Yaşam Sınavı Suzan Kuyumcu

Resim: Camdan Bakan Kız – Salvador Dali

Denizin iyotlu havası, doğanın oksijen yüklü yeşil cenneti, bilinen bilinmeyen bütün varsıllar için bereket yatağıydı. Yıldızlara ev sahipliği yapan gökyüzü, pencerelerden süzülen sarı ışığın solgun uzantıları, gizemli dalgaların kıyıya vurarak çıkardığı öfkeli sesler, ağaçlardan yükselen ahenkli ses cümbüşü, ilkbaharın son günlerini gizemli kılmak için sanki işbirliği içindeydiler. Karanlık örtüsü ne çok gizlere barınaktı, ne çok olayların tanığı. Ürkütücü görselliği ortama meydan okurcasına devinimini sürdürüyordu.

Pencere kenarında oturan genç kız, gözlerinizi kapatıp kendisini dışarıdaki birleşime kaptırmak için mücadele içindeydi. İç dünyası kaynayan kazan gibiydi. Fokurduyordu. Gürültüsü ruhunu kuşatırken, kendisindeki ben/i bırakıp gidebilmek o kadar zordu ki.

Başarabilse, ah bir başarsa…

Uzaklaşmak için bundan daha etkili varsıllık olamazdı, ama kişinin kendisini terk edebilme eylemi kolay değildi. Pişmanlık duygusu… Ah bu lanet olası duygu; tek hamleyle onarılma olasılığını yok eden, bir tek atakla açılacak bütün kapıları mühürleyen son. Penceresinin dışında kalan gizemli görselin içine girebilse, hücrelerine kadar hissedebilse, anlık da olsa uzaklaşabilse ruh halinden. Oysa sıradan saydığı basit olayın, yanlış anlaşılmayla farklı yöne kayması mücadeleyi peşinden sürüklemişti. Haklıydı. Haklı olmak neyi değiştirebilirdi? Kime karşı haklı, haklılık diye bir şey var mıydı? Karşı taraf ben haksızım dememişti çünkü. Sadece susmuştu o. Suskunluğun içine sinsi yılan gibi çöreklenmişti, kahrolası haklılığı.

Derince iç geçirdi.

Şu an çevresine kör ve sağırdı genç kız.” Bir duyum” dedi düşüncesinde. Öyle bir duyumdu ki, hayattan yana her ne varsa tepetaklak etmiş, basamak basamak yükselterek sürdürdüğü mücadele duvarı anında yerle bir olmuştu. Eğer direnemezse o duvarın altından kurtulabilmesi zor olacaktı. Gelen duyumla her şeyden soyutlanmış, dört duvarın arasında fokur fokur kaynayan kazanın günah keçisi, bir anda olayın kötü kahramanı olmuştu. İnsan olmanın getirilerini ilke edineyim derken düşe kalka yürümeye çalışanlardan olarak; şu an ki hislerini nereye yerleştirmesi gerektiğini bilememenin şaşkınlığındaydı.

Şaşkındı.

Haksızlık belirsizlikle sarmalanınca sınır tanımıyordu. Bir tarafın suskunluğu, sessizliği ile yitip gitmesi kendisine verilen en büyük cezaydı. Verdiğim mücadele ile beraber, benden sana geçenlerin kırıntılarıyla ortamı sana bırakıyorum, demekti, diğer adı. Giderken bütün yüklerini kendisine devretmiş, keşke/lerin sancısıyla sırtında kocaman kambur oluvermişti. Belki onun da kendinde sakladığı pişmanlıkları vardı.

“Keşke bu kadar büyütmeseydim, bu kadar yakın arkadaşken onun art niyetli olmadığını düşünebilseydim, olayları işverene kadar götürmeseydim keşke. Keşke, keşke, keşke…”

Genç kız yanaklarına yuvarlanan yaşları elinin tersiyle sildi.

Kırgınlığına konu olan olay o kadar sıradan, o kadar sığ, o kadar basitti ki… En çok bu nedenden dolayı çok kızmış, üzülmüştü. Sevdiği arkadaşlarından biriydi üstelik. Sevginin yareniydi güven, inanırdı buna. Yüreğin açlık grevine girmemesi için gerekliydi güven. Başka türlü yaşanmazdı. Yokluğunda sorunların, korkuların, umutsuzlukların üstesinden nasıl gelineceğini bilmiyordu. -Hayat tenis maçı gibidir- demişti bir düşünür, -servis atmadan kazanamazsın ki- Servis atması için inanması gerekiyordu. İnandığı bu duyguyla kimi zaman tökezlemiş olduğunu düşündü. İnandığın birine güvenemeyeceksen kime güvenecektin.  İşveren de dahil herkesi karşısında bulmuştu.  En yakın arkadaşlarından birinin o olduğuna inandığı için kendisineydi öfkesi… Belki bu yüzden çok daha fazla kırılmıştı. Mücadelesini sürdürürken istifasını yazıp koymuştu işverenin masasına. Gidecekti. Kimseyi kendisine inandırmak istemiyordu. Yanlı taraf eylemler ona göre değildi.  İşlerini toparlamak için iki hafta süre istemişti.

