Sürgündeki Çocukluğum Şerif Kaya

Oyun arkadaşım Kânkol’u[1] götürmelerine engel olamadım. Çok ağladım, yerlerde debelendim, babamın bacaklarına sarıldım; feryat figan ettim, ama satılığa götürülecek hayvanlarla birlikte küçük oğlağın satılmasına engel olamadım. Halbuki doğumundan o güne kadar geçen bu altı aylık süre de hep benimleydi. Anne sütünün dışında hep onu ben besledim ve gittiğim her yere; bağa, bahçeye, tarlaya beraberimde götürdüm. O bir oğlak değil benim arkadaşımdı; şimdi oyun arkadaşımdan yoksun kalacaktım.

“Üç gün içinde köyden ayrılacaksınız” emri üzerine bütün köy halkı, neyi varsa satmak zorunda kalmıştı. O nedenle bütün köylü; elindeki, avucundakini bir an önce satıp paraya çevirmek istiyordu. Pazarda da yirmi beş-otuz liralık inek iki liraya, on-on beş liralık keçi bir liradan ancak müşteri buluyordu. Kısacası kelepircilere gün doğmuştu.

Üç gün sonra köy meydanında bütün köy halkı toplatıldı, denkler-yükler kontrol edildi; fazlalıklara el konuldu. Bizi tren istasyonuna taşıyacak kağnılarla yola koyulduk. Köyümüze en yakın tren istasyonuna, Mercan’a gittik. O çevreden, sürgüne gönderileceklerin tümü orada toplatılmıştı. Mahşeri bir kalabalık vardı. Ailemiz dokuz kişiden oluşuyordu. Büyükbabam-babaannem, babam-annem, anneme ev işlerinde yardımcı olan Zêrin Abla, ikisi benden büyük biri benden küçük biz dört kardeş. Annem, bir buçuk yaşındaki kardeşimi kucağında tutuyor, bana da” Mustafa oğlum; sakın eteğimi bırakma yoksa kaybolursun.”  Tembihini yaparak, ayak topuklarına kadar inen, çiçekli ve belinde el dokuması bir kuşak ile bağlanmış fistanını sıkıca tutmamı istiyordu.

İnsanların yüzündeki ifadelerde; çaresizlik, korku ve belirsizlik görünüyordu, çünkü hiç kimse gülmüyordu. Tüm bu kalabalık ve insan seline katılmış bir yere doğru yürüyorduk. Geldiğimiz tren istasyonundaki toplanma alanında kavurucu sıcaklık bizi yakıyordu. Annem bir yandan kucağındaki kardeşimi emzirip ona sahip çıkarken bir taraftan da beni sıcaktan korunmanın çarelerini arıyordu. Gündüz ne kadar sıcaksa gece de o denli soğuk oluyordu.

İstasyonda kaldığım süre içinde erkeklerde bir kuşku korku ve tedirginlik vardı. Meğerse bizden bir gün önce sürgünleri taşıyan tren, Kemah Boğazında “failli meçhuller(!)” tarafından basılmış ve trendeki sürgünler yar ve uçurumlardan aşağıya atılmıştı. Bu korku tüm sürgünleri sardı ama bir gün sonra trenimiz hareket etti.

Yük ve hayvan taşıyan vagonlara doldurulduk. Her vagonda kaç kişi var bilmiyorum ama oturacak yer bulamadığımızı, büyüklerimizin sırayla oturduklarını hatırlıyorum. Annem, eşya ve yükler arasında küçük kardeşime bir yer ayarladı. Oraya bazen beni de yatırıyordu. Trenin içindeki sıcaklık ve havasızlıktan nefes alamayacak duruma geliyorduk. Herkes çıkınlarındaki yiyeceklerini ayaküstü atıştırıyordu ama bir süre sonra vagonlarda susuzluk baş gösterdi. Küçük çocuklar çişlerini tutamaz oldular, bebeklerin altı temizlenemez oldu. Küçük çocukların çişlerini yapmaları için vagonun giriş kapısının karşı köşesine bir bez çekilerek orası onlara ayrıldı. Hatta bazen yaşlı erkeklerin orayı kullandıkları da oluyordu. Ama yaşlı kadınların o şansları yoktu. Çünkü toplumun bakış açısına göre kadın biyonikti(!) Büyüklerin tuvalet gereksinimleri artık görevlilerin insafına kalmıştı. Bazen trenin durduğu yerde, tuvalet için izin vermedikleri de oluyordu.

