Zirve Haydar Uzunyayla

Yaklaşık okuma süresi: 12 dakika

Günün ilk ışıkları yükselmeye başlarken, her sabah duyduğum sıkıntıyı yeniden duydum: Boğuluyor gibiydim; çarpıntım artıyor, nefes alışverişim sıklaşıyordu. Baktığım her nesne donuk ve renksizdi.

Kendi kendime:

-Yeter artık, dedim. Bu şekilde devam edemezsin. Kısacık ömrün karmaşa içinde geçip gidiyor. Neden yaşamını bir sanat eserine dönüştürmüyorsun?

Yıllarca orada burada çalıştım, didindim; koştum durdum.  Herkesin yaptıklarını yaptım; herkesin yaşadığını yaşadım. Ama bu hayatıma bir anlam katmadı… Alışılmış kurallar içinde yaşamak, söz dinlemek, uysal halde gidip gelmek, mutlu etmiyordu beni. Acı çekiyordum.  Hayatımın en değerli yanının değersizleştirilmesi,  bu dünyada görebileceğim en büyük yıkımdı. Bundan kurtulmam gerekiyordu. Ne var ki, tam da karar vermek üzereyken, içimden başka bir ses:

–  Ne diyorsun sen Hüseyin Hulusi, diye araya giriyordu. Bu nasıl düşünce? Kurtulmam gerek demek, ne demek?  Böyle bir şey yok. Biz birbirimize bağlıyız. Bizim işimiz yaşamaktır: Yemek, içmek, uyumak, çalışmak, işe gitmek, vs. Bunların dışında bir şey değiliz.

–  Ama bunlar hayatıma anlam katmıyor.

–  Peki, ne istiyorsun?

–  Öğrenmek istiyorum.

–  Beni dinle Hüseyin Hulusi!  Bizim gibiler fanteziler peşinde koşamazlar. Açlık var, sefalet var. Soğukta büzüşüp oturmak öldürür bizi…  Öğrenmek ne demek! Boş laf bunlar. Anladın mı?

–  Ama…

–  Ama falan yok. Süslü hevesler karın doyurmuyor… Hayatın anlamı ve öğrenmek gibi bir tercihte bulunamayız. Ta ilk günden beri, biri söyledi, öteki yaptı. Biri yönetti, öteki yönetildi. Biri çalıştı, öteki yedi. Ancak bu şekilde düzen bulduk. El pençe durup sorulara uysallıkla cevap vereceğiz. Koşar adımlarla yemekhaneye gideceğiz. İzbe, havasız mekânlarda yaşayacağız. Bir yanda gücü elinde tutan sarhoşlar, öte yanda parazitler… Bir yanda büyük ayaktakımı, öte yanda tebaanın başı. Hayatın akışı böyledir, böyle olmaya devam edecektir.

Ardı ardına gelen çok sayıda karşıt düşünceler içinde bunalırdım.  Kimi zaman sessizce, yalnızlık içinde kıvrandım; çaresiz düştüm… Kimi zaman çıkış yolu aradım, coşku ve umutla yarına baktım. Kurtulmak istedim. Günlerce, aylarca, yıllarca, yüreğimde, kafamda, bakışlarımda sürekli canlı kalan bir istekti bu. Beni farklı bir yola sokmuştu. Gecem ve gündüzüm onunla başlayıp bitiyordu. Tutkuma öylesine hayrandım ki, günün birinde çıkıp gitsem, gideceğim yerde yalnız başıma yaşasam, dönüp şimdiki yaşamımı bir kez bile anımsamaz olacaktım.

Bana:

-Neden yalnız başınasın, diye sorsalar, onlara diyecektim ki:

-Öğrenmek için yalnızım.

-Ne demek bu şimdi? Öğrenmeyi ancak kendi içimizde, birbirimizi etkileyerek öğreniriz. Yalnızlıkta öğrenme olmaz ve bu saplantı için şimdiye kadar ne yanıp tutuşanı gördük ne de duyduk.

– Ama ben bir şeyden eminim: Öğrenmek çok değerli ve bunun için yürümeye devam edeceğim.

Sanırım bu sözlerime de karşı çıkacaklar ve muhtemelen şöyle diyecekler:

– Dünden bugüne kazandığın,  onur duyabileceğin bir şeyin yok mu ki bir düşe esir hale geldin?

– Yok… Ne coşku dolu günlerim, ne tazeliğim. Bunu sizler benden daha iyi bilirsiniz. Yiyecek ve barınma peşinde koşmaktan başka bir şey kalmadı elimde. Sevimsiz, soğuk canavarlar ve haydutlar içinde üzülüp durdum… Böylece hayatımın tadı kaçtı. Oysa benim sonsuz düşlerim vardı.

Bugün, bu sabah için, daha önce yapmadığım halde, erkenden giyindim; ceketi, pantolonu kuşandım; çantamı da hazırladım, içine birkaç gerekli öteberiyi yerleştirdim. Sonra da ayakkabılarımı giydim, sessizce sokağa çıktım.

Hava temiz, pırıl pırıldı. Güneş ortalığı aydınlatmış, yeni bir gün başlamıştı ve yeni günle birlikte, yollar çoktan dolmuştu. Onlarca, yüzlerce insan, coşku içinde, bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve kendini küçük ihtiyaçlarla devam ettiren bir düzen içinde oraya buraya gidip geliyorlardı… Kimi aş, kimi iş peşindeydi… Bu döngü hemen her gün tekrarlanırdı. Kimi yaşam dolu, mutlu görünürken, kimi de yalnızlık, keder ve üzüntü içindeydi.  Biri ötekini, rahatını kaçırmış gibi tuhaf bakışlarla süzüyordu. Sözgelimi şimdi içlerinden herhangi biri; kadın, çocuk, yabancı ya da tanıdık çamura saplansa, dövülse, dönüp bakmadan yoluna gidiyorlardı. Bundan dolayı insanların birbirlerini anlayabildiklerine inanmadım asla.  “Belki de bu yüzden her birimiz ötekine yabancı hale geldi,”  diye düşündüm.

Yolun bir yanında, kalabalığın içinde, ama tek başıma, düz bir çizgi boyunca, aynı doğrultuda, hızlı şekilde, karşıdan esen rüzgârı yüzümde hissederek yürüyordum.

