Yarım Kalan Tiyatro Aşkı Vedat Karacalar

Yarım Kalan Tiyatro Aşkı Vedat Karacalar

70’li yılların son sancılı yılıydı. 20’li yaşlarda Üniversite öğrencisiydi genç adam. Kendinden bir iki yaş büyük olan mahalle arkadaşının ricası ile iş seyahatine çıkmışlardı.

Haziran ayının ilk haftasıydı. Adana’dan Ankara üzeri, Samsun’a gideceklerdi. Ankara oto garına gittiklerinde Samsun’a gece on gibi gidecek firmadan ancak bilet bulmuşlardı. Beş saat gibi ölü bir zaman vardı. Kafeterya da oturup birer çay içtikten sonra Gençlik Park’ına götürecekti arkadaşını. Çünkü arkadaşının Ankara’ya ilk gelişiydi. Kendisinin ise okul yıllarının bir iki yılında Ankara’nın özel bir yeri vardı. Çaylarını yudumlarken arkadaşının uyarısı ile karşı masada oturan iki genç bayanın gözleri üzerindeydi sanki. Sarışın olan bayanın sigarasının dumanını kendine doğru üfleyerek, gamzelerinde gül kondurmasına gülümseyerek çayını yudumladı genç adam.
Sonra bir sigara yakıp, el çantasından eskiz çalıştığı resim defterini çıkararak bir şeyler çizmeye başladı. Canlı mankenine çaktırmadan. Sarışın bayan olayı fark etmiş saçlarını havalandırırken, yanındaki esmer bayan utanıp, yapma der gibi tavır içindeydi.

Genç adam kendi çaylarını tazeletirken, genç bayanlara da çay ikramı için garsona siparişle birlikte bahşişini sıkıştırmıştı.
Çok geçmeden sarışın bayan ikram çayları servis yapan garsonu soru yağmuruna tutarak, çaylar için teşekkür gülücüğünü üflemişti.
Genç adam eskiz resme son vuruşlarını yaparken, yanındaki arkadaşı kızarıp renkten renge giriyordu. Tabi karşı masadaki esmer bayan da ondan geri kalmıyordu!
Bir süre sonra sarışın bayan dayanamayıp, resmi görme bahanesiyle masaya gelerek, çaylar için teşekkür ederken, genç adamın nazik davetini kırmayıp oturmuştu masaya.
Genç adam kendini tanıtıp, arkadaşını tanıştırdıktan sonra, esmer bayanın yanına giderek onu da masalarına davet ederek ikna etmişti.
Sarışın bayanın “kaleminiz kadar, ikna kabiliyetiniz ve zarafetiniz muhteşem” diyerek samimi bir hava oluşmuştu. Genç bayanların Adana’ya gitmek için geceyi beklediklerini belirtirken, genç adamın tesadüfün böylesi diyerek, kendilerinin de Adanalı olduklarını belirterek gülüşmüşlerdi. Birer çay faslından sonra, genç adam biz ölü zamanı gençlik parkına giderek yaşatmak gibi planımız vardı. İsterseniz bize katılarak tatlı birer anıya dönüştürebiliriz diyerek, Gençlik Parkı’na gitmeye ikna etmişti.

Taksi ile gençlik parkına giderek, Luna park, Şişman dondurmacının döğme dondurması, derken akşam yemeğinden sonra, çay bahçesinde buz gibi fıçı biralar yudumlanırken, genç adamın sadece süzme yoğurt ile birasını yudumlarken, birinci sigarası onun için vazgeçilmeziydi. Oysa masada patates kızartması, çöp şiş gibi mezelerle donatılmışken Amerikan sigaraları tellendiriliyordu. Bayanların baştan söylemeleriyle, tüm masraflar eşit paylaşılacaktı. Yoksa daveti kabul etmemişlerdi. Yine de Sadece dondurma ve dönüş taksi ücretine razı olmuştuk.
Oto garda önce Adana otobüsü kalkacak, on beş dakika sonra Samsun Otobüsü kalkacağından, bayanları gülücükler le birkaç gün sonra Adana’mızda buluşmak üzere vedalaşmıştık.
 