Ertesi gün beklenmediği duyum, bütün dengesini alt üst etmeye yetmişti. Kendine ait olumlu ne varsa bir anda uçup gitti. Çevresine aldırmadı. Hiç önemi yoktu. Zaten yer kalmamıştı onlara. Kendisine ait yük sırtının bütününe yayılmış, ruhunu iki büklüm yapmaya yetmişti.

Şimdi her şey çok farklıydı. O yoktu artık. Ani kalp krizi… Genç kız dünden bu yana savrulup duruyordu. Ölümün bu kadar yakın olması korkutmuştu onu.      

İçinden yükselen sesleri susturamıyordu. Güvenerek verilen hiçbir şeyin kayıp olmadığına inanmak istedi. O ya vardır ya da yok. Karşı verebilmişse alınırdı. Kimi zaman nasıl yaptığın, iyi niyetin ya da ne yaptığın değil karşı tarafa ne hissettirdiğin daha çok önem kazanıyor olmalıydı. Arkadaşıyla olan yazışmaların yanlış yerlere gitmiş olmasında kendi hatalarının ne olabileceğini düşündü. İşle ilgili yazışma… Bedenin dili yoktu telefon ekranlarında, iyi niyet belirtisi… Kişiyi kendisinden daha iyi kim tanımlayabilirdi ki? Ondan beklentisi fazla olmuştu anlaşılan. Son düşüncesiyle bir kez daha keşke dedi.   

Şaşkındı.

Hayat denetlenemezdi, deneyimlerinde öğrenmişti bunu. Topaç gibi döndürüp döndürüp, durması gereken nokta gösterilemezdi ona. Aktarmak istenenin ne kadarı karşı taraftadır, merak edilir hep, algısının doğruluğu akıllara bile gelmez.

Gözleri karanlığın içine daldı. Kerem’i düşünüyordu. İri yarı görselliğini. Şen şakrak kahkahalarını. Oysa ne çok yanına gidip selam vermek istemişti. Konuşarak aralarındaki kırgınlığı bitirmek, dostluğuna yeniden sımsıkı tutunmak.

“Keşke” dedi içinden.

Çok geç kalmıştı. Bilmediği bir güç her defasında durdurmuştu onu. Terslenirim duygusuydu belki. Gittikten sonra ortaya saçılan, acıyla yoğrulmuş olan yaşam hikayesiyle kahrolmuştu. Yoksul aileden gelmiş Kerem. Baba işkencelerini dibine kadar yaşamış.  Simit satmış, ayakkabı boyamış, kimi yerde dilenmiş eve üç beş kuruş götürebilmek için. Buna rağmen ufacık sevgi kırıntısını görememiş babadan. Yüreği ona karşı sitemliymiş hala. “Ama artık her şeyim var” demiş masası yakınında olan arkadaşlarına. “Yuvam var, karım çocuklarım var. Bundan sonra kendim ve onlar için en güzel şekilde yaşayacağım. Tatillerim, gezmelerim, yiyecek içeceklerim için param var”

Olayın en çok bu yanı yaralıyordu genç kızı. Bilmediği ne çok olgularla donanımlıydı insanlar. Şirkette her ağızdan bir perde aralanıyor, dışarı sızanlar onu tekrar tekrar kanatıyordu. Onun da kendisiyle konuşmak için fırsat kolladığını, aynı nedenden dolayı cesaret edemediğini öğrenince sırtındaki pişmanlığın ağırlığı katlanmış gibiydi.

Ölüm böyle bir şeydi demek. Sahibi olmayınca saklanılması gerekenler de önemini yitiriyordu. O şimdi bilinmeyen yolculuğundaydı. Sınır ötesi belirsizlik. Kuşkularını, korkularını, kırgınlığını nezaketiyle sarmalayarak beraberinde götürmüştü. Nezaketin bedeli yoktu elbette; fakat güvenin, bedeli yüksek çok şeyi satın alacağına olan inancı o kadar güçlüydü ki…

Hayatın öğretileri acımasızdı. Ufak kırgınlıkları hoşgörüyle sarmalaması gerektiğine deneyimdi yaşadıkları. Onu şimdiden özlemişti.

“Bize düşen pay/la düşe kalka oynuyoruz rolümüzü” dedi yüreği. “Bazen inancımızla tökezliyoruz, bazen nefsimizle, kimi kez hırsımızla en çok da güven duygumuzla.”

Suzan Kuyumcu

SUZAN KUYUMCU son yazıları (Hepsini Gör)
2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın