Yetmişlerde Çocuk Olmak Cafer Yıldız

Altmışlı yıllarda doğmak
Yetmişli yıllarda çocuk olmak

1970-1971 öğretim yılında liseye başlamıştım. O zamanlarda televizyon olmadığı için radyo haberlerini dinlemek, ilgili ilgisiz tüm halkın aklındaydı. 
Aklındaydı, aklında olmasına ama evlerde radyo yoktu. Kim getirmişse köy kahvesinde bir radyo vardı.  Kim getirmişse dememin sebebi, parayla alınacak bir şey değildi, zaten satılsaydı da köylüde alacak para yoktu.  O yıllarda dayımın getirdiği bir radyomuz vardı. Ne çektiyse o radyodan çekti ev kadınları; tıpkı yıllar sonra evlere giren televizyonlardan, televizyonlu evlerin ev hanımlarının çektiği gibi.

Öyle ki çocuklar dahi haber saatlerinde radyo dinlemek için kahvelerin camlarına sinek gibi yapışırlardı.

Çocuk dediysem günümüz sosyal medya esiri çocuklar aklınıza gelmesin. 

Altmışlı yıllarda doğan yetmişli yılların çocukları,
çocukluk nedir bilmeden, yaşamadan ailenin yükünü taşıyarak büyüyen çocuklardı.

Çocuk, köyde doğmuş ise köyün işlerine babasıyla birlikte koşardı, kuzu dana gütmek çocuğun baş göreviydi. Kışın sobanın ve ocağın (sosyetenin şöminesi) yakıtı olan tezek toplama işi, sebzelerin çapalanması, sulanması, kargalardan, sığırlardan  ve iki ayaklı hırsızlardan korumak amacıyla (kavun karpuz) bostan bekçiliği, harman zamanı tarladan harmana eşeklerle sapların taşınması… Bitti mi, hayır. Harmana taşınan ekinlerin düvenlerle ezilmesi, (gem) sap ve danenin ayrışması işinde gecenin geç saatlerine kadar hatta düvenin üzerinde uyuyana kadar, ailenin ekonomisine katkıda bulunmak için yapılması gereken, olmazsa olmaz cinsten işlerdi.

Ailenin bütçesinde ameleye verilecek para olmadığı için çocuklar çalıştıklarından dolayı çocuk olamıyordı. Köyün davar ve sığırlarının yaylım nöbetlerinde, abisi ablası anası ya da babasının yanında sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar hayvanların yaylımına eşlik ederdi. 

Bütün bu işleri yapmalarına rağmen şanslı sayılırlardı, en azından dayak yemiyorlardı.
Çünkü; şehire yakın köylerde yaşayan, tarlası ekini harmanı davar doluğu (küçük baş davar ve büyük baş sığır) olmayan ailelerin çocukları öğrenci iseler yaz aylarında, yok eğer ailesi okula göndermemiş ise senenin on iki ayı, üç yüz altmış beş günü sürekli olarak, oto tamirciliğinde atölyelerde berber dükkanlarında kalaycıların yanında çırak olarak, usta dayağı yeme pahasına çalışırlardı.

Günlük işlerinin bittiği ailelerin evlerine çekildiği zaman, bulabildiği arkadaşları ile paçavralardan yuvarlanarak yapılmış toplarla köy meydanında veya yazı yabanda futbol oynarsa, işte o çocukluğu idi.

O yıllarda çocuk denince, çocukların aklına şehirli çocuklar gelirdi. 

Şehirli çocuklar köylere geldiklerinde, köyün bütün çocukları,  giyim kuşamlarından dolayı onlara imrenirlerdi. 

Gerçek yaşamlarını bilmelerine imkan yoktu ama
anne ve babalarının Avrupa’dan izine gelen işçi ailelerine imrendikleri gibi, onlar da şehirli çocuklara imrenirlerdi.

Almanya Türkiye’den ilk işçi alımında işçi olarak başvuranları at veya eşek misali, hayvanların dişlerini kontrol ederek alan tüccar gibi, işçilerin dişlerini kontrol ederek kabul ediyordu.

Bu işçilerin almanyaya gidişleri gibi izine gelişleri de çok dikkat çekiyordu.

Altmışlı ve yetmişli yıllar ülkede yaşayan işçi ve köylü için paranın zor bulunduğu hatta olmadığı yıllardı,

Bir köy yerinde hasbelkader işçi olarak almanyaya işçi olarak gitmiş ve Almanya’dan izine gelen biri varsa, geldiği günden Almanya’ya döneceği güne kadar evinde misafir eksik olmazdı.

Almanya’ da ne iş yapar, nasıl para kazanır, hangi parayla izinli olarak gelmiştir kimsenin sorgulayacağı zaman değildi, zaten akıllarına bile getiremezlerdi.

Bu duruma sebebiyet veren bizzat izinli olarak gelen alamancı işçi vatandaş oluyordu. 

Şöyle ki; bir taksinin veya şehiriçi taşımacılığı yapan bir kamyonetin bagajında patlayıncaya kadar şişirilmiş valizlerle köy meydanından geçerek evlerine geliyorlardı. Gelişlerinin ertesi gününde çocuklarının kılık kıyafeti değişirdi,
evlerinin bacasından yükselen sucuk kokuları mahalleyi sarardı. 

Bir de alamancı işçinin omuzuna taktığı askılı teybi ve kenarına tavuk tüyü takılmış fötr şapkasıyla köy kahvesine girişi, bütün köylüleri evine buyur etme davetiyesi olarak algılanmasın da, neye yorumlansın, siz deyin.

5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

Bir yorum var

  1. O yılları yaşayan biri olarak sizi çok iyi anlıyorum. Amcam İtalyaya görevli gittiğinde sandık gibi çifte makaralı teyp getirdiğinde,hepimizin sesini almış, konu komşu merakla dinlemişti. Teşekkürler hocam.

    0

Bir cevap yazın