Sultanlar Şehri, Şehirler Sultanı; Edirne

Gençler ve hep genç kalanlar toplandık istikamet Edirne… Heyecanlıyız… Yazın ortası, sabahın erken saatlerinden itibaren günün sıcağını hissediyoruz.

İlk gençlik yıllarımda Trakya yolları, iki tarafı günebakan tarlaları ile kaplı uzayıp giderdi. Uzun boyları sapsarı baş, kapkara gözleri ile yüzlerini güneşe dönenlerin ülkesi güzelim Trakya!…

Edirne yollarına düştüğümüzde gözlerim onları aradı, o kadar az kalmışlar ki! İçim acıdı. Ay çiçeği yerine kanola dikiliyormuş artık. Nerede bizim içleri dopdolu, bol yağlı, öz tohumlu günebakanlarımız! İlk saatlerde, özlediğim hayalimdeki o manzarayı görememenin kırıklığını hissettim.

Alışıla gelmiş bir çay kahvaltı, kahve molası sonrasında yola devam ediyoruz…

Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun dönem başkentliğini yapmış serhat şehri, sultanlar şehri Edirne’ye ulaştığımızda oldukça geniş uzun bir cadde ile karşılaştık. Şehre girerken rehberimiz, ileride bir tepe misali yükselen camiyi işaret ederek “işte o dev Selimiye” dedi. Selimiye sanki ” Edirne Ben’im, hoş geldiniz” der gibi tüm ihtişamı ile misafirleri uzaktan karşılıyor! İçimde ki his Mimar Sinan’ın ruhunun hala oralarda dolaştığını fısıldıyor.

İlk ziyaret noktamız Fatih Sultan Mehmet’in doğduğu ev “Taş odalar”, T.C Kültür ve Turizm Bakanlığınca otel olarak işletilmekte olan “Selimiye Taş Odalar Özel Konaklama Tesisi’nin” geçmişe ait açıklaması yaklaşık ifade ile şöyle:

“Fatih Sultan Mehmet’in Saray-ı Atik’de doğumu: 1. Murat döneminde yapılan Edirne Saray-ı Atik, daha sonraları, Yıldırım Beyazıt, Fetret devri, 2. Murat, Mehmet Çelebi dönemlerinde genişletilerek büyük bir alana yayılmıştı. Sultan Selim Camii’n den başlayarak genişleyen bu saraya ait Taş Odalarda 1432 yılının 29 Martında Fatih Sultan Mehmet dünyaya gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet’e 2. Murat babasının adını verir ve Fatih Sultan Mehmet tarihimize Edirneli Mehmet olarak geçer”

 

Taş Odalar zemin kat ve üzerinde tek bir kattan oluşuyor.

Otel olarak kullanılan binayı gezdik. Oda kapılarında sultan isimleri yazılı. Hazin hikayeye sahip Cem Sultan’ın odası 101 numara. Sanki kapıyı açar isem o yıllara ışınlanacakmışım gibi hissediyorum. Dolap kapakları, ahşap zeminler çiçek motifleri ile bezeli, Fatih Sultan Mehmet’in resimleri yemek salonunun duvarlarında. Bahçe zemini iri taşlar ile döşenmiş. Eve yakın 2 su kuyusu var; kovası ipi ile kullanıma hazır. Bahçede çok sayıda yüksek geniş dallara sahip, adının “pavlonya” olduğunu öğrendiğim ağaçlar var. Pavlonyanın sağlıkta kullanılması yanı sıra Çin kaynaklarında rast geldiğim bilgiye göre değerli mobilya yapımında da kullanılır imiş.

Sıcak temmuz öğlesinde yüksek gölgeli pavlonyalar altında, serin taş zeminde, ahşap kanepe koltuk sehpa, demir masa sandalyelerde oturup mis kokulu kahvelerimizi içtik, yanında sunulan içi meyveli minik leziz lokumlarımızı (öyle güzeldiler ki o anda çarşıda bu lokumlardan aramaya karar verdim) yedik. Tarihin sayfalarında dolaşır gibi, eski yaşamları hissederek ama o devirdeki kadınların hayatlarına hiç de özenmeyerek sohbetler eşliğinde dinlenip, Taş Odalar’a veda ettik.