Küçük kardeşim önce pişik sonra ishal oldu. İshali durmuyor ve gittikçe su kaybediyordu. Altını temizleyecek ne ortam vardı ne su. Yolculuğumuz on gün sürdü. Ankara’ya vardığımız gün kardeşimi kaybettik. Annemim feryatları hala kulaklarımda. Annemi kimse zapt edemiyordu. Babaannem ve Zêrin Abla annemi kucaklamışlar onu yatıştırmaya çalışıyorlardı. Babam ağlıyor, büyükbabam ve babaannem de ağlıyordu; ama çevremizdeki görevliler, askerler…, herkes ağlıyordu. Önce kardeşimin ölümüne ağlıyorlar zannettim. “Bu yabancılar neden ağlıyorlar?” diye sorunca; “bugün Atatürk ölmüş, herkes onun için ağlıyor.” dediler.

İki görevlinin gözetiminde annem ile babam ölen kardeşimi Anakaradaki bir mezarlığa gömdüler. Ankara Garındaki barakalarda bir hafta kaldık. Köyden gelenleri yurdun dört bir yanına (Ege, Marmara; batı İç Anadolu) dağıttılar. İki amcamı da bizden çok uzak yerlere gönderdiler. Tren gidilen yere trenle, olmayan yere kamyonla gönderildiler. Biz Balıkesir’e kamyon ile gittik. Önce camiye yerleştirildik, sonra bir okula. Birkaç gün sonra Burhaniye’nin Karaağaç köyüne, yerleşmek üzere bir kağnı ile yola koyulduk. Köydeki evimiz köyün dışında uzun süredir kullanılmamış Rumlardan kalmış ve her yeri dökülmüş durumdaydı. Kışa girmek üzereydik. Babam ve dedem kendi olanaklarıyla taş, çamur ve çevredeki orman dan kestikleri ağaçlarla kışı geçirebileceğimiz hale getirmek için evi hemen onardılar. Uzun süredir kullanılmayan ve yarı çökmüş su kuyusunu temizlediler.

Dedem memlekette İbrahim Ağa olarak bilinirdi. Köylü ondan akıl danışır; dara ve zora düştüklerinde yardım alır ve saygı duyardı. Gidecekleri yerlerdeki belirsizlikleri hesaplayan dedem ekonomik olarak da tedbirli gelmişti. Köyün dışına çıkmamız muhtarın iznine bağlı olduğundan, izin alarak ilçeye indiğinde bizi bir süre idare edecek gereksinimlerimizi alırdı. Ama, “hazıra dağ dayanmaz” atasözünü anımsayarak elindekini tüketmeden bir işler yapmaya karar verdi. Annemin gümüş şırrık[2] ve Hamit altınlarını; babaannemin kofisinde[3] her zaman sakladığı altınlarını satarak, köyde bir bakkal açtı. Bakkalı açmada köy öğretmeninin büyük yardımı oldu. Aynı öğretmen evi tamir etmemizde de yardımcı olmuştu. Hatta ben önce duvarcı zannetmiştim, çatı onarımı ve pencerelerin takılmasında da yardımcı olunca;” bu amca her şeyi de biliyor?” soruma dedem: “Bu, Köy Enstitülü Öğretmenidir; köylüye yol gösteren, köylünün aydınlanmasına katkı sağlayan kişidir.” demişti.

Büyük babam ile babam bakkalı açtılar; ama köylü pek alışveriş etmiyordu. Gerek imamın bizim hakkımızdaki olumsuz propagandası ve köylünün Kürtler hakkındaki önyargıları köylüyü bizden uzaklaştırıyordu. Köylüye göre biz yabancıydık. Yabancıyı almıyorlardı aralarına; eğer devlet bizi oraya yerleştirmemiş olsaydı, belki bizi köye bile koymazlardı. Evimizin yakınından geçen köylüler bize ve evimize meraklı gözlerle bakıyorlardı. Çocuklar bile bizimle oyun oynamıyorlardı ve bizimle arkadaşlık etmiyorlardı. Dil bilmiyorduk ama dil öğrenmemizin ortamı da yoktu. Evde Kürtçe konuşuyorduk. Askerde Türkçeyi öğrenmiş olan dedem ve babamdan başka Türkçe konuşabilen yoktu. Öğretmenin desteği, çabası ve yönlendirmesi; muhtarın, zorunlu olarak, bizi köyde tutması sonucunda, kısa sürede bakkal, yaşamımızı sürdüre bilecek duruma gelmişti.