Bugün, ömrümde ilk defa rahat, huzurlu, düşlerine doğru kanatlanan biriydim. Ağır bir yükten kurtulmuştum. Yere sağlam basıyordum. Açken başka, tokken başka değildim.  Bakışlarım ilerde, geniş bir alanı inceliyordum: Renkler, çiçekler, serin esintiler, narin yapraklar, insanlar ve bir tarla kuşunun yüksekten uçuşu…

Gökyüzünde bir tarla kuşu vardı. Yerden epeyce yüksekte, kanatlarını son sınıra dek gererek havada asılı kalma rekoru kırıyordu sanki. Bu bir rekor denemesi miydi kestiremedim, ama muhteşemdi!  Tarla kuşları gökyüzünde asılı durmada ustadırlar. Dakikalarca öylece dururlar ve asla düşmezler. Gökyüzünün muazzam yüksekliklerinde süzülmek, onlar için öğrenme ve özgürlük demektir. Böyle anlarda, basit uçma kurallarının sınırlarını alt üst ederler… Yükselirler, alçalırlar, tekrar yükselirler… Sonra tekrar asılı kalmaya dururlar… Bu şekilde ufuktan ufuğa, oradan da yere ve tekrar gökyüzüne uçmaya devam ederler…

Ötüşleri de muhteşemdir. Yumuşak, berrak, her defasında farklı bir melodiyle öterek, gökyüzünün görkemli ülkesindeki iktidarlarını şarkılarla tamamlarlar…

Gözlerimi kıstım, onu izlemeye koyuldum. Yüksekte kanat çırpmayı seviyordu. Korku ve kaygı taşımadan, sınırların ötesine geçebiliyor, kanat çırptıkça öğreniyor, öğrendikçe uçuyor, uçtukça daha yüksek, daha mutlu biri oluyordu.   

Gökyüzünde yaklaşık üç beş dakika süzülüp asılı kaldıktan sonra, birdenbire güçlü bir atılımla yere doğru kurşun gibi bıraktı kendini. Dakikada 15-20 kilometrelik bir hızla gözden kayboldu.

Onu bir daha göremedim… Ne yolunu ne izini bulabildim. Ancak, tarla kuşunun kanatlarının ucundaki canlı ve göz alıcı yaşamın ışıltısı etkileyiciydi… Hiçbir zaman birine bağımlı olma ihtiyacı duymuyordu. Belki de bu yüzden hep tek başına uçuyordu. Yükseklerde uçabildiği sürece, gökyüzü onundu. Dünyaya geldiği günden beri, kısacık yaşamı boyunca, birkaç börtü böcek, çalı çırpı, birkaç damla su ile yetiniyordu ve bunların dışında bir şeye sahip olmasa da uçmak onun yaşama nedeniydi.  

“Yüksekliği kavramak, hayatın özünü kavramaktır,” diye düşündüm. Bu da yaşamın görkemli yanıdır. Varsın babam beni bu düşüncemden dolayı, aklını, yolunu yitirmiş, ayrı düşmüş olarak görsün. Kulaklarımda hâlâ onun sesi çınlıyor:

–  Hüseyin Hulusi! Sen eğlence mi arıyorsun? Günün birinde bu saplantının kazanç getirmeyeceğini anlayacaksın ama geç olacak… Bizler günlük boğuşmalar için varız… Tekrar ediyorum: İşe gitmemek ne demek? Peki,  nereye gideceksin? Ormana mı? Biz zaten oradan geldik. Taşları, kuşları, böcekleri bırakalı asırlar oldu. Zaman değişti. Ama bir şey değişmedi: Çalışmak ve sorumluluk.

– Ama ben insanı özgürleştiren yaşamı bilmek istiyorum.

– Böyle bir şey yok Hüseyin Hulusi… Özgürlük iyi, güzel şey, ama bizim tuzumuz kuru değildir. Anladın mı?

Babam bu sözleri bazen öfkeyle, bazen sevgiyle söylerdi. Bazen de uysal halde gözlerini diker, sakin bir sesle:

– Delirdin mi sen, derdi. Başka bir hayat yok. Başka bir yer de yok. Burada söyleyeceğiz, burada dertleşeceğiz. Burada toplanacağız, burada dağılacağız. “Özgür olmak” bir masal sadece. “Kendim olmak” bir delinin harcıdır. Evimiz işimiz var; yerimiz yurdumuz belli. Ne diye bilinmez yollara çıkalım?

Ama benim yolculuğum başlamıştı.

Öğleye doğru, güneş tam tepedeyken ben, insan kolonilerini, evleri, binaları, ısı yayan yolları çoktan geride bırakmıştım. İşimi aşımı terk etmiş, uzaklara doğru yeni bir yola girmiş gidiyordum. Bugün, bu sabah, biraz önce birlikte olduğum babam, dostlarım, arkadaşlarım yoktu artık. Yüzlerce yüz, onlarca ses birer anı olmuştu. Yaşam böyle bir şey işte: Sabah başka yerdeydim, şimdi başka bir yerdeydim. Ve daha birkaç saat önce başladığım yolculuğumda, bir kez bile dönüp geriye bakmayacaktım. Çünkü biliyordum ki geriye bakmak, dünün bir anlık parlamasından başka bir şey olmayacaktı. Bir anlık şeyler, bir anda parlar ve sönerler. Sönecek şeyi de canlandırmanın zahmetine değmez. Dünde yaşayan birinin, yarına götüreceği bir şeyi olmaz.

Kafamda türlü düşünceler içinde yürüyordum. Hem dağınık düşüncelerimi toparlamak hem yeni fikirlerle zihnimi açıyordum. Yalnız olunca birçok düşünce, bir anda kuşatır insanı. İşin tuhaf yanı kendi fikirlerinize hayran oluyorsunuz böyle anlarda. Dünyada en doğru sizsiniz. Ben de şimdi böyleydim: Kendime hayrandım.  En doğru, en zeki, öngörüsü yüksek duygular içinde yol alıyordum; ama biraz sonra kendime yönelik ilgim dağıldı. Çünkü kıyısından geçtiğim kasabanın meydanında tek renk giysiler içinde bir kalabalık gördüm. Kafamı çevirip baktım. Kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar birbirleriyle yarışıyorlardı. Yükselen sesler toz bulutunu andırıyordu. Esen rüzgârın etkisiyle sesler arada bir yön değiştirince kimi zaman yabanıl, kimi zaman da anlaşılmaz tuhaf homurtulara dönüşüyordu.  

Doğal olarak merak ettim. Böyle anlarda olup biteni öğrenmenin, insanı nasıl sarıp sarmaladığını tahmin edersiniz herhalde…

Gözlerim fal taşı gibi açıldı; zaman zaman ağzım açık halde bakıyordum. Ama bu benim suçum değildi. Çünkü kalabalıkların görünüşü, sıradan bir manzaraya benzemez. O andaki coşku ve taşkınlıklarını göz önüne alırsak, gözlerimin fal taşı gibi açılması, bir kusur değildi. Unutmayın ki, bu insanların çoğu birbirlerini tanımıyor, ama kafalarına yüklenen görünmez dürtü ve inançlarla bir araya geliyorlardı. Birkaç yılda bir, ya da daha sık, enerjilerini boşaltmak, bağlılıklarını bildirmek üzere birleşiyorlardı. Böyle olunca, önüne geçilmez taşkınlıklar onlar için gönülden gelen bir uğraş, mutlu bir zaman olurdu.