Taş Odalar’ın bir kapısı Osmanlı Mezar Taşları Sergileme Müzesi ne açılıyor. Alanda 70 yeniçerinin mezar taşları restore edildikten sonra Selimiye İslam Eserleri Müzesinin bahçesinde oluşturulan Osmanlı Mezar Taşları alanında sergilenmeye başlanmış.

Diğer kapıdan Selimiye Camiine geçmek için sadece 10-15 adım yeterli. Selimiye’nin bahçesine yüksek kalın taş kemerli kapıdan giriliyor. Taş kemere iki yandan kalın zincirler çakıp, ortada birleştirip, aşağı sallamışlar. Bunun nedeni camiye girecek olanların her kim olur ise olsun başını tevazu ve saygı ile eğdirmek imiş.

Selimiye şehrin dışından göründüğünden çok daha görkemli ve güzel. Mimari açıdan çok güçlü bir yapı, dışı gereksiz süslemelerden arınmış tertemiz sade. 2011 den beri Dünya Mirası listesinde.

Mimar Sinan 80’li yaşlarında 1568 de başladığı eserini 1575 de bitirmiştir. Bu eserinin dünya durdukça duracağını söyleyen Sinan, caminin temelini olağanüstü derin kazdırmış, çıkan yumuşak toprak yerine kayalar doldurtarak zemini güçlendirmiş ve birkaç yıl oturmaya bırakmıştır.

Cami sekiz güçlü sütuna kurulan kasnak üzerine oturtulmuş bir tek yekpare kubbeye sahiptir. Kubbe büyüklüğü Ayasofya’nın üzerinde olup çapı 31.30 metredir. Caminin her birinde 3 şerefesi olan 4 ince minaresi olup, genişlikleri 3.80 metre, yükseklikleri 70.89 metredir.  2 minarenin şerefelerine 3 ayrı kapıdan çıkılır, diğer 2 minarenin birer kapısı vardır.

Caminin içi çok ince el işçilikleri ile süslü, tüm çiniler İznik çinisi. M. Sinan sağlamlık, büyüklük, ince el işçiliği, muhteşem renk cümbüşü yanı sıra akustiği de en üst seviyeye ulaştırmış. Müezzin mahfili kubbenin tam altında, caminin ortasında, yüksekçe, her köşeden görülüp duyulabilecek konumda. Altında bir suluk, fıskiye var.

Sinan zamanın aydınlatma araçları olan yağ kandilleri, gaz lambaları ve meşalelerden çıkacak isten cami duvarlarının kirlenmemesi için hava kanalları oluşturmuş; aydınlatma sırasında ortaya çıkan is bu kanallardan topluca dışarı atılmıştır. Selimiye günlerce bitmeyecek gözlem ve hikayeye sahip, kendimce öğrendiklerimi azımsayarak bu deha karşısında hayranlık ve huşu hisleri ile oradan ayrılır iken 1971 de kaybettiğim yüksek mimar mühendis babamı da andım.

Cami çıkışı “Arasta” çarşısına girdik.  Taş merdivenlerden 2 kat aşağı inip, bu gün de çarşı olarak kullanılan mekâna vardık. Arasta 3. Murat tarafından Selimiye Camiine gelir sağlamak amacı ile Mimar Davut Ağa ya yaptırılmış. 256 metre uzunluğa sahip, 73 kemerli bir çarşı; şu anda içinde 2 sıralı dükkanlarda giyim, havlu, sabun, baharat, tatlı, şekerleme ve muhtelif Edirne hediyelikleri bulmak mümkün.

Arasta’dan çıkıp yürümeye devam ettiğimizde küçük bir park içinde Şehit Yüzbaşı Yusuf Kenan Efendi’nin heykelini gördük. 1881-1915 arası yaşamış, Çanakkale kara muharebelerinin ilk günü Seddülbahir Cephesinde şehit düşmüş.

