Yeni Komşularım Yazı Dükkanı Yazarları Ortak Öykü -3-

Bugünkü planım evden hiç dışarı çıkmadan, günlük işleri bir an önce yola koymak ve sonrasında epeydir elimde sürünen kitabı bitirmekti. Hava balkonda oturup kitap okumaya uygundu, işler bitti, kahvemi kitabımı alıp balkona geçtim. Tam on sayfa okumuş okumamıştım, aylardır boş duran karşı dairenin önünde bir eşya kamyonu durdu. Haydaa, benim balkon ve kitap okuma keyfi başlamadan bitmişti. Bu gürültüyle okuyamazdım, içeri girmeden yeni gelen komşularıma şöyle bir baktım. Sürekli eşyalara bir şey olmasın diye tetikte bekleyen panik bir baba, hemen temizliğe girişen titiz bir anne ve anlaşılan dışarıda bir yerde kulübesi olacak sevimli bir köpekle, oradan buraya koşturan iki afacan çocuk. Anlaşılan balkon keyfi artık hayal olacaktı bana bundan sonra.

İçeriye girsem de yine gözüm hep onların üzerindeydi. Nihayet kamyon yükünü indirip gitti. İnsanların içeride telaşlı yerleşmelerini hissediyor, çocukların dışarda köpekleriyle oynadıklarını görüyordum.

Güzel geleneklerimizden olan; ‘Hoş geldiniz demeye gitmeli, giderken çay demleyip yaptığım kekten yanına koyup götürmeliyim,  diye düşündüm. Düşüncemi, vazgeçmeye fırsat vermeden hemen hareke geçirdim.

Elimde koca tepsiyle bahçemin kapısını ayağımla açarak sokağı geçerek evin bahçe önüne geldim. Çocuklar, beni görünce koşarak gelip bahçe kapısını açtılar. Yanında ki sevimli köpekleri beni kokladı. O arada baba ve anneleri de evden dışarı çıkıp, gülümseyerek beni içeri davet ettiler. Eşi, elimde ki tepsiyi aldı, biz hanımlar içeri girdik. Masada açılan yere eşi tepsiyi yerleştirdi. Gösterilen sandalyeye yerleştim. Sonra onlar altlarına birer sandalye çektiler. Bana ” Ne iyi ettiniz, bizde yorulmuştuk.” dediler. Hemen tepsinin üzerini açtım, yaptığım kek ve hazırda olan kurabiye, bisküvi gibi atıştırmalıkları servis yapmaya başlarken karşı komşuları olduğumu söyledim.

Onlarda kendilerini tanıttılar. Ailenin Beyi Devlet Hastanesinde Psikiyatri Uzmanı, eşi ise aynı hastanede Hastane Müdürü olarak görev yapacaktı. Tokat’tan buraya atanmışlardı. Çocuklar ortaokulda öğrenim göreceklerdi. Ben de kendimi ;”Adım Serpil lisede edebiyat öğretmeniyim” seklinde tanıttım.

Beraberce çaylarımızı içtikten sonra yanlarından ayrılırken; ” Siz yerleşe koyun, bir ihtiyacınız olursa çekinmeden söyleyin, bir kaç saat sonra acıkırsınız, sakın bir yerlerden bir şey getirtmeyin Bir şeyler ayarlar, beraberce yeriz ” dedim. Evime geçtim. Bunlar çalışacak kişilerdi. Kuvvetli beslenmeleri gerekiyordu. Kasaptan biraz kıyma aldım. Bir yandan kuru fasulye pişirdim. Bir yandan köfteyi hazırladım. Pilav da yaptım. Buzdolabındaki meyvelerden birer ikişer poşete koydum Saat bire doğru yan komşularıma götüreceklerim hazır hale gelmişti.

Özenle hazırladığım yemekleri unutulmuş komşulukların yeniden yaşanacağı heyecanıyla götürdüm,  Yeni komşularım eşyaları yerleştirmeye devam ediyordu, ortalığa bayağı çeki düzen vermişlerdi. Genç anne siyah uzun saçlarını bir lastikle bağlamış bunca telaşa rağmen bakımlı ve güzel bir kadındı.

Kurulan sofrada çocukların katılımıyla yemeğimizi yedik, arkasından kahve içtik. Sohbetlerimiz kendilerini anlatma, bizi ve komşuları, çevreyi tanıma üzerineydi. Ben sorulan ilgili sorulara olumlu yanıt verdikçe gözle görülür bir rahatlama hissediliyordu yüzlerinde. Yerleştirdikleri odaları dolaştık. Çocuklar için kurulan ranzaya çocuklar çıkıp uzanacaklarını söylediler. Onlar da biraz dinlenip işe tekrar başlayacaklardı. Haliyle tam yerleşme çok zaman alırdı.

Eşinin çok yorulduğunu fark ettim, izin verirseniz akşama eşimle gelelim dolapları birlikte kurarsanız, deyince genç adamın sanki üzerinden yük kalkıvermişti, bu gün günlerden yeni başlangıçların günü olmalıydı, içimi  bir sevinç kaplamıştı

Akşama bir istekleri olup olmadığını sordum. Teşekkür edip artan yemekleri akşam yiyeceklerini, dolaplar için gelecek eşime şimdiden teşekkür ettiklerini söylediler. Bahçeden geçerken kulübesinde dinlenen köpeğe imrendim. Sahi adı neydi bu sevimlinin? Hemen eve girer girmez ben de uzandım. İyilik; emek isterdi, çay, yemek yapmak derken onlar kadar olmasa da bende yorulmuştum.

Kapıda anahtarın sesini duyunca eşimin ve bu sene artık 7. sınıfa giden kızımın geldiğini anladım. Yorulmuşum demek ki, o saate kadar uyumuşum. Hemen kalktım koltuktan, hazır olan yiyecekleri bir çırpıda masaya yerleştirdim. Yemekleri yerken de yeni komşuları anlatıyordum. Çocukları, köpeği, evin yerleşmesini anlatırken, sözün arasında dolapların kurulmasında yardım edebileceğine söz verdiğimi söyleyiverdim eşime. Önce mırın kırın etti ama hem yeni koşuları meraktan hem de beni kırmamak için yardımı kabul etti ve ailece yemekten sonra yeni komşularımıza geçtik. Kızım Serra da çocukları ve tabii köpeği çok merak etmişti. Bakalım onlarla anlaşabilecek miydi? Kızın Serra ile aynı yaşta olduğunu sanıyorum, oğlan daha küçük. Köpekleri Koca Burun ise, benim hayvanları sevdiğimi hemen anlayan zeki bir köpek.

Doktor ve eşi bizi görünce tekrar çok mutlu oldular. Ben eve gittiğim zaman konuşmuşlar. “Çok güzel bir yere taşındığımızı düşünüyoruz, sizin gibi insanlara karşılaşınca annemin sözünü hatırladım; ev alma komşu al derdi annem. Biz ev almadık ama çok güzel insanların yanında ev tuttuk. İnşallah çocuklar da iyi anlaşacaklar” dedi. Eşimle beraber başladılar dolapların ağır parçalarını yan yana getirip vidalamaya. Bir yandan da tanışıyorlardı. Eşimin aslen inşaat mühendisi olduğunu, daha önce taahhüt işleri ve müteahhitlik de yapmış olsa da son yıllarda sadece ihracat işi ile uğraştığını öğrenince, ileride inşallah bize de bir daire yaparsınız, diyerek samimiyetle sohbete başladılar. Eşi de yapılan işlerin ve eşyaların yerlerinin uygun olup olmadığı hakkında fikrimi sordu. Tabii ki her şey yerli yerine konmuştu ama fikrimi sorması hoşuma gitti doğrusu.

O gece sabaha karşı saat üç sularında uykumuzdan şiddetli bir gürültüyle uyandık. Sanki patlama ya da metallerin birbirine kuvvetle vurması gibiydi. Sonrasında sokak gene derin bir sessizliğe büründü. Yataktan fırlayıp pencereden etrafı kolaçan ederken, yeni komşularımızın evinde, odadan odaya dolaşan titrek bir ışık dikkatimi çekti. Bir kaç dakika sonra ev yeniden tamamen karanlığa gömüldü. Ertesi sabah saat epey geç olmasına rağmen karşı evde hâlâ hiç bir hareket yoktu. İyiden iyiye meraklanmaya başlamıştık.

Bizim mahallede o büyük gürültüyü duyan yalnızca biz miydik? Kimsenin aklına polisi aramak da gelmemişti. Hoş, biz de aramamıştık polisi. Böyle durumlarda herkeste, nasıl olsa birisi arar, duygusu oluşuyor. Herkes birbirinden beklediği için sonuçta kimse aramamış oluyor. Bir elektrik kesintisinden kimse haber vermediği için elektrik şirketinin haberi olmayabiliyor.

Sabah grubunda dersim olmadığı için okula geç gidecektim. Ailece kahvaltı ettikten sonra kızımızın servisi geldi. Eşim de çıkmak üzere hareketlendi. Komşu evin önüne yanaşan mavi ve kırmızı ışıkları dönüşümlü olarak yanan polis arabasını o zaman gördük.

