Tire’de Hareketli Gün Fuat Keyik

Biz bir zamanlar Buca’da hafta sonları dağ yürüyüşlerine katılmak, bir tutkumuz olmuştu.. Hava güzel ve bizim de zamanımız uygun olduğunda doğayla buluşuyorduk. Doğanın güzelliklerini görmek, yeni kişilerle tanışıp arkadaşlık kurmak hoşumuza gidiyordu. Ben her dağ yürüyüşümüzü bolca fotoğraflarla ve günü özetleyen yazımla anılaştırıyordum. Dört yıl sonrası gerekçelerimiz nedeniyle ne yazık ki uzak kaldık bu yürüyüşlerden. Şu sıralar yazlıkta tek tük -bir kaç aile grup oluşturup, minik doğa yürüyüşü yapmaya tek tük yeniden başladık. Yedi yıl önce yaptığımız bir yürüyüşümüzü Facebook anımsatınca, nasıl bir gün yaşadığımızı hoş görünüze sığınarak bir kez daha paylaşmak istedim.
*
Pazar günümüz hareketli ve bereketli geçti. Dolayısıyla anlatımı da uzun oldu. Zamanı olanlar üşenmesin okusunlar. Güzel gözlemler ve minik öyküler bulacaklar.
*
Pazar günü Buca Dağcılık kulübü ile Tire-Büyükkale dağ yürüyüşüne sevgili eşim Nevriye ile birlikte katıldık. Sabah 9 sularında Büyükkale Köyü’nde Tire Dağcılık Kulübü üyeleri ile buluştuk. Birlikte yürüyecekmişiz. Kısa bir çay ve ihtiyaç giderme molası verildi. Hemen çayımı içtim ve koşar adımlarla köy tuvaletine yöneldim.
*
Tuvalete girer girmez el yıkama çeşmesi üzerinde “BİR MİLLETİN MEDENİYETİ TUVALETLERİNDEN BELLİ OLUR” yazılı bir tabelanın duvara yapıştırılmış olduğunu gördüm. Ne güzel söz! Girdim içeriye, gördüm medeniyeti! Tuvalet taşının deliği gözükmüyor; siyah ve kahverengi renklerin her tonu yok etmiş deliği. Hani fotoğrafını çeksem desem kesinlikle makine utancından objektifini açmaz. Zorunluluktan göz kararı çöktüm. Karşımdaki demir kapının alt tarafları pastan kopmuş, içeriye güzel rüzgâr veriyor! Köşelerde kat kat sıralanmış örümcek ağlarında tavandan düşen sıva parçaları keyiflerince sallanıyor. Solumdaki kurnaya kalın zincirle bağlanmış -yolda görseler hurdacıların bile almaya tenezzül etmeyeceği- bir plastik tas. Tası doldururken çeşme başından fışkıran sularla banyo yapma şansımız bile var! Güce güç attım dışarıya kendimi. Aaa hayret! Havalandırma penceresinde el sabunu gördüm. Şaşırdım! Yıkadım ellerimi, kaçtım bu medeniyet göstergesi yerden ve doğaya koşan arkadaşların arasına sığındım.

Umduğumdan yokuş çıktı parkurumuz. Tonajından fazla yükü rampada çıkarırken zorlanan Ford kamyonu gibi idim. Hararet yapmamak için yürüyüş boyu 3 litreyi geçkin su tükettim. Verilen kısa molalarda güzel şeyler yaşadık.
*
Bir molamızda Tire’li rehber Alaattin Bey, çevre ve bitki örtüsü hakkında bilgi verdi. Güzellerin, kraliçelerin başına konan defne yaprağından yapılmış tacın öyküsünü anlattı. Tanrıların Tanrısı olarak bilinen Zeus’un; yakışıklı, sporcu ve güçlü oğlu Apollon da yarı tanrı sayılırmış. Apollon çapkın birisiymiş. Bir gün ormanda avlanırken oldukça güzel köylü kızı Dafna’yı görmüş. Hemen O’na doğru koşmuş. Apollon’un niyetinin kötü olduğu hisseden Dafna kaçmaya başlamış. Ama bir müddet sonra Apollon yetişmiş. Tam kollarını uzatıp yakalayacak, işte o an Dafna son çare olarak Zeus’a dua etmiş:
“Yüce tanrım Zeus. Beni Apollon’un eline düşmektense şuracıkta bir ağaca dönüştürüver. Yalvarırım.”
Duası anında kabul olmuş. Vücudu gövde, kol ve bacakları dallar ve de saçları yapraklar olmak üzere birden defne ağacına dönüşüvermiş. Kendisini saran Apollon’un kolları üzerine artık uzun saçları düşmemiş, defne yaprakları sanki bir taç gibi kolları kaplayıvermiş. O günden bugüne kraliçe ve güzellerin başlarına defneden oluşan taçlar takılırmış. Beğendiniz mi?
*
Bir saatlik bir tırmanma sonrası bulabildiğimiz bir düzlük olan zeytinlikte kısa süreli bir ısınma hareketleri yaptık. Normal (A) ve hızlı (B) iki guruba ayrılarak yürüyüşümüze devam ettik.