Arkadaşıma kalsa, iş seyahatini iptal edip Adana otobüsü ile birlikte dönecektik. O keza kapılmıştı sevdanın rüzgarına!

Üç günlük Samsun seyahatinde, aradığımız koşulları bulamayınca, ihaleye girmeyerek, yerli müteahhitin teklifi, kısa günün karı diyerek Adana’ya dönmüştük. Daha sonra duyduk ki, bir yıl gibi kısa zamanda ihaleyi alan müteahhit o işten iflası vermişti.
Bayanlarla yeni baraj da piknik yaparak, bir haftalık hasreti sonlandırmıştık. Esmer bayanın yaylaya gitmesiyle, yaz tatili boyunca baş başa kalmıştık artık. Çöpsüz üzüm gibi.
Denize gidip tatilin tadını çıkarmak için yaptığım teklifi, biraz düşündükten sonra kabul ederken, yine de babacığının iznini alacağını söylerken bile kendinden emindi.

Yarım Kalan Tiyatro Aşkı Vedat Karacalar

İki gün sonra, Mersin Taşucu’na kadar giderek, Kamp çadırını çadırlar parkına kurmuştuk. Taşucu denizinin kaya koruğu mezesi ile Lagos ızgarayı, piknik alanında damaklara tat olarak bırakırken,
Rakıyı öyle bir kadınla içeceksin ki, yarın ölsem gam yemem dedirten kadın cinsindendi.  Bitanem.
şair de eder, verem de edebilecek cinstendi. Arabesk bir ses tonu vardı, sanki Müslüm Babanın dişi versiyonuydu. Öyle yakışıyordu ki, iki duble attıktan sonraki sesindeki haylaz güven tonu ona. Müslüm parçalarına bir asıldı mı, kamp ateşinin etrafı dolup taşıyordu. Çare arkası yarın geceye deyip, baş başa zorbela kalıyorduk. Sanatçı ruhu vardı. İlacı da alkıştı. Hava atmayı seviyordu. Gözleri gülünce, dünyam aydınlanıyordu. Kamp çadırının önünde geceyi yıldızlarla oynaşarak geceye dalıp gün doğarken denizin dalgaları arasında arınarak çıkarken zaman su gibi akıyordu. Ne tez de geçmişti bir haftalık kaçamak kamp.
 
Okullarımızın açılmasına az bir zaman kala, Annemin gömlek diktirmem için kaçakçı pasajından aldığı ipek kumaşı nihayet giymeye karar vermiştim. Özel günlerimde, yoksa tişört en fazla kot gömlek ile yeşil parkam yetiyordu bana.
Orta okula başlarken diktirdiğimiz takım elbisemi diken mahallemizin Erkek terzisi amcanın dükkanına yıllar sonra gömleklik kumaşı götürdüğümde, hayatımın şoku ile heyecanını bir arada yaşamıştım. Kız arkadaşımın fotoğrafını terzi dükkanının rafında asılı görünce dilim tutulmuştu.
Terzi amca gömlek için ölçü alırken titreyip terliyordum. Merak ediyor gözümü fotoğraftan alamadığımı gören amca, benim kızım ile torunum deyince duralayıp, donup kaldım. Nice sonra Allah bağışlasın, buradalar mı dedim. Evet, kızım İstanbul da Üniversite okuyor, torunum bizim yanımızda, biz büyütüyoruz. Ne yaparsın tek çocuk olunca, katlanıyoruz bazı zorluklara be evlat demişti!

Sorular, boğuşuyordu beynimde. Neden, aynı mahallenin gençleri olduğumuzu gizlemişti. Oysa taa Ankara oto garında bana hangi mahallede oturuyorsun diye sorduğunda, sokağıma kadar söylemiştim. Kendisi ise yüzme havuzu yakınında oturuyoruz demişti!
Eve dönerken, hem seviniyordum, aynı mahallenin emekçi aile çocukları olduğumuzdan. Çünkü hayat felsefemde zengin kız, fakir erkek rolüne yer yoktu. Bir iki kız arkadaşı bu nedenle, sadece iyi bir dost olabileceğimi söyleyerek geri çekilmiştim.

Babasının kızı hakkındaki dedikleri de kafama takılmıştı. Yaa, diyorum ailesini hor görüp dışlıyorsa, gözü yükseklerde ise, bir çocuğunun olması hiç umurumda değildi. Nedeni, niçin’i peşinde değildim. Tüm çocuklar bizim çocuklarımız, onlar bizim geleceğimiz, umut ve mücadelemiz onlara daha özgür bir vatan bırakmak içindi.
Benim sokaktan üç sokak ötede idi evleri. Doğru evlerine gidip zili çaldım. Kapıya Annesi çıktı. Buyur oğlum, ne istiyorsun dedi. Ben de kızınızın okul arkadaşıyım, ders notlarını isteyecektim derken, o kapıya gelerek tamam anne sen gir içeri diye annesini gönderdi. Suratı renkten renge giriyor, sesi titriyordu. Bir dakika bekler misin geliyorum diyerek içeri girdi.
Parka kadar sessiz yürüdük. Bir ara elimi tutmaya çalışsa da sigaramı yeniliyordum. Oysa sigaram daha yarım bile olmamıştı. Bana sigara vermeyecek misin, dedi. Onun için taşıdığım Salem mentollü sigaradan ikram ettim. İbelo çakmağımı uzattım kendisine. Hani hep sen yakıyordun, nerede kaldı benim centilmen erkeğim, dedi.

Atatürk parkına kadar yürüdük. Tenha bir köşeye giderken, canım Bicibici istiyor, ısmarlamayacak mısın dedi. Bicibici nişasta peltesi üzerine kar veya buz rendelenerek, kırmızı gıda boyası, pudra şekeri ve gülsuyu eklenerek yenilen serinletici bir tat. Şimdilerde her türlü yaz meyvesi ile abartılsa da, sadesini tercih ederim.
Mecburen Bicibici tablalarına yakın oturduk. O bicibiciyi yerken, ben iki üç sigarayı kuma gömmüştüm.
-Anlat bakalım, dedim.
Başladı anlatmaya:

-Ankara’da birkaç saatlik hemşeri anısı diye baktığımdan, o an için gerçek adresimi gizlemiştim. Sonraları hep söylemeye çalıştımsa da, terk edersin diye cesaret edemedim. Hepsi bu.

-Peki sana inanmak istiyor ve affediyorum, birer bici daha yer miyiz, dedim.

-Peki, başka bir şey sormayacak mısın, dedi.

-Ne gibi, dedim.

-Evliliğim, çocuğum hakkında, dedi.

-Hayır, dedim.

-Arkadaşına anlattım, söylemedi mi sana?

-Hayır, dedim. O anda arkadaşımı sildim beyninden.

-Yazık, dedi, iki ay kadar oldu anlatalı.

-Boş ver onu, dedim. Beni geleceğin ilgilendiriyor, geçmişin değil.

-Olsun, dedi. Dört yıl önce severek kaçtım lise arkadaşıma. Altı ay sonra terk edip kaçtı, yurt dışına. Sonra, kızım oldu. Şimdi, yaklaşık bir yıldır tiyatro kursuna gidiyorum İstanbul’da. Yani senin anlayacağın, kızım, sanatım ve ben. Tabi bu şartları kabul edip, bizimle olmak istersen gönül kapım sana sonsuza kadar açık, dedi.

-Sarıldım boynuna, varım bitanem, dedim.
 