Eşimle birbirimize baka kaldık. Komşu evde bir şeyler olmuştu. Ama köpek neden hiç havlamamıştı? Biz neden bu kadar duyarsız davranmıştık? O anda aklımdan aynı anda bir sürü soru geçiyordu. Üstelik ev fiyatlarının milyon dolarlarla konuşulduğu, güvenlik için her ay 1000 dolar ödenti verdiğimiz bu sitede güvenlik nerelerdeydi? İstanbul’dan yalıtılmış olarak yaşadığımız bu kalenin içimizde yarattığı güvenlik duygusu sahte miymiş?

Birden evin arka bahçesinde ellerinde kazma küreklerle bir çukur kazmakta olan hepsi siyah giyimli bir takımadamlar dikkatimi çekti. Bir komiser ve iki üniformalı memur nedense onlarla hiç ilgilenmeden komşularımızın bahçe dubleksi olan dairelerine yöneldiler. Arkalarından gittim. Kapı açıktı. Anahtar üstündeydi ama ev boştu, hiç kimse yoktu.

Ben gidene kadar polisler evden çıkmışlardı sanırım. Oysaki hızlı da hareket etmiştim. Komşularımdan hiç iz yoktu, sanki buraya kimse taşınmamıştı. Arka bahçeye gitmeye karar verdim ama korkuyordum bir yandan da. Yine de tam oraya doğru yönelmiştim ki, ellerinde kazma kürek olan o siyah giyimli adamlar karşıma çıktı ve şimdilik buraya giremezsiniz bayan dedi. Sonra ellerinde olay yeri inceleme bantları olan üniformalı memur, kayıp komşularımın dairesine ve arka bahçeye şeritleri çektiler. Başlarındaki komiser, 24 saat nöbet tutacaksınız, göz açtırmak yok diye bağırarak oradan hızlıca uzaklaştı son model makam arabasıyla.

Aşırı merak ve korku içindeydim. Neler olmuştu, nasıl olmuştu, derken, onlardan aldığımız telefon numarasından titrek ışığı gördüğümüz an niçin onları aramamıştık.

Camdan, evin içine baktığımda, ev dağınık değil, köpekte yerinde yoktu.

Biran önce çözüm bekleyen, dedektiflik hizmeti isteyen bir olayla karşı karşıya olduğumuzu hissettim.

Eşim ve ben, onlarla bir gün önceki yaşananları an be an ve konuşmalarımızı noktası virgülüne kadar anımsamamız gerektiğine karar verdim. Akşam bir araya gelince o günü masaya yatırıp, birlikte çözmeye çalışalım diye düşündüm.

Zihnim karışmış düşünürken, aklıma doktorun yaşlı annesinden bahsettiği ve ev yerleşince onu da yanlarına alacaklarını söylediği geldi. Yaşlı hanımı arka caddedeki huzurevine geçici olarak yerleştirmişlerdi. Bir iki gün içinde işler bitince gidip almayı düşünüyorlardı. Annesinin adını da söylemişti ama hatırlayamıyordum.

Tüm bunları düşünürken, komşumuzun psikiyatri uzmanı olduğu aklıma geldi. Hastaları şizofren olanı dahil, psikolojisi bozuk insanlardı. Doktora saldırının gündemde olduğu bu günlerde acaba Tokat’tan yaşadıkları bir olumsuzluktan mı kaçarak gelmişlerdi. İlk samimiyet ve insani komşuluk ilişkilerimiz bu kadar iyi başlamışken, neler olmuştu. Evin köpeği yoksa, yoksa?  Zehirlenmiş ve arka bahçeye mi gömülüyordu. Eve giren kimdi hırsız mı? Şizofren bir katil mi? Yalnızlığımıza dost olacakken, komşumuza ne olmuştu.

Düşünürken yaşlı hanımın adı aklıma geliverdi. “Neriman Hanım.” Eşim de annenin emekli avukat olduğundan söz edildiğini hatırladı. Hemen o gün huzurevine gidip kendisiyle konuşmaya, onu paniğe sevk etmekten kaçınarak durumu aydınlatıcı bilgi sahibi olup olmadığını araştırmaya karar verdik.

Aksi gibi eşimin o gün aylardır hazırlandığı büyük bir ihracatın ilk parti yüklemesi vardı. Aylardır kırmızı patatesle yatıp, kırmızı patates ile kalkıyorduk. Türkiye’de yeni yeni tarımı yapılan kırmızı patatesin ilk dış satımı olacaktı. Huzur evi işi zorunlu olarak bana kalmıştı. Okula telefon ederek dersimin boş geçmemesi için Müdür Hanım ile ayarlamamızı yaptık. Öğleden sonra olan iki saatlik dersime, gönüllü olarak Canan Alican Öçal arkadaşım girecekti. Kadın dayanışması. Sağ olsun, ne zaman başım sıkışsa, yanımdadır.