İlkokula başlayınca kadar hiç arkadaşım olmadı. Biz kardeşler birbirimize yetiyorduk. Okula başlamamla birlikte Türkçe de öğrenmeye başladım. Konuşmaya başladığım sınıf arkadaşlarımla oynamak istediğimde onların benden kaçtıklarını sezinledim. Nedenini sorunca; “sizin bir ateş kuyunuz varmış…” diyorlardı. Doğruydu bizim bir, ekmek yapacak, kuyumuz (tandır) vardı; ama biz orada insan değil (!) ekmek pişiriyorduk.

Babam bakkallıkla yetinmeyip süre içinde zeytinyağı satışına da başladı. Köylülerden aldığı zeytinyağlarını kaçak yollarla yakın liman veya iskelelere oradan da İstanbul’daki tüccarlara yolluyordu. Zeytinyağını koyacak teneke bulmada zorluk çekiyordu. Gaz yağını köylüye dağıtan katiplikten boş gazyağı tenekelerini de almak olası değildi. Çünkü o civardaki tüm tenekelere el koyan, ihaleye kimseyi sokmayan Emmizadeler’den Ali idi. Babam on dokuz teneke ihalesine girmeye karar verdi. İhaleye katılmaya bile gerek görmeyen Emmizade, kahyası aracıyla (verilen fiyatı kâhya gidip Emmizade’ye sorup geliyor ve bu böyle devam eden bir ihale.) fiyatı artırıyordu. Sonunda babam teneke ihalesini kazandı ve on dokuz tenekeyi aldı. Bu olay 1943 yılının olayı oldu bizim için. Köy öğretmeni, ihaleyi kazanan babama sarılarak;” Siz bu köyde bir devrim yaptınız, Emmizadeler’in de yenilebilir insan olduğunu köylüye hatırlattınız.” dediğini hatırlıyorum. Bu olaydan kısa bir süre sonra dedemi kaybettik. 1867 yılında Axpasor köyünde başlayan yaşam yolculuğu; Balıkesir-Burhaniye Karaağaç köyünde, doğduğu topraklara olan özlemiyle, sona erdi. Cenazesini, doğup yetmiş bir yıl yaşadığı topraklara götüremedik ve orada gömdük.

Karaağaç Köyü’nde bir ev
Dedemin ölümünden sonra evin yönetimi babama geçti. Kısacık süre içinde olumlu bir etki bırakmış olacak ki; yıllar sonra köye gittiğimde, babamı görmemiş bir köylünün; “Siz Kürt Aziz’in oğlu musunuz?” sorusu, babamdan hâlâ sevgi ile söz ettiklerini anladım. Bir evlat için güzel bir duygu olsa gerek. Ticarette babam para kazanmaya başlayınca bizim ekonomik sıkıntılarımız da bitti. Bizi tanımaya başlayan köylünün de bize bakış açısı değişti. Avlumuza kurduğumuz tandırda, sadece ekmek pişirdiğimizi anladı. Hatta tandır ekmeğini o denli sevdiler ki yakın evlerdeki komşularımız, tandırımızı kullanmaya başladılar.

İlkokulu bitirdiğim yılın mayısında sürgün yaşamımızın bittiğini ve memleketimize dönebileceğimizin emri geldi. Büyüklerimiz bu emri bir süre aralarında tartıştılar. Çünkü bu dokuz yıllık süre zarfında oldukça yol almış, köylünün o ilk yıllardaki bize, dolayısıyla Kürtlere, bakış açılarında olumlu bir rol oynamıştık. Kürtleri tanımayanların bilinçli yönlendirmeleri veya tanımadıklarından dolayı kulaktan dolma sözlerle Kürtler hakkındaki önyargılarını kırmıştık. Artık orada kalmamızı engelleyen hiçbir şey yoktu. İlk yıllarımı saymazsak, çok güzel arkadaşlıklar edindim. Orada kalmayı çok istiyordum. Özellikle annemin isteği üzerine, dokuz yıl sonra Tercan da ki Axpasor köyümüze geri döndük.

Ben hâlâ fırsat buldukça köyüme gider, dedemin mezarını ziyaret eder, oradaki arkadaşlarımla görüşür ve anılarımızı yad ederim. Sürgünde geçen çocukluğumun bana kazandırdıkları; dostluklar, arkadaşlıklar, “yaşadığım travmayı” unutturacak kadar önemli benim için. Çünkü biz, köyün tümünde olmasa da büyük bir kısmının önyargısını kırdık.

