir iki gündür sık sık tayfun yaklaşıyor.

-Gerekli tedbirlerinizi alın, anonsu yapılıyor…

İnşallah kimseye bir şey olmaz.

Yazımı bir şiir ile noktalıyorum:

İnsan hayatının bir yerinde

Durup düşünmeden bilemez

Gerçekte neler olup bittiğini.

Çoğu zaman yorgun mu, yoksa

Mutlu mu olduğunu bile

Anlamayabilirsin…

Ama düşünmeye başladığında

Tükenmiş-bitmiş bulabilirsin kendini.

Ya da içinde fırtınalar koptuğunu, bir şeylerin kabardığını hissedebilirsin…

Bazen yeni hedefler belirlersin hayatın için:

(Bir yelkenlinin içinde yaşamak gibi.)

Gerçeklerin arkasına gizlenip tesadüflere de emanet edilebilir hayat…

Yolun nereye çıkabileceğini bilebilsek keşke.

Belki hiç bitmeyecekmiş gibi

Uzanıp gidebilir serin sular

Önünde…

Yorulduğunu bile anlayacak zamanın olmadan dolaşabilirsin

Okyanuslara ulaşmak umuduyla…

Okyanusa ulaştığında hüzünlü

Bir akşam bekliyor olabilir seni.

Belki yüreğin kabarır, gurur

Duyarsın geride bıraktığın

Azgın dalgalardan.

Yeniden doğabilecek gücün varsa

Kaybetme korkusu yeter mi hayatı ödünç

Almış gibi yaşamaya…

Bilemezsin, belki yeni bir başlangıç vardır tepelerin ardında.

Ya da hayatı tesadüfe bırakmamanın, mücadele etmenin haklı gururu sığmayabilir

Koltuklarının altına…

Hoşça kal

Beşir

 

Merhaba Beşir Arkadaşım,

Sana geç cevap yazmamın nedeni anlatayım. Kaldığımız ev, Datça merkeze, benim yürüyüşümle 45 dakika uzaklıkta. Sana cevap yazabilmek için, internet kafeye genellikle taksiye binip, iniyorum. Yürümeyi sevmediğimden değil, son günlerde yol güzergâhında yılan görüldüğü için taksiye biniyorum.  Annem ev işleri ile, babam ağaç dikimi ile meşgul, kardeşim ise burada değil. Bazen geç saatlerde dönmem problem olabiliyor. Dediğin hiç bir şeye kırılmam zaten söz konusu olamaz, aklına bu tip ayrıntılar neden, niçin, nasıl takılır bilemem ama o ayrıntıları aklından çıkar ve rahatla.  Sorunum zamanlamayı iyi yapıp yapamama meselesi.

Wilhelm Reich:

‘Aydınlıktan korkan gece hırsızı gibi kendi mutluluğunu çalıyorsun’

Beni dinlersen, Olga ile ilgili annenin dediklerini düşünmeye başla ve bu işlerin şaka götürür tarafının olmayacağı bir yaşta olduğunu göz önünde bulundur.

Türkiye’de günlük gazete manşetlerini olsun internetten takip et.

Neyse seni siyaset ve ekonomi ile ilgili konulara yönlendirecek değilim. İyileş, bunları konuşuruz.

Mehmet  eğitmenimizin, “Düş kırgınları’ romanına, Cumhuriyet kitap iki sayfa yer vermiş. Kısaca şunlar yazıyor;

-…insan bakışını kendisine çevirince, kaçınılmaz olarak kendisiyle hesaplaşır. Daha doğrusu kendini bilincinin neşteriyle doğrayanlar edebiyatın, romanların konusu olurlar. Trajik, dramatik olan hesaplaşma, çatışmadır. Düş Kırgınları bir iç hesaplaşmanın romanıdır da diyebiliriz.

Yazmak dediğimiz bu kışkırtıcı eylem kimi zaman başka hayatlara duyduğumuz özlemden, kimi zaman kendimizden farklı biri olma hayalinden doğar, kimi zamansa hayatımızda bulamadığımız ilahiliği edebiyatta aramanın bir biçimi olarak önümüze çıkar.