Huzurevi bahçe içinde küçük, beyaz, eski bir bina. İki basamağı çıkıyor, açık kapıdan girip, resepsiyonda oturan bakımlı genç kadın görevliye Neriman hanımı soruyorum. Gülümseyerek arkasındaki pencereden bahçede bankta oturan beyaz saçlı ufak tefek yaşlı hanımı gösteriyor. “Böyle güzel havalarda Neriman teyzeyi binadan içeri sokamazsınız” diyor. “Ne kadar zamandır sizinle” sorumu: “Sanırım dört yıl oldu” diye cevaplıyor. İki üç gün için geçici kaldığı söylenen birinin dört yıldır orada kalıyor olması beni çok şaşırtıyor ama bu daha ilk şaşkınlığım. Görevli devam ediyor. “Bu kurumda misafirlerimiz ev hayvanlarıyla kalabilirler, biz bu konuda öncüyüz. Neriman teyze ve köpeği Benek de dört yıldır bizimle”

Köpek mi? Aklım daha da karışmaya devam ediyor. Çakıllı yoldan banka doğru yürürken, yaşlı hanımın yanındaki köpeği görüp olduğum yerde çakılı kalıyorum. Bana neşeyle kuyruk sallayan hayvan, dün yeni komşularımızın köpeği olarak tanıyıp okşadığımız köpeğin aynısı değil, ta kendisi!

Peki, neler oluyor?

Neriman Hanım beni kocaman bir gülümsemeyle karşılıyor. Onu görür görmez seviyorum. Oturduğu bankta bana yer açıyor. Bir süre ne diyeceğimi bilememenin tedirginliğiyle önüme bakıyorum. Sonra onun merakla bana baktığını görüp, “oğlunuzun ve gelininizin komşusuyum” diyorum.

“Aa bana Amerika’dan selam mı getirdiniz, nasıl iyiler mi? Kaç yıldır görmedim, torunlarım büyümüşlerdir” diyor.

Neriman hanımın huzur evinde sürekli kalıyor olması, çocuklarının yurt dışında olduğunu sanıyor olması…

Annelerini üzmemek adına onların ziyaretini beklememesi adına böyle demiş onu inandırmış olabilirlerdi. Ne acı…köpeğin orada olmasının tek açıklaması olabilir çocuklar köpeği görmek istemiş olabilirler. Huzur evi veteriner kontrolü diyerek, aileye götürmüşlerdir.

Düşünmeye çalışıyorum o gece o evde neler olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Aklıma iki olası durum geliyor. Eve hırsız girmiştir etkisiz hale getirmek zorunda kalan aile, onu arka bahçeye gelişigüzel gömerek, köpeği teslim edip, kaçmışlardır.

Ya da, şizofren bir hasta doktora olan bir hesaplaşma ile eve girmiş, onu öldürmek istemiş onlar karşı savunmayla, hastayı öldürerek, kaçmış olabilirler.

Yaşam her sürprize açık olaylarla dolu artık. Yalnızlığım, dost kitabımla huzur bulduğum günler de, iyi bir komşumuz olduğuna sevinirken, nasıl bir yaşam şekli ve olaylarıyla karşılaşacaktık.

Ya dersimiz olacak, ya da ilişkilerimiz de tecrübe olacaktı.

Komşu seçerken de çok dikkatli olmamız mı gerekiyordu artık. Ne çok değerimizi kaybediyoruz. Güvenlik site yaşamı da böyle durumları engellemeye yeterli değil miydi? Aklımdan geçen olasılıklar ancak, polisin açıklamalarıyla aydınlanacaktı.

Neriman hanımın gerçekleri öğrenince, cinayet işleyebileceğini düşünmek bile istemiyordum.

Bildiklerimi ona söylemek istediğimden emin değildim. Emniyet soruşturmasında bir olaydı. Ziyareti kısa tutup, dönse miydim?

Olan biten beni allak bullak etmiş, bir yandan da merakımı kamçılamıştı. Yaşlı hanımla vedalaşıp eve döndüm. Bu işi mutlaka çözmeliydim. Eve girmeden önce karşı komşumuzun evine gittim. Kapı kapalıydı. Zile de kimse cevap vermedi. Bahçeye göz attım, orada da kimse yoktu, kazılan çukur özenle kapatılmıştı, hatta öyle düzgün yapılmıştı ki yerini bile bulmakta güçlük çekiyordum. Her şey öyle tuhaftı ki yavaş yavaş kendimden şüpheye düşmeye başlıyordum. Bütün bu olaylar bana hayal gücümün bir oyunu olabilir miydi?