 

Şerif KAYA -2020

[1] Kânkol: Topalak, hareketli , canlı

[2] Şırrık; Başlığa takılan gümüş süs eşyası

[3] Kofi:Kadınların ince küçük bir kasnakla başlarına bağladığı başlık

ŞERİF KAYA
İzlemek için
ŞERİF KAYA son yazıları (Hepsini Gör)
8

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Demokrasi Evi Açıldı Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

8 Yorumlar

  1. Emeğinize, yüreğinize vede kaleminize sağlık.

    0
  2. Sürgün ne kötü kelime, gücü eline alan güçsüzleri istedikleri yere sürüyorlar. Bu hikâyede öyle birilerininin çıkarları için, insanları evlerindeyurtlarında, sevdiklerinden,gelenek, göreneklerin ‘de uzaklaştırılıp başka yerlere sürgüne gönderiyorlar .İşte bu yolculuğu yaparkende çok büyük zorluklar ve ölümler yaşıyorlar buda insanlık için büyük bir utanç ama yaptıranlar ‘da utanma yok. Birde o günde bugüne değişen bir şey varmı şu an yaşadıklarımıza bakarsak değişenpek bir şey yok. Şimdi sürgün yerine kayumlar var bunlar ‘da yine kürt kesimlerine yapıyorlar. Şerif hocam öykülerini okurken üzülüyorum çünkü hiç kimse bu tür zulümleri hâk etmiyor.
    Emeğine yüreğine sağlık kaleminize kuvvet. Arkadaşım.

    0
  3. Naciye Aktaş Koçak

    İnsan köklerinden koparıldığında sudan çıkmış balığa dönüyor. Hele bir de önyargılı davranılıyorsa. Ah insanlar neler çekmiş…Her biri başka bir yere savrulmuş hayatların nasıl acı hikayeleri var kim bilir? Neyse ki hikayedeki aile ilk yıllarda zorluk çekmiş olsa da ilerleyen sürede iyi izlenimler bırakacak kadar güzel ilişkiler kurulmasını sağlamışlar. Yine de dileğim sürgün adı altında hiç kimse köklerinden koparılmasın😔
    Bu anlamlı ve bir o kadarda önemli yazınız için teşekkür ediyorum hocam. Kaleminize bilincinize sağlık👏
    Ayrıca Bize kadar ulaşmasını sağlayan Serdar Hocam’a da teşekkür ediyorum.

    0
  4. O yıllarda yapılan mecburi iskan zorbalığını çok güzel anlatan bir öykü. Kalemine yüreğine sağlık hocam.

    1
  5. Sürgün insana yapılan sindirme,eziyet ve kendini kötü hissettirme yöntemlerinin en acimasizlarindan birisidir.Kisinin hürriyetini kısıtlayan bir durumdur ve dolayısıyla insan haklarına da aykırıdır.Insan asırlar boyu yaşadığı topraklardan,Bütün akraba ve komşularından koparilip başka bir yere gönderilmekte,oraya uyum sağlayıp yaşaması beklenmektedir.Kisinin gittiği yerde otelenecegi,kendini yalnız ve çaresiz hissedeceği sürgünü yapanlar tarafından bilinmekte,Bu işkence de zaten bu yüzden yapılmaktadır.Insanin insana zulümlerinin en acimasizlarindan biridir.Bu yazıyı her okuduğumda hüzünlendim.Ama bu gerçeklerde anlatılmalı,yazılmalı ve unutturulmamalidir.Elinize sağlık arkadaşım.

    1
  6. emin kocakaplan

    Duygulu bir öykü çok şükür bugün kürtler Türkiyenin her yerinde sayılan saygı duyulan oldular. Tabi bu kolay olmadı önce çalışkanlık ve dostlarına bağlı olmaları sayesinde bazen ihanet edenlerde olmadı değil; ama Irkı ne olursa olsun her toplumla kardeşçe yaşamayı bildiler. Bir insana yapılacak en kötü şey onu evinden yurdundan ayırmaktır. Emeğine kalemine sağlık arkadaşım☺

    3
  7. Çok hüzünlü bir solukta okudum, devamını bekliyorum değerli hocam ….

    1
  8. Ayhan Başboğa

    Yaşamış gerçekler ve halen değişmeyen ön yargılar. Elinize, emeğinize ve yüreğinize sağlık hocam..

    3

Bir cevap yazın