Yine yürüyerek, hiç de uzak olmayan Rüstem Paşa Kervansarayı’na vardık. Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa tarafından, dikdörtgen avlunun çevresinde 2 katlı olarak yaptırılmış. Bu kervansaray 1972 de restore edilip otel olarak kullanıma açılmış, 1980 de “Ağa Han Mimarlık Ödülünü almış bir yapıdır. 2019 Temmuzunda yaptığımız ziyaret sırasında yeni bir restorasyon çalışması yürütüldüğü sebebi ile içeri alınmadık.

Ardından kimilerinin “Uzun Çarşı”, Edirnelilerin ise daha çok “Kapalı Çarşı” diye adlandırdıkları Ali Paşa Çarşısı’na vardık. Kanuni Sultan Süleyman’ın son yıllarında 4 yıl kadar sadrazamlık yapan Hersekli Semiz Ali Ağa tarafından 1569 yılında M. Sinan’a yaptırılmış. Yapılmasını 2 amaca bağlıyorlar: 1. si Kırklareli’nde yapılacak bir camiye destek olması, 2. si altın gümüş vb. gibi değerli eşya satıcılarının tek bir yerde toplanma gerekliliği imiş. Kaynaklara bakıldığında her gece 100 adet bekçi ile korunurmuş. Çarşının bir özelliği de kemerlerinin kırmızı beyaz taştan yapılmış olması.

Burada 1 saate yakın serbest zaman geçirip, armağan ve anılıklarımızı aldık. Serbest dolaşım dakikalarında arkadaşlarımdan ayrılıp tek dolaştığım çarşının 6 kapısından bir tanesini seçip çıktığımda kendimi Saraçlar Caddesi’ de buldum. 2008 den beri trafiğe kapalı.

Zaman zaman halk konserlerinin verildiği eğlence yerine de dönüşen bu caddeye “şehrin kalbi” diyorlar. Her çeşit malın olduğu dükkanları var. Orta yerinde büyük iki katlı fıskiye süs havuzu yer almış. Fıskiye’nin ilk katında modern giyimli kadın erkek heykelleri, ikinci katında kenarlarda 4 adet erkek aslan başı (hikayesini öğrenemedim) güçlü ferah bir geleceğin, aydın çağdaş bireylerin ellerinde oluşacağını simgeler gibi. Gölgesi yok ama tatlı rüzgar ile serpintiler oluşturan suları bir nebze de olsa etrafındakileri serinletiyor.

Telefon iletişimi, yol tarifleri hatta bir garsonun yardımıma gelmesi ile arkadaşlarımın benden önce ulaştıkları lokantaya vardım. Sahibinin Atatürkçü Düşünce Derneği Edirne Şb. üyesi olduğunu bildiğimiz bu mekânda meşhur yaprak ciğer ve nefis ızgara etler yapılıyor. Ezmesi turşusu salatası bedava. Bize de çok ikram ve iltifat ettiler. Dostlukla ve mutlu ayrıldık.

Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi üye ve sevenleri olarak çıktığımız bu gezide birden çok amacımız vardı. Adım adım hepsine ulaşıyoruz.

Başkanımıza gelen telefon çağrısı, ziyaretlerine gideceğimiz ADD Edirne Şubesinden idi; başkan yardımcısı hanım otobüsümüzü yoldan karşıladı, bizi şube binasına götürdü.

Geçtiğimiz semtlerde yollarda gördüğüme göre Edirne’de yeni tarzda yüksek katlı yapılar var olsa da çok yüksek değil, tarihi yapıya uygun az katlı mimari korunmuş. Çoğu mütevazi görünümlü. Tabelalar olsun, giyim kuşam olsun görüntü kirliliği barındırmıyor. Camilerde rast geldiğimiz bir kaç yerli gezgin dışında çarşaflı kadın görmedik, takkeli şalvarlı erkek ise hiç yok gibi. Şehir halkı mütevazi ama çağdaş, trafik de sakin.

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Edirne Şubesinin binası ahşap 2 katlı, bahçeli güzel, tarihi geçmişe sahip. Bu bina 2000 yılında Vali Fahri Yücel’in vasıtası, büyük emeği ile 30.000 tl sinin 18.000 tl si üyeler tarafından ödenerek ADD ye geçmiş.