Gece hiç uyumadım. Son derece huzursuzdum. Kalkıp kalkıp karşı daireye baktım ama camlardaki perdeler yarı açık, hep aynı şekilde duruyordu. Hayatiyet belirtisi yoktu. Sabah kalkar kalkmaz durumu Neriman hanımla açıkça konuşmak üzere huzurevine gittim. Hava çiseliyordu ve dış kapı bu sefer kapalıydı. İçeri girerken gözüm bahçedeki bankı aradı ama hayret, bank kaldırılmıştı. Yerinde büyük bir çiçek saksısı duruyordu. Kapıdaki görevli de değişmişti. Üniformalı bir genç erkek oturuyordu masada. Dünkü genç kızı sorduğumda burada yıllardır kendisinin çalıştığını, öyle bir genç kızın hiç olmadığını söyledi. Karşısındaki sandalyeye çöktüm. Deliriyor muydum acaba? Son bir ümit, Neriman hanım ve Benek isimli köpeğini sordum. Önce gayet ters bir şekilde “ne köpeği, burada hayvan beslemek yasaktır” cevabını aldım. Sonra önündeki büyük bir deftere gözlerini dikerek yüzüme bakmadan konuştu: “Sanırım yanlış yerdesiniz. Burada o isimde bir hanım yok. Hiç olmadı.”

Ayaklarımı sürüyerek eve döndüm. Aklım öylesine karışmıştı ki, caddeyi geçerken neredeyse çiğneniyordum. Eve yaklaşırken karşı binanın önünde bir araçtan birileri iniyordu. Koşarak yanlarına gittim. Genç ve sevimli bir çift ellerinde iki bavulla o daireye giriyorlardı. Hemen arkalarından seslendim. Kim olduklarını sordum. Bu dairenin kendilerinin olduğunu, yeni evlendiklerini ve balayından döndüklerini söylediler. Umutsuzca doktor ve eşini sordum. Birbirlerine şaşkın baktılar.

Öyle birilerini hiç tanımıyorlardı.

Eşim yavaşça koluma girdi. Evimize gidelim mi dedi. Eve geldik elinde iki kahveyle geldi. Anlat şimdi bana neler oluyor yandaki evin etrafinda dolaşıp duruyorsun. Senin ilaçlarının yeniden düzenlenmesi gerekiyor sanırım. Psikiyatri doktorumuzu arayıp randevu aldım.

Dün anlattıklarını hiç yaşamadık hepsi kötü bir rüyaydı. Tokatlı doktorunu öyle çok seviyorsun ki, onların bize komşu olma hayalini kurdun rüyasını gördün. Okuduğun polisiye romanın da buna etkisi oldu tabi.

Kahvemizi içince yürüyüşe çıkalım mı? İkimize de iyi geleceğini düşünüyorum. Ayrıca sana bir köpek edinmenin zamanı geldi. Adını da ‘Kara Burun’ olarak düşünüyorum.

Eşime bana sabırla davrandığı için minnet ve sevgiyle baktım. Kara Burun evimize çok iyi gelecekti…

Randevu saati yaklaşıyordu, gerginliğim artmıştı, giyinirken bile epey zorlandım. Eşimin yardımı ile yola çıktık, doktorun kapısına nasıl geldik hatırlamıyorum, gelene kadar kafamda kurgular sanki bir biri ile çarpıştı, nihayet içeri çağrıldık.

Doktor epey yaş almış, kır saçlı, kır sakalları olan ciddi görünen biriydi, önce tedirgin oldum, sanki dilim içime kaçmıştı. Sonra bir saatlik seansın nasıl geçtiğini anlamadım, öyle çok şeyler konuşmuştuk ki biraz hafiflemiştim. Daha önce gelmeliydim bunu fark ettim.

Eşimle oradan ayrılırken kuş gibiydim

Eşimin dediği gibi okuduğum polisiye romanın içine düşmüştüm sanki. Aldığım ilaçların yan etkisi, içtiğim şekersiz kahveler bana oyun oynamışlardı. Allahtan, bu durumum okula ve öğrencilerime yansımıyordu. Mesleğimi çok seviyordum. Öğrencilerime edebiyatı sevdirmek, onlara okumanın ve şiir, öykü, roman yazabilmenin ne kadar güzel olduğunu her gün anlatmak bana çok iyi geliyordu. Kendilerini ifade etmeleri için çok güzel bir yoldu edebiyat. Kızımız Serra’nın da şiire bir yatkınlığı vardı sanki. Bunu düşününce birden aklıma hastalığım geldi. Ya benim hastalığım ona da geçtiyse, olabilirdi bana da annemden geçmişti. Bir an önce eşimle konuşup, bir doktora yönelmeliydik, belki de benim doktoruma. Zavallı eşim, benimle uğraştığı yetmezmiş gibi bir de kızımızın olası hastalığı ile mi uğraşacaktı?