Yazmak bazen de günahlarımızı bağışlatmanın, ruhsal arınmamızı sağlamanın etkin bir yoludur.

Bildiğimiz şudur, anılaştıramadığımız hayatlar eninde sonunda kendini yazdırırlar.

Ancak burada dikkat etmemiz gereken nokta, bu boşalma, keşfetme ya da itiraf isteğinin kaynağında neyin yer aldığının belirlenmesidir.

Dikkatlice bakarsak kalıcı yazarların beslendiği kaynağın çoğunlukla acı olduğunu görürüz, çünkü acı çekmek bize nesneleri, insanları, durumları duyumsayıp, kavrama yeteneğini verir.

Yazar, Dostoyevski’nin dediği gibi:

-Yıkım ve kasırgalardan doğan acıyı sevmeyi öğrenmelidir.

Düş Kırgınları’nda, Kuzey’in asıl sorunu acı değil, huzur bence. Acıyla baş edilebilir, onu zamanla, öfkeyle, bazen de öçle yatıştırabiliriz, hatta tedavi edebiliriz. Tedavisi olmayan huzurdur. Huzur, insanı ele geçirmeye görsün, çürütür ve yok eder. Acı, içinde yok oluşu barındırsa bile yaratıcıdır. Huzur, kendini kendi içinde çekip, yok eden bir girdaba benzer. Aşk, eninde sonunda bir ayrılıktır. Aşk acımasız ve kırılganken, sevgi esnek ve merhametlidir. Öyle ki bazen birisini sevdiğimiz, ona acımayı bırakmamızla bellidir. İnsan aşıkken, karşısındakinden, verebileceğinden fazlasını ister, oysa seven birisi sevdiğinin iyiliği için ondan vazgeçmeye hazırdır. Bu yüzden dram iki sevginin ya da aşkın karşılaşmamasından doğar çoğu kez.

Eğitmenimiz işte böyle söylemiş. Kitabı alıp okudum, Çiğdem Ü.’in eleştiri yazısındaki kadar etkileyici bir roman. Okumazsan çok şey kaybedersin. Hürriyet Gazetesi’nde, Onur Bastürk’ün köşesi var, pek okumam, ama dikkatimi çekti. abasturk@hurriyet.com.tr de geçen haftadan beri aynı soru;

-Mumya adlı ilaca nasıl ulaşabiliriz, diye. Türkiye’de bulunmayan bir ilaç. Rusya’da satılıyormuş, her derde deva diyorlar, ben söyleyenlerin yalancısıyım.

www.lifeharma.com-expl-mumie.htm

Sunay’ın şiir kitabı 62 Tavşanı’nı okuyorum. Düz yazılarını yeğlerim. Şairler bile şiirlerini eleştirse kızar.  O zaman gönlü kırılmasın diye diyorum ki, tarzı başka, sanki içindeki çocuk konuşmuş,  öyle yazmış şiirlerini.

Evin bahçesindeki çiçeklere annemin, babamın, kardeşimin, halamın adlarını koydum.

İnanılmaz güzellikte bir bahçe. Aslanağzı, kadife çiçeği, japon gülü, tokat gülü, renkli sarmaşık, cennet meyvesi ağacı, yediveren limon ağacı, mandalina, armut, şeftali, kayısı ağaçları var.

Yan taraftaki arsada da keçiboynuzu, yabani incir ağaçları var. Cennet burası olmalı.

Bahçedeki kuşlara sabah, akşam ekmek kırıntıları veriyoruz, onlarda bizleri güzel sesleri ile neşelendiriyorlar. Asıl ilgileri ise ballı armutlara… Kuş cinslerini karıştırsam da yavaş yavaş ayırt ediyorum..