Derken yavaşça yürüdüm, kalabalığa karıştım. Cesaretimi toplar toplamaz, hemen önümdeki iki adama:

– Burada neler oluyor, diye sordum.

İki adamdan birincisi, gözlerini kırpıştırıp baktı. Beni enine boyuna gözden geçirdi; ciddi ciddi süzdü.  Sonra da:

-Görmüyor musun, dedi. Bir şölen içindeyiz…

Böyle bir cevaptaki gizlilik insanın şaşkınlığına neden olur. Ben de şaşırdım. Ama bu benim, anlaması kıt biri olduğumu göstermez. Sadece gizlilik dilimi bağlamıştı.

Sonra:

– Şölen mi, diye sorabildim ancak.

– Evet, dedi birinci adam. Temsilcimiz birazdan gelecek ve bize hitap edecek.

Aksilik ya, şimdi daha da şaşırdım. İster istemez yine aynı şekilde:

– Temsilci mi dediniz?  Kimdir bu?

Yüzüme dik dik baktı. Bakışlarıyla, “bönün teki”  diyordu sanki bana, ama böyle düşünmesinin suçu da bana ait değil… Kim bilir, belki de inandığı ve esiri haline geldiği inancının dışındaki herkesi,  “bön”  olarak görüyordu.

Sonra konuştu:

– O temsilcimizdir, dedi.  Ona ihtiyaç duyarız.

– İlginç, dedim. Devamla:

– Demek ki böyle bir ihtiyaç var.

–  Evet. Kendimizi yükseltmeyi beceremediğimiz sürece, bir temsilciye ihtiyacımız olacaktır.  

–  Bilmece gibi konuştunuz ama…

– Sorun burada zaten. Hayatı bilmece gibi düğümledik.. Ve işin feci yanı, temsil yetkisi,    teslimiyetimizin ilk adımı oldu. Böylece kendimizi küçülttük, önemsiz hale getirdik.

–  Yaa! dedim.

İkinci adamın, “Temsil yetkisi, teslimiyetimizin ilk adımı oldu,“ açıklaması, bu sözün üzerinde düşünmeme neden oldu. Eşsiz bir açıklamaydı…

 

Bir süre sessizce baktım; karşılıklı bakıştık. Bana gülümsemeleri, yüzlerinde beliren aydınlık ifadeler, onlarla konuşabilmeme umut oldu. Demek ki karşımda kendime yakın bulduğum iki adam vardı.

-Peki, sen ne arıyorsun burada, dedi ikinci adam. Nerden geliyorsun, nereye gitmek istiyorsun küçük adam?

Sanırım bana  “küçük adam” demekle birazcık haklıydı. Görünüş olarak kısaydım; ufak tefek, zayıf biriydim.

Nerden geldiğimi, nereye gideceğimi öğrenmeleri epey bir zaman aldı. Çünkü düşünceli bir sessizlik içine girmiştim.  Bana durmadan sorular yağdıran, konuşan iki adamı duymuyordum sanki.

Neden sonra:

-Benim geldiğim yerde de, dedim, kalabalıklar toplanır. Daha büyük, daha gürültülü, kendinden geçen delirmiş insanlarla dolu topluluklar gördüm.  Ve hemen hepsi, büyük küçük, birbirlerine benziyor. Biri ötekinden farklı değil. Nedendir bilmem, ama kendimizi birilerine teslim etmenin ve o birini yüceltmenin gizini çözemeyeceğiz galiba.

İkinci adam yüzüme dik dik baktı. Gülümseyerek:

-Demek sen de hoşnut değilsin, diye ekledi.

Başımı sallayarak onayladım ve ben de aynı şekilde, gözlerimi ondan ayırmadan:

-Peki, siz, diye sordum.

Hafif bir sesle güldü. Uzun uzun baktı. Sonra ellerini omzuma koyarak, önemli bir şey söyler gibi:

-Küçük adam, dedi. En saf, en doğru olana gülümseriz. Yanlışa ise somurturuz.

Durdu. Sonra tatlı, sevimli bir sesle:

-Eğer adını söylersen, sana, küçük adam dememiş olacağız.

Onlara adımı söyledim:  Hüseyin Hulusi…

O anda önemli bir şeyi öğrenmiş oldum: İki adam da temsil edilmekten hoşnut değillerdi ve bu iyi bir şeydi. Dünyada benim ve iki adam gibi düşünen yığınla insan var.  Afrika, Ortadoğu, Uzakdoğu, Avrupa, dünyanın başka yerlerinde, başka uygarlıklarında, hoşnutsuzlar sayıca daha fazladır. Bu konuda istatistiki bilgiler de mevcuttur. Sözgelimi Borneo ormanlarında bir grup, bundan yıllar önce temsil yetkisinin tuhaflığından hoşnut olmadıklarını söylemişlerdi, ama adamlar uygarlıktan uzak, çıplak ayaklı, iki parça bezle örtündükleri ve kara gözlü oldukları için ciddiye alınmamışlardı… Böyle garip şeyler oluyor işte…  

Sonunda beklenen an geldi. Temsilci göründü. Eciş bücüş, iki dirhem bir çekirdek adam, kendisi için özel olarak kurulan ahşap yükseltinin üzerinden ellerini kaldırdı, kalabalığı selamladı. Kalabalık aynı anda çıldırdı. Bağırdılar… Birbirlerini kışkırttılar. Yükselen sesler,  ortalığı karanlığa boğdu.

 Şu anda burası, gördüğüm herhangi bir alandan daha büyük geldi bana. Yüzlerce değil, binlerce insan görüyordum sanki. Oysa topu topu bir konut kooperatifinin genel kurulunda bir araya gelen yedi yüz ya da sekiz yüz kişi kadardı. Ama kopardıkları gürültü binlerce çığlık gibiydi. Her biri temsilciyi görmek için sabırsızlanıyor, ötekini ezmek pahasına hamle yapıyor, ona ulaşmaya çabalıyordu.