Eşim dönerken çok pahalı bir markanın mağazası önünde arabayı park etti. Bir taraftan da bana göz kırparak;

-Alış verişin moraline iyi gelmeyeceği bir erkek tanımıyorum. Bakalım kadınlarda da işe yarıyor mu?

Canım çok istememesine karşın yine de mağazaya girdim. Sonraki üç dakika içinde havama girmiştim bile. Üzerimde deneyip beğendiğim elbiseler, etekler, meslekte iyi giden tayyörler, pantolonlar, gömlekler ben seçtikçe görevliler tarafından kasaya taşınıyor, mağaza personeli çevremizde dört dönüyordu.

Alış veriş gerçekten iyi bir hafifleme yolu. Sen çok yaşa, kırmızı patates. Öğretmen maaşı eşimin geliri yanında çerez parası kalıyor.

Bir ara eşim, sen dolaşmaya devam et, ben dışarıda bir sigara içeyim, dedi. Ben iç çamaşır bölümüne yöneldim. Dantelliler, transparanlar, çeşit çeşit fantezi ipekliler havada uçuşmaya başladı.

İç çamaşırlara öyle bir dalmışım ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Birden eşimin uzun süredir dışarıda olduğunu fark ettim.  Bir sigara içiminden çok uzun bir süreydi. Birden paniğe kapıldım.

Elimdeki siyah saten geceliği incelerken üstümde bana dikkatle bakan gözler hissedip o tarafa döndüm. Mağazanın girişinde doktorun eşi olduğunu söyleyen kadın ayakta hareketsiz durmuş, bana bakıyordu. Ona doğru hızla yürümeye başladığımda telaşla arkasını dönüp yürüyen merdivenlerden aşağı koşarak inmeye başladı.

-Hanımefendi, sakin olun lütfen

Kapının önünde oturacak yerlerimiz var. Arkadaşlar çay servisi de yapmışlardır. Takılıp kalmıştır beyefendi.

Hayır, ben daha bugün terapiye girmiş, bir insanım. Sakin falan olamayacağım. Kimse kusura bakmasın.

İçimden bunları geçirirken hızlı adımlarla mağaza dışına yürüyordum. Elimdeki geceliği bırakmayı unuttuğum için kapıda barkodun alarmı ötünce durakladım. Ben kendime gelip gittiği yöne yöneldiğimde o çoktan kalabalıkta kaybolmuştu bile.

Eşim kapının önünde yoktu. Oturacak yerler de boştu.

Telaşla çevreye bakınırken, biraz uzakta bir arabanın arkasında gördüm onu. Benim düş gücümün ürünü olduğunu iddia ettiği sahte karı koca ile konuşuyordu.

Ben donmuş bir şekilde onlara bakarken eşim elini ceketinin yan cebine daldırarak bir tomar doları adama uzattı.

Eşim beni görmemişti. Sırtımı duvara dayadım, gözlerimi kapadım, iki gündür gerçekleşen olayları sırasıyla hatırlamaya çalıştım. Bu insanların var olmadığına, benim hayal gördüğüme inandırmaya çalışmıştı beni eşim. Hâlbuki işte buradaydılar. Kanlı canlı karışımdaydılar demek ki ben hayal görmemiştim. Eşim yalan söylemişti. Onlara para vermişti. Üstelik. Neden, neden? Bana neden yalan söylemişti? Bu para neyin karşılığıydı?

İki ay önce yaşlı teyzem vefat etmişti. Çocuğu yoktu, beni evladı gibi severdi. Onun ölümü beni annemin kaybı gibi sarstı. Sinirlerim daha da zayıfladı. Eşim doktorumla konuştuğunu ifade ederek ilaçlarımın dozunu arttırmamız gerektiğini söyledi. Zaten ben ilaçlardan hiç anlamam. O sağ olsun bir bardak suyla ne yutacaksam getirir, ben bakmadan yutarım.

Teyzem çok varlıklıydı. Onu kaybedeli avukatı sürekli beni arıyor ama ben o kadar üzgündüm ki hiç mal mülk konuşacak halim yoktu.

Şimdi, kocam, bu oyunu teyzemin mirası için oynuyorsa, zaten miras ailemizin olacak ve birlikte harcayacaktık. Bu oyunlara ne gerek vardı ki?