Bir başka molamızda; bizim Musa Tül’ün “Aynalı Kemer olmazsa ben gelin gitmem” türküsü tutkunluğu gibi; fırsat buldukça söylediği “Ham çökelek” ezgisi ile yürüyüşçüleri neşelendirmeye çalışan Buca Dağcılık Başkanı Muttalip Benli, iki dakikalık “Doğa Dinleme ve ardından kahkaha atma” eylemini başlattı. Öttürdü düdüğünü… Başlangıçta bir bayanın kuru öksürüğü, eşimin kontrollü hapşırması kısa sürdü. Gözlerimiz kapalı doğayı dinliyoruz. Yalnızca yüksek çamların tepesinden “püfür, püfür” esinti sesleri duyuyoruz. Anaaa! O ne? Sanki bu anı bekliyorlarmış gibi, seslerine özlem duyduğumuz birkaç kuş türü, cıvıl cıvıl muhabbet ediyorlar. Ne hoş! (Sonradan öğrendim ki bu kuş sesleri, muziplik yapıp telefondaki kaydını açan Muttalip Bey’in eseri imiş.) Bitiş düdüğü sonrası yapmacık kahkahalarımızı da attık. Bir iki arkadaşımızın doğayı dinleme anında tuttukları dilekleri bizlerle paylaşmaları sonrası tekrar tırmanmaya başladık.
*
Üç saatlik yürüme sonrası karşımıza çıkan çeşmede sularımızı tazeledik. Bizim için zirve sayılan ve geldiğimiz ovayı kuşbakışı görme fırsatı bulduğumuz düz bir yerde öğle yemeği molası verdik. İlk kez sucuk pişirip-yeme zevkine vardık. Yeterince dinlendik ve inişe geçtik. İnişte:
“Hava yağmurlu olabilir diye çantalarımıza aldığımız yağmurlukları boşuna almışız” söyleşisi yaparken Alaattin Bey, Tirelilerin ilginç bir hava durumu gözlemlerini anlattı. Tireliler; Kurşun Gediği ya da Fesat Tepesi denilen kayalık ve yüksek bir dağın tepesindeki bulutlara göre yağmurun yağıp yağmayacağını bilirlermiş. Derlermiş ki hava durumunu soranlara:
“Tepedeki bulutlar gidiyorsa Aydın’a,
Bak işine gaydına.
Bulutlar gidiyorsa Şam’a,
Git, eşeğini bağla dama.”

Neredeyse Küçükkale Köyü’ne yaklaştık. Gerilerde kalan eşim bağırdı:
“Fuaaat, kenarda bekle. Sana bir şey soracağım.” “Emir, pardon sevgi demiri keser” derler. Çekildim kenara bekliyorum.
“Telefonum çantada yok. Sen de mi yoksa mola yerinde mi kaldı? En son sen Facebook için almıştın.” Oldu mu şimdi ya? Birden soğuk bir ter boşaldı her tarafımdan. Geri gitsek akşam karanlığını buluruz. Üstelik yolu şaşırırız. Aman Allah’ım! Son umut diğer grubun mola yerinden ayrılmamış olması. Dur hele bir telefonu çaldıralım bakalım.
“Zırrr zırrr!” Aaa! Sırt çantasının derin, kuytu bir yerinden ses veriyor telefon:
“Merak etmeyin. Ben buradayım” Oh be! Sırtımdan büyük bir yük kalktı. Bıraktım arkadaşlarıyla eşimi, iniverdim hızlı adımlarla Küçükkale’ye. Yürüyüş bitti.

Yanılmışım. Belevi pazarına uğramadan ve çay içmeden yürüyüş bitmezmiş. Öyle yaptık ve sonrası döndük İzmir’e. Üst baş değişimi sonrası çocuklarımız Dilara ile Ozan geldiler. Bizi Konak‘taki Tavacı Recep Usta’ya götürdüler. Öğretmenler Günümüz’ü kutladık hep birlikte. Yemek, yorgun günün kaymağı oldu. Böylece Pazar’a noktayı koymuş olduk.
*
Bu güzel günümüzü taçlandıran çocuklarımıza ve emeği geçen Buca Dağcılık Kulübü yetkililerine teşekkür ediyoruz. Kalın sağlıcakla…
Fuat KEYİK
22.11.2015

2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

Bir cevap yazın