Temsilci, bilinmez tanınmaz biri değildi. Yıllardan beri kendi ayrıcalığı üzerine oyununu kuran ve bu şekilde devam eden biriydi. Saldırgan dili, “bizden olmayan, bize karşıdır” söylemi, taraftarlarında önüne geçilmez coşkular yaratırdı. Cenaze masraflarını bile temsil ettiklerine ödettirirdi ve bundan zerre pişmanlık duymazdı. Güvenli değildi; bir anda sırtını dönerdi. İki yüzü vardı ve insanlar onun nasıl davranacağını kestiremedikleri için, hakkında yargıda bulunamıyorlardı. Sinsiydi… Kendi halinde insanlar onun güçlenmesine omuz verdiler; katkı sunarak onu öne geçirdiler. Ama o, perişan etti herkesi…

Ondan öncekilerin zamanında da çerçeve böyleydi: Çığırtkanlar, kurşun dökücüler, ok atıcılar, çaycılar, gerçeği karartanlar, saçmalamak için kürsü işgal edenler, kavrama yetisi sıfır olanlar… Savaş ciddi iştir, barış gayri ciddidir, diyenler ve umutsuz insanın koyun gibi olduğunu bilenler… Çekip çevirdiler, dönüp dönüştürdüler…

Temsilci, uzun denilebilecek bir süre konuştu. Bu esnada bayılanlar oldu; kimileri heyecandan yerinde duramadı… Kimi de temsilcinin gücüne ve görünüşüne hayran oldu; kimi de böyle biri olmak için tuhaf düşlere kapıldı. Kimi de kıpırtısız, gökyüzünde yıldız izler gibi, çivilenmiş halde baktı.

Karmaşık bir andı ve temsilci konuşmasını bitirip alandan ayrıldı. Kalabalık dağıldı. Ben ve iki adam ise baş başa, yüz yüze kaldık.

İki adamla ilgili birçok ayrıntı vermek isterdim. Sözgelimi nasıl yaşadıkları, yaşamdan ne anladıkları, hatta alışkanlıkları üzerine konuşmak isterdim; ama karşıdakinin nasıl tepki vereceğini hesaplamak zorundasınız. İyi mi, kötü mü olacak? Aslında onlara şunu sormak isterdim: Temsil edilmekten hoşnut olmadığınız belli, ama alkışladınız. Neden?  Ya da yaşamın birçok dili var ve biz hep sevimsiz, kederli, hüzünlü yanını konuşuyoruz. Neden? Bunları ve daha başka şeyler sormak isterdim… En çok da güler yüzlü, sevimli, uzun yaşayan çocuklar, kirlenmemiş topraklar, ormanların ve ağaçların yok olmadığı bir yeryüzünü konuşmak isterdim. Bir akşamüstü, günbatımının muhteşem kızıllığını, güneşi ve tarla kuşlarını konuşmak isterdim. Ama konuyu açmak bile işe yaramıyor; çünkü temsilciyi ve onun gündemini konuşmak varken, kimse dönüp yüzünüze bakmayabilir. Teslim olmak böyle bir şey…

İkinci adam, yeniden tepeden tırnağa süzdü beni. Uzun uzun baktı.  Sonra:

-Gerçekten kimsin sen, diye sordu.   Yapayalnız görünüyorsun. Kimin kimsen yok mu?

İşte şimdi size biraz önce sözünü ettiğim konuda ne kadar haklı olduğumu fark ettim. Kimin ne tepki vereceğini kestiremiyoruz bir anda. İkinci adamın güvensizlik dolu sorusuna şaşırdım. Oysa daha az önceye kadar, onları da kendim gibi sanıyordum.

-Kim olmak mı? Amma da saçma soru. Sizden biriyim. Kardeşinizim.

Bu cevabım yeterli olmadı ki:

-Ahvalin nedir peki, diye sordu. Yerin yurdun, evin barkın yok mu?

-Hepsinden el çektim…

-El çekmek mi? Bu ne demek?

-Hiçbir yerde sabrım kalmadı. Ne yaptımsa beyhude zamanlara gitti. Kandım, aldandım. Bir şey öğrenemedim. Ne sırdaşım, ne hem halim oldu.  Bulduklarım da karanlıktan başka bir şey olamadılar.  Daracık bir sokakta, yüzümü duvarlara dönerek, tam elli yıl tükettim. Korku, endişe, can sıkıntısı… Gece gündüz nasıl geçti anlamadım.

– Peki şimdi?

– Şimdi hayatımın anlamını öğrenmeye çıktım. Nasıl yaşamam gerektiğini bilmek zorundayım. Yükseklik dolu özü kavramak istiyorum.

–  Bu mutlu ve güzel bir rüya…

–  Yaşam, yükseklik üzerinde anlamını bulur. Bunu sınırlayan ne varsa, kaldırıp atmak gerekir. Ancak bu şekilde mutlu ve güzel rüyalarımızı gerçekleştirebileceğiz. Özü kavramadıkça, topal karınca gibi düştüğümüz kuyudan çıkamayız.

– Seninki uzun ve müşkül bir yolculuk.  Buna ömrün yeter mi?

Ömrümün yetip yetmeyeceğini bilemem, ama bugünün işini yarına erteleyemem… Ve bu açıklamamın dikkate alınmasını isterim.  Bunu söylememin nedeni,  bir gün biri çıkar da hayatın anlamı üzerine yollara düşerse, kafasına iyice soksun ki hayatın tekrarı yoktur.

Sonra iki adam da çekip gitti. Gözden kayboldular. Ben de devam etmek üzere, yola koyuldum yeniden.

Her geçen an, yolculuğum ve hedefim hakkında yeni şeyler öğreniyordum. Bunlar düşüncelerimin içinden sıyrılıp geliyordu.

Dünya büyüktü. Yaşam bizi geniş hayallerle, sınırsız düşüncelerle donatmıştı. Her yerde, her zaman çözümlerimiz vardı. Bir yol olmazsa, başka bir yol bulabiliyorduk. Düşüncelerimiz değişiyor, zaman ve mekân aynı şekilde devam etmiyordu. Aslolan ilerlemekti. Gece ve gündüz yer değiştirip dururlar, sürekli tekrar içindeler ama ilerleme kendini tekrarlamaz.   “Tekrarı olacaktır,” diye kendimizi avutmak da yanılgımız oldu ve korku, endişe içinde ömrümüzü tükettik

Bu açıklamayı neden mi yaptım? Gerçek bir öyküden söz etmek istiyorum size. Bu kısa öyküyü yıllardır içimde saklıyorum. Ama artık anlatmanın zamanı geldi sanırım. Anlatmalıyım ki öyküler gerçek değerini bulabilsin. Çünkü her öykü keşfedilmeyi bekler; tıpkı toprağın derinliklerinde saklı duran tohum gibi, çok zaman fark edilmezler… Ama günü gelip de ufak, sevimli başlarıyla göründükleri an her şey değişiyor.