Acaba benim elime geçtikten sonra, bana deli raporu alıp benim velayetimi mi alacaktı? Peki, niçin? Yoksa, yoksa, hayatında birisi mi vardı? Paraları alıp ortadan kaybolacağı bir sevgilisi olabilir miydi?

Çok kötüydüm. Arabada eve gelene kadar somurtup oturdum. Bu şekilde yaşayamazdım. Yoksa kendime olan saygımı yitirecektim. Eve döner dönmez eşimle konuşacak ve hayatıma yeni bir yön çizecektim.

Tartışma eve varınca başladı. Neyse ki Serra henüz okuldan dönmemişti.

-Artık seninle yaşayamıyorum. Boğuluyorum.

-Neden? Seni çok sevdiğimi biliyorsun

-Bana daha fazla rol yapmana gerek yok. Üçünüzü bir arada gördüm. Yan eve taşınan karı kocaya para veriyordun.

-Bu yan eve taşınan komşu işini halletmedik mi? Yine mi?

-Hayır, bana deli muamelesi yapma.

-Sevgilim, hepimiz hasta olabiliyoruz. Yardımcı olmak istediğimi biliyorsun. Birlikte aşacağız.

-Bana öyle bir aile yok, diyorsun. Ama Serra’yı unutuyorsun. O da gördü, bütün gece çocuklarıyla oynadı.

-Ta o zaman başlamalıydık tedaviye. Geç bile kaldık. Sevgilim, artık kabul etmelisin. Bizim çocuğumuz yok. Olmuyor işte. Her yolu denemedik mi? Olmuyor, olmuyor. Bu gerçeği kabul etsen? Bizim sevgimiz bize neden yetmiyor? Serra diye biri yok, anla bunu.

-Aşkım, artık ne yapacağımı bilemez haldeyim. Bu ölen teyze hikâyesi üç ayda bir ortaya çıkıyor. Aslında kendine zarar vermese yaşa hayallerinle diyeceğim ama hayallerin arttıkça gerçeklikten kopuyorsun. Ne olur bize dön, bana dön. Seni yitirmek istemiyorum.

Sabah korkunç bir baş ağrısı ile uyandım. Eşim gitmişti. Kapı vuruluyordu. Beni o ses uyandırmıştı. Fırlayıp sabahlığımı geçirdim üstüme. Kapıyı açtım, karşımda üniformalı bir polis memuru duruyordu. Yüzünde resmî bir memura yakışmayacak sıcaklıkta bir gülümseme ile. Çok tanıdık ve sevecen bir gülümseme. Eski yıllardan…

Sami! diye bağırdım, kendi sesimden kendim ürkerek. Büyüdüğüm mahalleden çocukluk arkadaşım, Semahat teyzenin oğlu, mavi gözlü Sami. İlk aşkım.

İçeri davet ederken aynada kendi yüzüme ilişti gözlerim. Sapsarı bir surat, morarmış gözaltlarıyla hortlak gibiydim ama Sami’nin yüzündeki sıcak gülümseme bu görüntümden etkilenmiş görünmüyordu.

Ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim birden o katıksız güven duygusunu, yargısız sevilmenin, himaye edilmenin güzelliğini. Elimde olmadan gözyaşlarım akmaya başladı. O kadar yalnız, o kadar kimsesizdim ki kaç zamandır. Bir türlü susamıyordum.

…….

– Hele o, hayali Sami arkadaşın. Annene de, babana da sordum. Senin hiç Sami diye bir arkadaşın olmamış ki.

Zaman zaman kendimi suçluyorum. Allah’ım, nerede yanlış yaptım. Sevdiğim kadın gözlerimin önünde başka bir aleme doğru gidiyor, ellerimden kayıyor.

……..

Eşim sonunda beni bir hastaneye yatırmaya karar verdi. Sanırım artık ben de tamamen iyileşmek için bunu onaylamalıydım. Artık gerçekle düş arasındaki dengeyi kaçırmıştım. Yardımsız olmayacaktı. Belki yardımla da olmayacaktı. Hastaneye yatışımın dönüşü olacak mıydı? Sabaha kadar ağladım.

Eşim Sami, son günlerini hasta ama huzurlu geçirerek, bu dünyadan göçtü. Yıllar boyunca benim ruh sağlığımla çok ilgilenmiş ve yorulmuştu. Herkes benden korkarken, Sami’ciğim benden önce gitti.  İnşallah bana yaptığı iyilikler orada karşılığını bulur. Bana gelince, Serra ne kadar üstelese de son yıllarımda yaşamak için onun yanına gitmedim. Hem o hem de ben rahat edemeyecektik birlikte yaşamaktan. Bir de rahmetli Sami’ciğimin hatırını da kıramadım. Sağlığında uzun bir dönem boyunca Serra’yı anımsamadı. Bizim Sera diye kızımız yok, diye tutturmuştu.