Hikayesi şöyle: 1937 de İsmet İnönü burada bir kaç gün kalmış, balkondan halka hitap etmiş, daha sonra 1952 de tekrar gelmiş. Atatürk ün kardeşi Makbule hanımın da burada bir gece konakladığı biliniyor. M. K. Atatürk ile bir anı yok. Atatürk Edirne ye 3 defa gelmiş, 1. gelişi 1913, 2. gelişi 1916 Sarı pansiyon da 20 gün kalıyor. 3. gelişi 1930 da yine Sarı pansiyonda 4 gece kalıyor ve belediye binasında çalışıyor. Tarih 21-25 Aralık 1930; 25 Aralık 1930 da belediye binasında çalışırken Kubilay olayı haberini alıyor…

Şubedeki başkan ve üyeler ile tanışıp böyle tarih kokulu sohbet eşliğinde demli çaylarımızı içtik, tanışma anısı olarak İstanbul-Kadıköy şubemizin küçük Tasarım Atölyesinde el işçiliği ile ürettiğimiz, kayrak taşı üzerine oturtulmuş saatli Atatürk maskını armağan ettik. Güzel anıları fotoğraf kareleri ile sabitleyip, yeniden görüşmek dileği ile vedalaştık.

Ardından yolumuz Trakya Üniversitesi Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi’ne düştü. Unesco Geçici Dünya Mirası listesinde olan bu yapı 2007 de Kültürel Mirastaki En İyiler ve Mükemmellik Klubü “En iyi Sunum” ödülüne layık görülmüş; yine bu yapıya 2004 de Avrupa Konseyi Müze Ödülü verilmiş.

İçinde o yılların tıbbında olan her şey bulunuyor: Muayene ve tedavi şekilleri, cerrahi aletler, ruhsal tedavi, su sesi ve müzik ile tedavi usul ve görüntüleri müzisyenler, tabipler, hasta bakıcılar, hasta bakım odaları, öğrenci eğitim odaları, belgeler, şekiller ve heykeller ile canlandırılmış. Tıp Medresesi (Medresetü’l Etıbba) tabelası gördüğümüz bölüm Uluslar Arası Rotary 2420 tarafından düzenlenmiş.

Külliye ziyaretimizi bitirip Meriç Nehrine doğru yol aldık. Yaşayan bir şehrin ortasında hem tarih, hem de yemyeşil doğa ile kucaklaşmak biz İstanbullulara iyi geldi.

Meriç’in kollarından biri olan Tunca’ya vardık. Köprüsü onarımda idi, yürüyerek geçebildik. Akşam üstünün nehirden gelen tatlı esintisi ile kıyılardan burnumuza ulaşan çeşitli ot, çiçek kokuları derin nefesler ve gülümseyen yüzler olarak kameralara yansıdı.

Tunca Köprüsü ortası yüksekçe yapılmış ve yine tam ortada bir balkona sahip. Üzeri kapalı, gölgelik, taştan yapılmış sediri ile sultanların seyir yeri. Yürür iken hayalimde adeta tarih canlanıyor; sultanların, saraylıların burada dolaştıklarını görür gibiyim. Onlar da nehrin serinliğinden istifade edip ormanların tertemiz havasını soluyorlardı muhakkak…

Tunca kıyısında çok mütevazi görünen Öğretmen evi bahçesinde verdiğimiz çay molası sırasında yerleşik kişiler ile sohbet ediyoruz. Yağışların düzensizliği ve sel baskını konu oluyor; son sel baskınında suların metrelerce yükseldiği, oturduğumuz yüksek bahçe katına ve binanın içine kadar her yerin su altında kaldığını anlatıyorlar.

Molamızı takiben otobüsümüze dönüp Karaağaç’a hareket ediyoruz. Bu geziyi 20 Temmuzda, yaz ortasında yapmamızın başlıca sebebi 24 Temmuz Lozan Konferansı yıl dönümü öncesi Karaağaç’taki Lozan Anıtını ziyaret etmekti; yol güzergahı belirlendiğinde öncelikle şehir içi gezisi ve dönüşe geçtiğimizde Lozan Anıtını görecektik.