Kuşların göç mevsimi ile birlikte, bizimde göçmen kuşlara benzediğimizi kanıtlarcasına, göç mevsimimiz geldi. Kardeşim günü birlik arabası ile gelip, bizi alacak. Cennetin en güzel köşesine veda vaktimiz yaklaştı. Dün gece Datça’da gök yarılmış, yeryüzüne inmişti sanki, aralıksız yağmur yağdı.  Yağmurun etkisi ile olmalı, karışık rüyalar gördüm. Rüyamda, annen Marika siyah, uzun, dantelli bir elbise ile kiliseye girip mum yakıyordu.

Annene;

-Marika, üzülme, diyordum.

Sırtı bana dönüktü. Durmadan, bu cümleyi tekrarlarken kiliseden çıktık. Önümde gökyüzüne doğru yükselen büyük bir el heykeli vardı. Ter içinde uyandım.

Galiba bilinç altımda bulunduğun yerdeki insanların, senin için kilisede dua etmeleri yatıyordu. Söylediklerim de iyileşmene olan inancımın içime yerleşmiş olduğunu gösteriyor. Bu rüyada dışarıdaki gök gürültüsü, dinmeyen yağmur ve elektrik kesintisinin de rolü olmalı.

Sabah Belediye anons yaptı, merkezi bir sistem kurmuşlar, bu anons hemen hemen her yerden duyuluyor. Dediğim gibi gök yarılmıştı, bunun sonucunda Datça-Marmaris yolundaki Emecik köprüsü yıkılmış. Marmaris yönüne gidilmemesi.

Belediye sıkı bir çalışma yapmış olmalı ki, akşam bir anonsla köprünün onarıldığı bildirildi.

Bu durum gidişimizi bir-iki gün sarkıttı. Datça’da tam Karavila yemek zamanı, yani salyangoz çorbası… Hiç değilse yılda bir kez, şifa niyetine… Basur dahil her derde deva diyorlar.

Karavila çorbası – Datça

Sahil kenarına indik. Okullar açıldığı için yerli turistler Datça’yı boşaltmış, Datça ve civar yerleşim bölgelerindeki halk da pek denize girmeyi sevmez.  Tüm sahil şeridi garip bir yalnızlık içinde. Bizim emrimize amade çay bahçelerinde, keyfimizce bir gün geçirdik.

Dün gönlümle oturdum da hüzünlendim bu yerde

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde

Dağlar ağarırken buluşurduk tepelerde

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde

Sen nerdesin ey sevgili yaz günleri nerde

Bu şarkıyı annemin o güzel sesinden, sahilde, burnumuza taze kekik kokuları gelirken, denizin tuzu yüzümüzü yalarken, sıcacık çay bardağı elimizi ısıtırken dinlemek çok keyifli.

Gene daldan dala bir küçücük kuş gibi kondum.

Üzülürsün diye Galatasaray konusuna hiç değinmiyorum.

Not: İlginç bulduğum için, asa ile dolaşan gorilleri görmek istersen, işte görebileceğin adres:

www.plosbiolog.yorg

Sağlıcakla,

Alev

 

SANA SON SELAM ALEV; ALEV ÇİÇEĞİ,

NEACI, NE ACI ALEV,

Kendi derdim beni öldürecek derken, erkek kardeşimin ölüm haberi geldi…

ARTIK YAŞAMAK İSTEMİYORUM..

BU NE BÖYLE, HEP BANA…

Kardeşimin mezar taşına şiir yazdım:

Uğurlar olsun arkadaş

Sana uğurlar olsun

Benim aşklarım olmasın

Senin sevdaların olsun

Yine burada olacak şu yaşlı çınar

 

Önümüzde güzel baharlar var

Ondan öncede kışlar

Sana uğurlar olsun

Gidilecek yollar var

Yaşayacağın sevdalar var

Ben bilmesem de

Gidilecek yollar var,

Ben gelmesem de

Hatıralar kalacak sen gitsen bile

Uğurlar olsun arkadaş

Git selametle…

Sonsuza dek hoşça kal…

Alev

Hoşça kal

Beşir Az

 

 

Sevgili Beşir,

Neler yazmışsın. İnanamadım.