İki hafta sonra bitanemi kursuna yolcu edip, bende üniversiteye döndüm. Haftada en az bir mektup alıyor ve gönderiyordum. Bitanem, nar misali bin tanem, olmuştu. Yanıp tutuşan volkan gibiydik. Sigaramın her dumanında bin tanemin silueti bana gülümsüyordu.
“Romeo Jüliet’i kıskandıracak “Bitanem” oyununu yazıyordum. Şubat tatilini iple çekiyordum. Adeta, dakika sayar olmuştum. Çocukken tuttuğumuz oruçların iftar topuna saatler kala kıvranarak dakikaları saydığımız gibi!
***
Yeni yılla birlikte “Bitanem” tiyatro eserimi yazıp bitirmiştim. Fakat elimde olmayarak da, ne kadar hissi davransam da, o kadar mutlu sonsuzluk istesem de, dramatik bir sonla kapanıyordu sahne!
Derslerim dışında, hafta sonu ve geceleri bir reklam ajansının grafik işlerini yaparak, eğitim giderlerime aileme destek oluyordum.
Üniversitemin yabancı dilde eğitim vermesi ile derslerin ağırlığı, ekonomik sıkıntılar artık katlanılmaz olmuştu.
Şubat ayı gelmiş, benim İstanbul’a gidecek ekonomik durumum yoktu. Bir aydır da mektubu gelmiyordu, çıldırıyor olsam da, çaresizdim.
Bu nedenle derslerin ağırlığını bahane ederek, gitmeyip şubat tatilinde birkaç ilave ajansın işlerini de gece gündüz yetiştirerek, bir iki ay idare edecek para yaptım. Jupitel fotoraf makinamla da liseden beri fotoğraf çekerek kazanç elde etmeye devam da ediyordum.
Şubat ayından sonra her hafta yolladığım mektuplara iki hafta da bir cevap ya geliyordu, ya da gelmiyordu.
Haziran sonuna kadar toplasan beş ya da altı mektup ancak gelmişti. Kısa kısa kırgın, eften püften konularla, yazılan cevaplar.
***
Temmuz ortasıydı bir akrabamızın düğünü için Annemlere davetiye gelmişti. Annem gitmek istiyordu. Babam yalnız göndermek istemiyordu. Kendi de gitmiyor. Gidersen oğlunla git, yoksa yalnız göndermem diyordu. Annem yalvarıyordu bana, hani sen İstanbul’u çok seviyordun. Ne oldu sana, neden gitmek istemiyorsun oğlum diyordu. Daha fazla anacığımı üzmek istemediğimden, yeğeninin düğünü için gittik İstanbul’a. Bir hafta olmuş İstanbul’da ölü gibiydim. Hele İstiklâl caddesi, Galatasaray, Çiçek pasajı, Taksim mutlaka gidip tiyatro ve kitapçıklarını dolaşmadan dururmuydum? Duruyordum işte!
Hafta sonu düğün dernek törenleri bitip, onlar erdi muradına hesabı, bizimki yarım kalan bir masaldı. Gidip Masalı bir şekilde sonlandırmak gerekiyordu.
Ertesi gün Tiyatro salonuna gidip, sorup araştırdım. O gün tatilmiş tiyatro. Kendimi tanıtınca bir bayan arkadaşı mevzumuzu biliyormuş. Hatta oda arkadaşıymış. İstiklal caddesinin arka sokaklarında bir apartmana gittik. Ben kapıda kaldım. Arkadaşı apartmana girdi. Bir iki dakika sonra kaldırıma yarı açık bodrum pencereciğinden, perde aralandı ve sesler geliyordu. Anladım ki orada oturuyordu. Apartmandan içeri girip, bodruma indim. Kapı açıktı, girebilir miyim dedim. Arkadaşı buyurun arkadaşım dedi.
Oda iki katlı bir ranza ile küçük bir masanın sığdığı eski kömürlükten dönme bir oda cıktı. Duvarında benim yaptığım fotoğraf, çerçevenin kenarında ona verdiğim ilk gül