Bir zamanlar B adında bir öğrenci tanımıştım. Uzaktan ışıltılı, görkemli büyük şehrin, taş duvarlarla örülü görkemli okulunda öğrenciydi. Kendi halinde bir yaşama, birkaç da bilgi ve beceriye sahipti… Yaşamının düşünü gerçekleştirmek üzere buraya gelmişti. Okuyordu, çalışıyordu. Çalışmak ve geleceğe yürümek onun mutluluk kaynağıydı. Ancak sorun şuydu ki, burada düşlerini kurduğu hedefe varıp varmayacağından emin değildi. Yaşam değişiyor, öğrenme ve bilgilenme değişiyordu, ama taş sütunların içindeki bakış açısı pek de değişiyor gözükmüyordu.  

Öğrenci B,   “Hafızlık,”  dersinden bunalırdı. Her defasında bu dersten kaçardı. Öğretmeni de sevmezdi.

Öğretmen ise öğrenci B’nin kendisini ve dersini sevmediğinin farkındaydı ve bir gün onu, yüksek bir tepede kurulu okulun geniş arazisinde gezintiye çıkardı. Amacı dersini sevdirmekti… Konuştular, dolaştılar… Öğretmen onu sevdi, saydı, ilgi gösterdi… Sorular sordu, sorular cevapladı… Gülümsediler. Öğrenci B, kimi zaman mutlu, rahat, kiminde de tedirgin oldu. Hatta şimdi bile arada bir kurtulup kaçmak istedi, ama içindeki korku, endişe, geleceği düşünme kaygısı alıkoydu onu…  

Derken, öğleden sonra birden, günlük güneşlik hava bozulmaya başladı. Önce şiddetli bir rüzgâr esti. Ardından yağmur… Şimşekler, yıldırımlar. Fırtına yıkıp dağıtmaya başladı her yanı. Rüzgâr, tozu dumana katarak esiyordu. Göz gözü görmüyordu. Birkaç adım öteyi görmekte zorluk çekiliyordu. Güçsüz, zayıf ağaçlar devrildi; okulun çatısı uçtu, birkaç eğreti kulübe yıkıldı. Dışarıda, bahçede dolaşan bir grup öğrenci dahi sürüklenmeye başladı.  

Bu anda öğrenci B’ de sürüklendi. Rüzgâr önüne katmış götürüyordu ki, öğretmen hızlı bir hamleyle onu yakaladı, kendine doğru çekti. Birbirlerine sarıldılar ve bu şekilde fırtınaya karşı koyabildiler. Ancak güçleri tükeniyordu. Yorgunluktan bitkin düşmüşlerdi… Ne yapıp ne yapamayacaklarını aranırken, bereket versin ki şansları yaver gitti ve biraz sonra güçlü bir ağacın gövdesine tutunarak beklemeye koyuldular.

Sonra rüzgârın hızı kesildi. Bu sırada öğretmen, öğrencisine buradan gitme isteğini iletti.

–  Olmaz, dedi öğrenci.

–  Neden?

–  Olmaz işte…

–  Ölebiliriz…

–  Yine de olmaz.

Olmazlar üzerine kurulan konuşma, bir süre devam etti. Sonra içinden çıkılmaz oldu. Öğrenci B’ nin kılı kıpırdamadı. Birden:

–  Siz gidin, dedi öğretmene. Ben kalmak istiyorum.

Öğretmen bırakıp gitti. …

Öğrenci ise oracıkta kaldı. Şu an aynı yerde mi değil mi; ne yaptığını, başına nelerin geldiğini bilmiyorum. Ancak, hâlâ öğrenci B’yi merak ederim. Onu düşündükçe yüreğimi koyu bir hüzün kaplar. Onun için taşıdığım kaygılarım da devam ediyor. Belki de kurtulmuştur, başka bir yerde yeni insanlar tanımıştır ve bizi unutmuştur. Belki de yeni hayatında, eskiye ait iz kalmamıştır. Belki de yaz kış demeden ırmakta yüzüp göbeğini kaşıyan ve homurtusu insanı dehşete düşüren adamlardan kurtulduğu için dua ediyordur. Muhtemelen yeni bir mevsimdedir ve yeni mevsimlerin göbek kaşıyanlara ihtiyacı yoktur.

Günün ışıkları dağların arkasından yitip giderken,  akşam da yavaş yavaş çöküyordu. Bir süre sonra da dolunay belirmeye başladı. Ay ışığı altında yürümeyi hep sevmişimdir. Ayrı tadı, ayrı bir güzelliği vardır bu anın. Görünürde dağlar, gölgeler ve ışık dışında bir şey duymaz, görmezsiniz. Dolunayın insana hoş gelen asıl yanı geceyi aydınlatmasıdır. Saatlerce aydınlıkta, yıldızların altında, sessizlik içinde yürümek, bir arınma yeri gibi olur. Bu, bildiğimiz arınma yerlerinden başkaydı. Eşsiz,  sessiz ve uçsuz bucaksız bir aydınlık hüküm sürüyordu.

 Arada bir, gece böceğinin ya da avlanan bir hayvanın birden belirip sonra hemen görünmez oluşu dışında her şey yolundaydı. Bu anlarda da içim korkuyla dolardı. Ancak yaşıyordum ve korkuların içinde bile hayatın devam ettiğini, gökyüzünde dolunayın ışıdığını, yıldızların parladığını ve insanların her mekân ve zamanda yaşadıklarını biliyordum. Hayat nefes alıp verdiğimiz andır. Böyleyse eğer ilerlemek gerekiyor.

Yorgunluktan ve uykusuzluktan bitkin durumdaydım.. Uzanıp giden bu engin yollarda tek başıma olduğumdan sanırım, zaman zaman kendimle konuşur olmuştum.

-Yolum uzun olabilir, ama bu yol lambalarla aydınlanan yoldan da cehaletten de, çarpıtılmış olandan da önemlidir. Hiç değilse işe yarıyor.

– Evet. Bir amacı ve doğrusu var. Hayatta en çok amacı dışında bir şeye hizmet etmeyen yolları sevdim.

– Üzerinde yürüyebileceğim tek yol budur.

– Evet… .

Yollar beni öteden beri cezbetmiştir. Bir çizgi üzerinde başlarsınız, kararlı ve heyecanla devam edersiniz. Düşünebildiğiniz, duyabildiğiniz tek şey yürümektir. Yola çıkmayı sevdiren de, varacağımız yerde, yenilik ve değişimi yaşama arzumuzdur. Bir zamanlar bir gezginin öyküsünü okumuştum. Şöyle yazıyordu: “Yola çıkmak, yaşamı ilginçleştirir. Gezmek, yeni yerler görmek, hayata anlam katar. Daha da önemlisi düşlerimizi gerçekleştirmenin yoludur yollar…”

– Ama bazıları sadece yürür. Nereye varmak istediklerini bilmezler, dolanıp dururlar. Bu da bir işe yaramıyor.