Gece gündüz yanımda olacak temiz ve düzenli birini bulduk sonunda. Zamanla birbirimize alışarak, konuşarak geri kalan zamanımızı birlikte geçirdik, geçmişimizi anarak karşılıklı. Seneler önce, komşuluk yaptığı bir öğretmene benzetiyordu beni nedense.

……

Ben edebiyat, eşim felsefe öğretmeniydi. Bütün yaşamımızı hem kendi çocuklarımızın, hem de yetiştirdiğimiz çocukların mutlu, sorumlu ve çağdaş bireyler olması için harcadık. Şimdi bu sakin sahil kasabasında kalan zamanlarımızı huzur içinde okuyarak, yazarak geçiriyoruz.

Kızımız Serra bir Fransız ile evli. Fransa’da yaşıyorlar. Serra bir klinik psikolog. Ondan dünya tatlısı iki torunumuz var. Oğlumuz İstanbul’da yaşıyor. Kendi işini yapıyor. Evlenmek istemedi. Biz de her zaman olduğu gibi onun kararlarına saygı duyuyoruz.

Güzel bir yaşantımız oldu. Kimi zaman güç geçse de yaşadıklarımdan hiç pişmanlık duymadım. Geriye bakınca asla utanacağımız bir şey yok. Başımız dik olarak son günlerimizi birbirimize yaslanarak geçirmekten başka bir arzumuz yok.

Bu kasabaya yerleştikten sonra kendimize daha çok zaman ayırmaya başladık. Her sabah düzenli yürüyüşümüzü yaptıktan sonra ya kitabımızı okumaya ya da yazmaya oturuyoruz. Yaşantımızı büyük şehrin hayhuyundan kurtardıktan sonra Yazı Dükkanı isminde bir aile ile tanıştık. Giderek biz de o ailenin bireyleri olduk. Eşimle ikimiz hem oluşuma yazdıklarımızla katkı sağlıyoruz, hem de kendi adımıza iki çocuğumuza okul harçlığı gönderiyoruz. Bu da bizim ayrı bir mutluluk kaynağı oldu.

Bu sabah her zaman olduğu gibi yürüyüşümüzü yapamadık. Saat sabahın onu ama eşim hala uyuyor. Yine kendini yazmaya kaptırıp saati unutmuştur. Kıyıp uyandıramıyorum da.

Laptop’unu da açık unutmuş. Başına ben oturdum. Kendi yazılarımı toparlayayım bu boşlukta. Eşim çalıştığı yazı dosyasını da açık bırakmış.

Gözüm eşimin yazdıklarına takıldı. Kendi adımı görünce öykünün başına dönüp okumaya başladım.

Şaşkınlık içindeyim. Beni, bizi anlatıyor öyküsü. Ama koşut evrendeki başka bir bizi.

-Aaa, delinin zoruna bak. Benim karakterimi nasıl çizmiş? Serra’mız yok muymuş? Yok, daha neler! Sonunda da kendisini öldürmüş, beni sağ bırakmış. Hiç değilse isimlerimizi değiştirseydin. Sabah sabah içim kötü oldu. Ah, Sami’ciğim, uyanır uyanmaz sarılmak istiyorum sana.

 

Bu hafta öyküyü birlikte yazan yazarlarımız (katılım sırasına göre)

Nurcan Yüksel Öçal

Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek)

Sadi Geyik

Hazalca Hayata Dair

Mehmet Sönmez

Halenur Şengün Kor

Canan Alican Tekpınar

Şefika Keskin

Tülay Demir

Ayşe Yılmaz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Horst Sevda Akyol Baştımar

Otobiyografik Öykü

2 Yorumlar

  1. Öykünün girişinde nerede kaldı bu komşuluklar diye düşünürken aniden adeta polisiye bir olayı okur buldum kendimi. Başlangıç gelişim düğümlenme güzel, sonrasında kim akıllı, kim sorunlu karıştı, ya da bana öyle geldi. En sonu aileye bağlandı. Girişiminizi kutlarım arkadaşlar, ortak yazım kolay değil. Nice farklı, meraklı, güldürücü öyküler beklerim; önce birlikteliğinize sonra emeğinize saygılar.

    2
  2. Çok başarılı buldum. Arkadaşlarımı gönülden kutluyorum. Son kısım belirsiz bitmiş. Sami ve karısı… İkisi de çok inandırıcı… Emeğinize sağlık ⚘

    0

Bir cevap yazın