Erkek kardeşim öldü diyorsun. Trafik kazasında, dört arkadaşıyla beraber öldü, daha gencecikti diyorsun. Cep telefonum mesajlarınla dolu. İnanamadım. Sonra e-postan geldi.

Bu büyük acınız karşısında dilim tutuldu, elim yazmaz oldu, soluğum kesildi. Hepsi pırıl pırıl fidan gibiydiler diyorsun. Yazdıklarına inanamadığım gibi, söylediklerine de inanamıyorum.

Allah rahmet eylesin.

Yazılacak cümleler tıkanıyor, denecek sözler yarım kalıyor. Sen, tedavini yarıda kesip, cenaze törenine katılmak için Türkiye’ye gelmişsin. Tekerlekli iskemle ile… Mezar taşına… Tüylerimi diken diken eden bir şiir..

Gün kara bir gündür, gencecik insanlar ölmüş.

Pisi pisine ölüm diye buna denir. İnanılır şey değil.

Ailecek taziyelerimizi iletiriz.

Kardeşinin, arkadaşlarının, içlerinden biriside genç bir kızmış, hepsinin toprağı bol olsun. Genç ölümleri çok acıdır, ciğerinizin yandığını biliyorum, ne yazacağımı şaşırdım.

Fransızlar:

-Ölüm yaşlılar için muhakkak, gençler için olası, derler.

Bu olasılık gerçekleşmiş, genç fidanları trafik kazası ile elimizden almış, çok üzgünüm..

Kardeşine çok üzüldüm. Sabah işine iki erkek, bir kız arkadaşıyla boş gördüğü yolda,  hızla işyerine doğru giderken, O.D.T.Ü. civarında, önlerine yol ortasında duran bir ambulans çıkınca, çarpmamak için direksiyonu kırınca savrulup, ölmüşler diyorsun. Ambulansta biraz önce kaza yapmış. Ambulanstaki doğum yapmak üzere olduğu için hastaneye yetiştirilmeye çalışılan kadın ve doğmamış çocuğu da ölmüş. Bir film sahnesinde görsem inanmayacağım bir olaylar, bir trajedi dizisi… Sabırlar diliyorum. Kara gününüzde yanınızda olmak isterdim. Kendini bırakma, iki annenin de sana ihtiyacı var.

Başsağlığı nasıl dilenir bilemem, ağrıma gider, zorlanırım…

Acınız acımızdır. Kendini bırakma. Metin ol. Sabır, sabır, sabırlar dilerim…

Alev

 

-Ya hep, ya hiç’ diyordu. Şimdi öğrendim, içim sızlıyor. Beşir, canına kıymış. Bileklerini kesmiş, kurtaramamışlar.

Şiirindeki gibi belki bir gülün yapraklarında yeniden hayat bulacak…

Ne kara bir talihmiş bu, her acıyı içinde barındıran.

‘Her şeyi sıfırlamak istiyorum, yeniden Kutsal’la beraber doğmak istiyorum’ demiş.

O kargaşada kimse anlamamış ne demek istediğini, Beşir canına kıymış!

Güller açacak yine

Duaya açılan avuçlarımda

Mutluluk benim olacak

Erişilmez dağların doruklarında

Uzaklardan çok uzaklardan

Annem gelecek

Gül dikecek

Bir avuç toprağıma

Her taraf gül kokacak

Ve ben bir gülün yapraklarında

Yeniden hayat bulacağım…

 

Annesini telefonla aradım.

-Ne diyeceğimi bilemiyorum, çok üzgünüm, sabırlar dilerim, dedim.

-Senin hiç oğlun ölmüştür? Kimse ne diyecek bilmez, dedi. Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülüyordu.

Esmeri Alev Ekebaş

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Atatürk Aydınlığı Ethem Arı

Deneme

8 Yorumlar

  1. Suzan kuyumcu

    Mektup yazdığımız yıllara taşıdınız, ne güzeldir mektup yazmak, kalıcılığını bilmek… geniş zamanda bölüm bölüm okuyacağım. Sade, yalın, akıcı bir dil. Kutluyorum sevgili arkadaşım

    1
  2. Meral Kutluğ

    Alev Hanım,çok uzun süredir beni bu kadar duygulandıran hatta zaman zaman ağlatan bir şey okumamıştım
    Kaleminize sağlık, Alev ve Beşir’in inanılmaz dostluğu beni çok uzaklara taşıdı.Çok değerli bir kaleminiz var,dilerim hak ettiği değeri bulur.