Yüreğimizde heyecan kıpırtıları var, tüm arkadaşlarımız Lozan Konferansının safhalarını bilen kişiler, hep yaptığımız gibi aramızda bir kaç öğrencimiz de var. Anıt yolunda tarihi konferans hakkında konuşuyoruz, önemini vurguluyoruz. Gençlerimiz adeta canlı tarih dersinde.

Bu defa Meriç’in ana kolu üzerinden geçiyoruz, etraf bakımlı veya değil ama yemyeşil… Karaağaç mübadele bölgesi, sınırımız Meriç’in ötesinde bir bölge. Rehberimiz hanım burada yaşayanlardan ve yaşananlardan bahis ederek ilgimizi daim tutuyor.

 

Karaağaç’ta 2 önemli yer var. 1. si üzerinde “Edirne” yazan Abdülhamit döneminde yapılmış Karaağaç Tren Garı. Sirkeci garından örnek alınmış, şimdilerde Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılmakta. Gar olur da treni olmaz mı! Karşıda çimenlerin ortasında kalmış raylar üzerinde bir kara şimendifer ve arkasında vagonu geçmişten geleceğe öylece duruyor, numarası TCDD 55020. Bölgeye gelen ziyaretçiler istasyon zemini olmadığı için yüksekte kalan demir basamaklara tırmanıp fotoğraf çektiriyorlar. Ben ise onları izler iken düşüncelere dalıp eskilere gidiyorum: Bu tren böyle kenarda bırakılana dek, kim bilir ne yollar kat etti, kimleri kimlerden alıp, nerelere götürdü, yine bu tren hangi hasretlikleri kavuşturdu?

Yan tarafta eski doku ve işlemeye sahip (görselliği biraz abartılmış) dinlenme mekanı var. Burada da kısa mola verdikten sonra esas ziyaret yerimize yöneliyoruz.

Nihayet Türkiye’nin tapusu niteliğindeki Lozan Antlaşması’nın yüce anıtı önündeyiz. Savaş meydanlarında yıllar boyu akan kan ile kazanılan muhteşem zaferin dünya durdukça kalıcı olması için Lozan Konferansı masasında iki büyük komutan akıl ve güç birliği etmişlerdi. Zaferimizi yok saymaya hazır milletler önünde, kurtlar sofrasında İsmet İnönü uzun yıllar sonra ilk defa giydiği sivil kıyafeti ile, anavatandan M. K. Atatürk’ün direktif ve desteğini arkasında hissederek üstün dirayet cesaret ve milletler arası diplomasi kurallarını harfiyen uygulayarak o masada dünya milletlerine eşi benzeri görülmemiş bir mağlubiyeti yaşattı. Anıtı bu düşünce yoğunluğu ile izler iken yakınındaki bilgi yazısını okudum.

Aynen şöyle yazıyor:

“Trakya Üniversitesi Senatosu 27.11.1996 tarihli toplantısında Türkiye Cumhuriyetinin nüfus cüzdanı olan Lozan Barış Andlaşmasının taclandırılması düşüncesinden hareketle, Cumhuriyetimizin 75. kuruluş yılında Türk Halkına armağan olarak Karaağaç Yerleşkesinde Lozan Anıtı yapılması, Lozan Müzesi kurulması, Lozan Meydanı ve Lozan Fidanlığı düzenlenmesi kararını oy birliği ile almıştır. Esere halkımızın katılımını sağlamak için açılan kampanya coşku ile karşılanmış ve Cumhuriyetimizin 75. yılında halkımızın Türkiye Cumhuriyetini ve ilkelerini sonsuza kadar sahiplenme kararlılığı kanıtlanmıştır. Prof. Dr. Tamer Başoğlu’nun tasarımı olan anıt betonarme radye temele birbirinden bağımsız 45 derece açı ile saptanan üç sütundan meydana gelmiştir. Her sütun su ile ayrılan vatan toprağını simgelemektedir. Bunlardan 36.45 m. yüksekliğindeki büyük sütun Anadolu’yu, 31.95 m. yüksekliğindeki orta sütun Trakya’yı, 17.45 m. yüksekliğindeki küçük sütun Karaağacı sembolize etmektedir. Sütunları birbirine bağlayan 7.20 m çapındaki betonarme çember birlik ve beraberliği, çemberin ön yüzüne yerleştirilmiş 4.20 m boyundaki genç kız figürü ise zarafeti ve adaleti simgelemektedir. Genç kızın bir elindeki belge Lozan Antlaşmasını, diğer elindeki güvercin barışı ve demokrasiyi temsil etmektedir. Anıtın ayaklarının yerleştiği yarım daire şeklindeki 15 m. yarıçaplı havuz ise ülkemizin 3 tarafını çevreleyen denizleri tanımlamaktadır. Olağanüstü bir çalışma sonucunda yapımı 110 günde tamamlanan anıt 19 Temmuz 1998 tarihinde dönemim Cumhurbaşkanı Sn. Süleyman Demirel’in yüksek huzurları ile açılmıştır.”

Anıtın tanıtımını yapan yazıyı tam olarak aktarır iken son cümle dikkatimi çekti. Rakip olduğu düşünülen siyasinin Lozan’a ve Lozan’ı kazandıranlara saygısını görür iken, diğer yandan günümüzde “Lozan zafer değil hezimettir” diyebilenlerin seslerini duyar gibi oldum.

Yoğun duygular içinde ve günün tatlı yorgunluğunu da hissederek otobüsümüze dönüp Karaağaçtan ayrıldık, Meriç’in üzerinden bir defa daha geçtik, yol üzerinde Jandarma Şehitliği vardı, karşısında da güzel ama metruk tek katlı pembe beyaz bir bina, sanki hem karşıda vatan uğruna can vermiş Jandarma şehitlerine hem de kendi talihine ağlıyordu.

Güzel, bilgi dolu, yer yer heyecan hissettiğimiz, hayranlıkla izlediğimiz doğası, tarihi geçmişini koruyan, aydın, göze çarpacak derece dış göç almamış yapısına memnun olduğumuz Edirne’ye veda zamanı gelmişti. Memnun yüzler ile İstanbul’a doğru dönüşe geçtik. Akşamın karanlığı çöker iken önümüzde yolun ışıkları, arabaların farları ve arkamızda otobüsün arka camından dakikalar boyu izlemeye doyamadığımız, maviden beyaza, beyazdan kırmızıya, kırmızıdan siyaha dönüşen muhteşem bir gün batımı kaldı.

Sevgi ve dostlukla nice yolculuklara.

Nezihe Şirvan.

20.07.2019

 

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Atatürk Aydınlığı Ethem Arı

Deneme

4 Yorumlar

  1. Fatmanur Caner

    Serhad şehrimiz için çok detaylı bir tanıtım yazısı olmuş. Turizm buroşürü gibi değil ama. Kişilleştirilmiş anlatım okuma zevki veriyor . Bence çok güzeldi. Sağolun varolun.

    0
  2. FEVZİYE ŞİMDİ

    Çok güzel bilgilendirici bir yazı olmuş. Ben de gittim ancak Sultanların doğdukları odaları görmedim. Camiyi, çarşısını, sağlık müzesini dolaştık. Gerçekten böyle yerlere rehber eşliğinde gitmek en iyisi. Kaleminize sağlık.

    1
  3. Edirne’yi hiç görmedim. Yazınız sayesinde görmüş kadar oldum. Teşekkürler.

    3
  4. Sibel Karagöz

    Çok güzel di sanki tekrar dolaştım Edirne’nin o tarihi soluyan sokaklarında ağzımda Kavala ve acı badem kurabiyesi, unutulmaz lokumu , yaprak ciğeri ( çok alışık olmadığım) ve beni, annemi o sıcacık evinde ağırlayan güzel arkadaşım . Unutulmaz bir geziydi , kutluyorum…🌷

    3

Bir cevap yazın