Ve
Ağlayan bir kadın!
Yüreğim yandı o an, tutamadım kendimi, hıçkırmaya başladım.
Arkadaşı da ağlamaya başladı.
Elimdeki çiçek demetindeki güller de boynunu bükmüştü. Buketi kucağına bıraktım usulca yanına oturdum.
Arkadaşı, ben biraz hava alayım sizin konuşacaklarınız vardır dedi.
Bende siz rahatsız olmayın, biz bir kafeye gidelim dedim.
Olur canım dedi bitanem.
En yakın pastanenin üst katında oturduk. Kimsecikler yoktu. Birer kahve ve şişe sularımız geldi.
Yüzüme bakamıyordu. Kafası eğik halde salya sümük, Ben sana layık bir kadın değilim, mahallemin dürüst delikanlısı, başka bir şey sorma dedi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Dört beş şişe suyu içtik sadece, bir iki saat konuşmadan.
Kahveler buz gibi olmuştu. Yan tarafta çiçeklerin saksılarına dökerken, bari onlara can versin. Yaşayamadığımız hayat onlara eklensin dedi.
Sessizliğe gömüldük!
***
Nice sonra
İstersen birlikte Adana’ya dönelim, istersen okulu bırakıp İstanbul’a geleyim, yanında olayım dedim.
Söyletme beni, yeteri kadar kirletildim, Düş yakamdan dedi.
Ve
Ağlayarak çıkıp gitti!
***
Masada kala kaldım, birkaç birayla bir paket sigarayı gavur ettim. Taa ki, garsonun abi mesaimiz bitti kapatıyoruz demesiyle, hesabı ödeyip çıktım. Tünele doğru yürürken, öyle bir yağmur indirdi ki, gök yarıldı sanki!
Karaköy’den Galata köprüsüne yürürken durmayan yağmurda, durmayan ticari taksilere söve söve, Sirkeci tren istasyonuna yürüdüm.
Yürürken yağmur altında, Bitanem tiyatro oyunun savrulan sayfalarını teker teker seller alıp götürüyordu!
Starıçesi  ölen, oyunun, yazarı da kendi kalemini kırarak, eserini sele bırakmıştı.
Uyumayıp yolunu gözleyen anası olmasaydı, bırakacaktı boğazın serin sularına!
Yağmur ağlıyordu ya, benim hıçkırıklı gözyaşlarım arada kaynıyordu. Bindiği Tren vagonunda, bir kaç delikanlı ile en köşeye sıkışmış iki aşık çift belli ki gençlerden tırsmışlardı gecenin bu saatinde. Gençlere sert bir tavırla hadi bakalım, başka bir vagona atın kendinizi lan diyerek, elini cebine atmıştı.
Gençler tırsıp vagonu terk ederken cebinden çıkardığı tarağı ile saçını tarayarak kurutmaya çalışırken, genç delikanlı, sevgilisinin verdiği mendili uzatarak, sağ olasın ağabey demişti.
Balık restoranlarının bol olduğu istasyonda inerek, sirtaki oynayarak geceyi yaran müzik cümbüşlerinin birbirine karıştığı yerde boş bir masaya oturarak, bol sirke ve sarımsaklı bir buçuk porsiyon İşkembe ile geceye noktayı koymuş olarak yürüyerek akrabalarımın evine vardığımda bir anacığı uyanıktı, bir de yeğeni.
Zaten evdekiler az çok bazı olacakları tahmin ediyorlardı. O gece ve daha sonra hiç kimse bir şey sormadı. Ertesi akşam anasıyla birlikte Adana’ya döndü, sanki kırk yıl daha yaşlanmış gibi, genç adam!

Vedat Karacalar

vedatkaracalar son yazıları (Hepsini Gör)

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

Bir cevap yazın