    3
  3. Nezihe Şirvan

    Alev hn. uzun soluklu öykünüzü sonuna dek her kelimesini hissederek, o benim de hayran oldugum Datca ‘yı sizinle gezerek, arkadasligi sevgiyi hüznü hastalığı adeta yaşayarak okudum. Cok guzel di. Kaleminize sağlık kutluyorum. Nezihe Şirvan.

    2
  4. FEVZİYE ŞİMDİ

    Yazınızı okurken Datça’da dolaşıyor gibi oldum, betimlemeleriniz çok güzel. Öykünüz ise insanın içini acıtıyor. Kaleminize sağlık.

    4
  5. Sevinç Meriç

    👏👏👏👏

    1
  6. Bu lezzetli öykünüzün
    Bölüm bölüm, içime sindire sindire okudum.
    Yüreğinize sağlık.
    Emeğinize heba olmasın!
    Okudukça tat ve zevk veriyor.
    Sadece şu ağzıma almak istemediğim, hain hastalık beni çok üzdü.
    Aynı illetin pençesinde olan kardeşim geldi gözümün önüne.

    Kendisinin yazdığı bir şiiri paylaşmak istiyorum burada.
    Çünkü görüp okumasın, ve üzülmesini istemiyorum.

    Yaşamak istiyorum?
    Bilinmez ; Nerelere yolculuğumuz kimlere?
    Nelere gebeyiz! hayat,
    yumağında
    Elimde kalem çizmek istiyorum?
    Dünyanın renklerini..
    Mavi, kırmız, mor, her renkten, yalnız
    siyahı olmayan…

    Baharıı yaşamak istiyorum? bulutlardan
    çiselerken yağmur damlaları…
    Yürümek istiyorum koşarcasına?
    Cadde, meydan, çarşı demeden, yaprak
    dökmeden yaşamak…

    Uzanıp uyumak istiyorum? bir söğüdün
    gölgesinde…..
    Uçuşan kuşların, kelebeklerin, çiçeklerin arasında..temiz havanın bağrında
    Uyumak..
    Özgür olmak istiyorum? olanca gücümle
    özgürlük adına savaşmak….

    Dertler bitsin istiyorum ?
    Solmuş
    umutlar, yola çıkmış giderken.
    Yeni Umutları yeşertmek
    yerlerine..
    Derin bir nefes  almak,
    Nefesime nefesleri karışmış 
    sevdiklerimle…

    Çocukluğumun elini tutmuş,
    Yağmurla hayat bulmuş gökkuşağının
    Renklerin saymak. ….
    Bir sandal sefasıyla, gün batımını”
    her mevsim 
    Seyre dalmak istiyorum?

    Ağrısız geçen bir günüm olsun?
    İnleyen nağmeler ruhumu sardı
    şarkısını bedenime söyletmeyen”
    bir günüm!
    Yaşamak öylesine yaşamak istiyorum.
    #FatmaSungur

    5
  7. 👏👏👏

    2
  8. Sevgli Yazarım. Roman tadındaki öykünüzü okumayı henüz bitirdim. İçinde, insanlık hallerinin derin analizi, çok sağlam bir kurgu, doğa ve yer anlatımlarının zengin betimlemeleri, yararlanmak isteyen edebiyat dostları için okuma kaynakları ve boğazımı düğüm düğüm yapan yoğun duygu aktarımı var. Kaleminizin üstünlüğüne şapka çıkarırken, Yazı Dükkanı Akademi içinde yer alan bir yazar olduğunuz için ne kadar gönençli olduğumu bilmenizi isterim. Sağolun varolun…❤️

    5

Bir cevap yazın