Düşüncelerimi çok saf, basit, doğru ve anlaşılır buluyordum. İçimizden her biri, her gün binlerce kez konuşur, ama gerçekten tam olarak ne konuştuklarını bilmezler.  Herkes arayış içinde, ama kimse ne aradığını bilmez.

– Evet bilmiyorlar. Anlasalar, üzerinde yürüdükleri yolun anlamına varabileceklerdir. Bu yol hayattır.

– Ama kafalar tutsaktır. İnsan ancak, zincirsiz bakabildiği zaman gerçeğe varabiliyor.

Düşüncelerim her an biraz daha berraklaşıyordu. Çevrenin güzelliği ve sessizliği de berraklığa eklenince, övüncüm ve kararımın doğruluğu bir kat daha artıyordu.

Güzel şeyler düşünmek güzeldir. Çünkü bunlar düzenli bir senfoninin uyumlu notaları gibi etkileyicidirler. Sözgelimi bizi aydınlatan, yolumuzu açan, uyumamızı engelleyen düşüncelerin eşi benzeri bulunmaz Eğer üzerine basa basa söylüyorsam, buna ihtiyacımız olduğundandır. İnanın bana. Vaktimizi yararsız şeylerle harcayacağımıza, bizi yıldızımıza taşıyacak yollar düşünmeliyiz. Çünkü bize doğrular lazım.

Doğruluğun gizine anlayarak varılır. Tutsaklıktan kurtulmak istersek ya da temsil edilmenin tuhaf trajedisini görürsek, bu doğrudur. Teslim olmak ise yanlıştır. Ben de burada, yukarıda size birkaç tane doğru olabilecek tespitte bulunduysam, bunu enine boyuna düşünmenizi, tartışmanızı dilerim. Ne olur ne olmaz…

Yolculuğumun ikinci gününün sabahında kendimi bir vadinin içinde buldum. Fark ettiğim ilk şey güzellik oldu. Burası daha önce gördüğüm herhangi bir yere benzemiyordu. Muhteşemdi!   Dört yanda birbirlerini izleyen dağlar, zirveler, sipsivri tepeler gördüm. Baştanbaşa ağaçlarla kaplı yamaçlar, eşi benzeri az görülen yeşil örtüyle donanmıştı. Dallarını eğmiş salkım söğütler, asırlık meşeler, çam, irili ufaklı ağaçlar, güneşle parlayan yapraklar, türlü renkte narin çiçekler görünüyordu. Yaşamı, suyu ve yiyeceği arayan her canlı için sığınaktı. Bu duruluğu hiçbir şeyin bozmadığı belliydi ve hiç kimse de bu güzelliğe karşı beslenen coşkun duygular yaşamaya engel olamazdı.

Uzun süre yeşil tepelere, görkemli dağlara baktım… Sonsuzluk duygusu yaşıyordum. Aklım başımdan gitmişti sanki. Belki de vadiyi benim için bu kadar güzel kılan şey, çocukken gördüğüm yeşil örtüye benzemesindendi. Küçükken ağaçların ve yeşilin çevrelediği bir fundalıkta yaşıyorduk. Burası bir masal ülkesi gibiydi… Dünyada daha güzeli yoktu.   Mevsimlerin tadına doyulmazdı… Ağaç ve bitki örtüsü, her yanı saran çalılar, kuş ve böcek sesleriyle şenlenen olağanüstü bir yerdi.  Bu anlatımım sizde, abartılı izlenimler uyandırmasın. Gerçekten güzel bir yerdi ve insan burada,  mutluluk kazanıyordu.

Şimdi bulunduğum vadi de mutluluk ve şifa veriyordu.   Huzur veren bir yanı vardı… Ne var ki, tam da bu anın güzelliğine büyülenmiştim ki birden anlaşılmaz sesler duydum… İki kişi aralarında konuşuyorlardı. Seslerin alçalıp yükselen tonu, ardı ardına hızla sıralanan sözcükler, bazen coşkuyla heyecanla,  bazen öfke ve kızgınlıkla yayılıyordu. Ürktüm… Nefes alış verişimin sıklaştığını, çarpıntımın artığını tahmin edersiniz herhalde. Tedbiri elden bırakmadan yürüdüm.

Biraz sonra yolumun üzerinde iki adam gördüm. Dikkatle baktım… Üzerlerinde alışılmışın dışında, dizlere kadar inen, gündüz sıcaktan gece soğuktan koruyabilen, göz alıcı renkte giysiler vardı. Meraklı gözlerle çevreye, öteye beriye, vadinin enginlerine bakıyorlardı. Onları tanıdım. Bunlar, temsilcinin açık hava toplantısında tanışıp konuştuğum adamlardı.

Sakin bir sesle:

– İyi günler, dedim.

– İyi günler, dediler ve eklediler:

– Nerede bulunuyoruz? Burası neresi?

– Burası herkesin hazinesini bulacağı yerdir. Hayatın anlamı burada öğrenilir. Onun nasıl değiştiği, nasıl geliştiği burada görülebilir.

– Ya!.

Sessizlik oldu. Ardından birinci adam:

– Yıllardır yüreğimi iyileştirmeye özlem duyuyorum. Bu mümkün mü?

– Neden olmasın? Yüreğin çarptığı sürece, kendini iyileştirmeyi bilecektir, dedim ve ekledim:

– Buraya ne yapmaya geldiniz?

– Sana katılmaya geldik, dedi birinci adam.

Şaşırdım. Daha önce beni kuşkuyla karşılayan, sorgulayan iki adam, şimdi bana katılmak istediklerini söylüyorlardı.

Yüzümdeki ifade aydınlandı. Tam da istediğim buydu. Demek ki dost olabilecektik.

Dostluk olsa da olmasa da olur, deyip geçmeyin. Burun kıvırmak doğru değildir. Çünkü her birimiz, hayatımızın bir bölümünde sevimli bir gülüşe, mutlu bir bakışa sahip birilerini ararız. Bu bir gerçektir… Bir arkadaşınızın sizinle bir düşünceyi paylaşması, bir yola gitmek istemesi; kederinize, hüznünüze ya da sevincinize ortak olması önemli değil midir?

Birinci adam devam etti:

–  Tarihimizde bize çizilen sınırlara mahkûm olduk. Yeteneklerimizin farkına varamadık. Şimdi ne yapıp yapmayacağımızı bilmek istiyoruz.

Devamla:

–  Söylesene Hüseyin Hulusi, dedi.  Sahip olmak mı, yoksa sözgelimi her gün bir çiçeği sulayıp büyütmek mi önemli? Hangisi daha yararlı?

Bazı sorular, insanı kıskıvrak yakalar.  İlgisiz bir anda, damdan düşer gibi gelen bu soruya şaşırdım. Mantığını kavrayamadım; bununla anlatmak istediği neydi?  Kısa bir duraklamadan sonra:

– Elbette çiçeğe hayat vermek daha yararlıdır, dedim. Yararlı olmak: sevgi, emek ve büyütmektir. Sahip olmak ise tüketmek, sonra da onun yok olmasına neden olmaktır.

– Ben de böyle düşünüyorum, dedi ve tekrar sordu:

–  Hak ve adalet anlamını bulacak mı?

Zor bir soru daha.  Siz olsanız ne yapardınız? Cevap vermeyi mi, yoksa susmayı mı seçerdiniz?  Ben cevap vermeyi seçtim.

–  Şüpheniz olmasın… Yeni yaşamımızda her eylemin sağaltıcı gücü olacaktır. Canınızı sıkmayın, dedim.

–  Sorularımız çok Hüseyin Hulusi. Çok çok soracağız. Mesela milyonlarcamız neden sürüye katılıp gidiyoruz? Öylesine kör kötürüm haldeyiz ki boyun eğmenin, didişmenin ve açgözlülüğün dışında başka yaşamlar olabileceğini unuttuk. Birbirimize tuzaklar kurmaya çalışıyor beynimiz. Söylesene Hüseyin Hulusi; öteki dünyalar, burası, bayrak, banka borsa, sınırlar vs. bizi kuşatan değerler, bunlar gerçek mi?

–  Hayır, dedim. Bunlar bizim uydurmalarımız. Yaşamın özünde böyle şeyler yoktur. Bunlar bize öğretildi. Ve neyi öğrendiysek, öyle devam ettik. Bizim hatamız, öğretilenlere karşı koyamamak… Böyle olunca da çizilen sınırların içine hapsolduk. Hepsi bu…

Birinci adam yüzünü vadinin yükseklerine doğru döndü. Uzun uzun baktı. Gözlerinde, hayata yeniden başlama isteği vardı. Yıllarca hep aynı yerde kalmak, aynı havayı solumak, söylenenleri kabul etmek, verilenlerle yetinmek istemeyen ve kurtulmaya çalışan birinin canlı bakışları vardı gözlerinde.

–  Hüseyin Hulusi, dedi. Yeteneklerimizin farkına vardığımızda, varacağımız yer kendi tahtımız mı olacak?

–  Evet… Yaşamımız doğruluk ve sevgiyle taçlanacaktır. Sınırsızlığı yaratacağız ve bu da hayatın olağanüstü yanıdır.

Birinci adam görmüş geçirmiş biriydi. Yüreği, umutlarının ve hayallerinin peşinden koşan, ama hedeflerine yetişemeyen insanların öyküleriyle doluydu: Düşleri yarım kalmış çocuklar, ateş gibi yakıcı ihanetler, sindirilmiş yaşamlar, kurnazlık ve hilelerden tükenmiş bir yığın hayatın öyküsünü biliyordu.

Sözünü sürdürdü.

–  Bir kere ben, o kadar çok şeye tanık oldum ki, bunları anlatmaya ne ömrüm yeter, ne zamanım… Bu yaşam, kusurlu bir yaşam, değil mi?

–  Evet, dedim. Çünkü biz kusurlu bir beyinle dünyaya geldik… Kusurlu oluşumlar yaratan, hastalıklı beyinlerimizdir.

–  Peki, ne yapacağız? Nasıl kurtulacağız bundan? Yoksa bugüne kadar olduğu gibi devam mı edeceğiz?

–  Hayır! Hasta beyinleri iyileştireceğiz. Bunu yaparsak, hayatın olağanüstü tahtına oturmuş olacağız. Bu da bizim yetkinlik sınırımız demektir. Sevgi, neşe; ışık ve yüksekler; aklıselime ulaştığımız anlamına gelir.

–  Kusurlu beyin nasıl iyileştirilir? Bunu öğretebilir misin?

Gözlerimi ondan ayırmaksızın, güvenli bir sesle:

–  Elbette, dedim. Yeter ki kendimize olan inancımızı kaybetmeyelim. Bu yaşam, beynimizin sınırladığı bir cehennem. Cenneti yaratan da odur. Bedenimiz ve arzularımız da ondan bağımsız değildir. Davranışlarımız, tutkularımız onun uzantılarıdır. Eğer onun iyileştirilmesini sağlarsak, olması gerekeni yaşamış olacağız. Yaşam, sınırlanmış kuralların bütünü değildir. Bizler de birer tutuklu değiliz. Kendimizi yolu ve çizgisi belirlenmiş canlılar olarak görmeyeceğiz. Birinci kural budur… İkinci kural: Öğreneceğiz. . Bu başarımızın vazgeçilmez şartıdır. Her zaman, her yerde öğreneceğiz… Güzel şeyler söyleyeceğiz

–  Anladım ki, yeni baştan öğrenmem gerekiyor, diye devam etti

–  Evet, dedim ilgili bir sesle. Bunu yapacağız. Özün ne olduğunu öğrenirsek, herhangi birileri tarafından da yönetilmemiş oluruz.

–  Hüseyin Hulusi, dedi. Sen bana yeniden başlamayı öğrettin. Şu kısacık ömrümde, öğrenebildiğim en iyi deneyim buydu. İnan bana!  

İltifat duymak iyi hoş, hatta dudaklarımda hafif bir gülümseme bile belirdi, ama ardından sıcaklık yayıldı yüzüme. Sakin ve mütevazı bir ses tonuyla:

–  Övgün bana onur verdi, dedim. Ama ben sadece söylenenleri tekrarlıyorum. Bunlar bize yüzlerce kez öğretildi. Tarihimizin binlerce yıllık geçmişinde, özü ve anlamı anlatan çok sayıda kardeşimiz çıktı.

– Pekâlâ, neden anlamadık?

– Çünkü işimize gelmedi.

– Anladım, dedi ve ekledi. Ben başka bir yaşama geçiş yapabileceğimi biliyorum artık. Ve yürüyeceğim. Durmam gerekirse duracağım ve yine yürüyeceğim. Eğer başarırsam, doğrunun anlamına varmış olacağım ve yeniden yaşamış olurum. Yolum uzun; başım ağrıyacak, ayaklarım beni taşıyamayacak, hatta düşecek gibi olabilirim. Ama sabırla, bilinçle devam edeceğim. Sabır ve bilinç beni güzel olana ulaşmaya hazırlayacaktır.

Birinci adam, ders çıkarır gibi, deneyimlerini aktarıyordu. Yaşamın tecrübelerini ve düşüncelerini kafasına depolamıştı.

–  Çalışmayı aksatmamak lazım, dedi. Görmediğimiz, ama anlamını sezgilerimizle kavradığımız yaşama bu şekilde varabiliriz.

Konuşması, ses tonu, konuşurken yüzünde oluşan ifadeler, inançlı birinin ifadeleriydi.

–  Sevgiden ve güzellikten yana olacağız. Bu işe yarayacaktır Geçmişimiz, gece kuşları gibi nereden geldikleri belli olmayan kusurlu yaratıklarla dolu… Her biri farklı şeyler söyledi, ama hepsi işbirliği etmişçesine kendilerini bize temsilci atadı. Her biri birer parçamızı alıp götürdü.

Üzüntü içindeydi. Kötü günler geçirmiş, haksızlığa uğramıştı. Sürülmüş, incitilmiş, zalimce davranışlarla karşılaşmıştı.

–  Geçmişinizde güzel bir anı yok mu, diye sordum.

– Hatırlamıyorum, dedi. Beni kollarımdan tutup sürükledikleri gün unuttum. Ölüm gibi bir şeydi o gün… Basık tavanlı gri bir odanın içinde ve beş kişilik komisyonun karşısında şaşırmıştım… Nefesim kesilmiş, dilim tutulmuştu. O günden bugüne aklımda kalan şudur sadece: Otoritesini sözcüklere gerek duymadan gösteren biri: “Aklın yolu birdir, be adam! Bir şeyler söyle,” demişti. Ama ben bir şey söyleyememiştim. Şimdi ise söylüyorum: Dünyanın en büyük yalanı, “aklın yolu birdir” demektir.

Konuşmasının burasında,  müdahale ettim. Çünkü doğru bildiğim bir söze, beklemediğim bir anlam yüklüyordu.

– Sen, dedim. Şaşırdım bu açıklamana… Uzun bir damıtılmadan sonra söylenmiş bu atasözünde, hiç mi doğruluk yok? Bilgelik ve akıl dolu bu söze nasıl olur da  “yalan” diyorsun?

Sustu. Sonra düşünceli halde konuştu.

– Hüseyin Hulusi, dedi. Bunu diyen, bizi kendi dünyasında tutandır. Düşün;  şimdi buradaysam, seninle konuşuyorsam, geçmişimden kopup yeni dünyaya yürüyorsam eğer, bu söz konusu sözün doğru olmadığının kanıtıdır.                  

– Hüseyin Hulusi, diye devam etti. Yeniden başlamak için çırpınan sayısız insan var. Bilirim… Ama her defasında yerlerinde sayıyorlar. Sürekli bir şimdi içinde varlıklarını tüketiyorlar. Onlara ulaşıp yardım edebiliriz.

Derin bir soluk aldı. Devamla:

– Bizler yetersizliğimizin ve aptallığımızın kurbanlarıyız, dedi. Öğrenemedik… Öğrendiğimiz kırıntılar da davranışımızı değiştirmedi. Bu da bir işe yaramadı. Zaman ve mekânla sınırlı kaldık. Eğer sınırlı olmayanı öğrenseydik, hep aynı yerde olmazdık. Şu bilgece sözü bilirsin herhalde: “Mekânın dışına çıkmak yeniliktir; zamanı aşmak ise uzaklıktır.”

Konuşmaya susamıştı. Yeni yaşamın görüntülerini düşlerken, eski yaşamın yalnızca anı olarak kalamayacağını, oradan çıkardığı bilgilerle ufuklar yaratacağını da öğrenmişti.

– Söylediklerin önemli, dedim ve onu dinlemeyi sürdürdüm.

–  Bizi tüketen her yıkıcı eyleme karşı durabiliriz Hüseyin Hulusi. Bunu yapabiliriz, çünkü biz bilinç sahibiyiz. Bilinç, deneyimlerimizin toplamından oluşur ve bu da bizde var. Gerçek olanı öğreneceğiz… Senin de belirttiğin gibi, kurgulanmamış, uydurulmamış gerçeği öğreneceğiz. Bu dünyada başımıza gelen en kötü şey, sığınaklar yaratmak oldu. Yarattık ve hapsolduk oralara… İkincisi ise, kendimizi tekrar etmek oldu…

İkinci adam, bizden hayli önde yokuşu tırmanıyordu. Coşku içindeydi. Vadinin binlerce rengi içinde, bir renk olmuş parlıyordu. Kararlı, yorulmak bilmez güçle zirveye yürümeyi sürdürürken, ona:

– Sen kardeşim, diye seslendim. Neden bize katılmıyorsun?

Haykırır biçimde cevap verdi.

– Konuştuklarınız önemli olabilir, ama şu anda umurumda bile değil. Ben zirvenin görünmeyen yüzünü merak ediyorum. Coşkum bundan…

– Nesini merak ediyorsun? Burada olan orada da var. Benim gördüklerimi sen de görüyorsun.

– Yanılıyorsun, dedi. Göz gerçeği göremez. Gerçeği ancak hissettiğimiz ve anladığımız zaman görebiliriz.

– Ne diyorsun sen, dedim. Sözlerin anlaşılmaz oldu. Anlaşılmamak benim işim değil. .

– Bu şekilde düşünme Hüseyin Hulusi. Ben seni diğerlerinden farklı bilirim.

Bunu dedi ve yoluna devam etti.

Vadiyi, zirveye doğru tırmanmak kolay değildi. Yorucuydu… Dik yolu çıkmak güç gerektiriyordu. Nefes alışımız, çarpıntımız artmıştı. Daha fazla terliyorduk ve birinci adamla ben, hızla tırmanan ikinci adama yetişmeye çabalıyorduk.

Sağımızda solumuzda dünyanın en renkli kelebekleri uçmaktaydılar. Hem de binlerce ve güzelliklerinin zerresini gizlemeden salınıyorlardı. Böcekler, şakıyan kuşlar, her çeşitten sesler, her an yazılan yeni notalarla doluydu vadi. Güneşin usul usul yansıttığı ikindiüstü ışıkları da tenimizi okşuyordu. Aydınlık, parıltılı bir dünya… Düşündüm ki, her birimiz bütünün parçalarıyız ve birimizin eksikliği yaşamı tatsız kılar. Biz onlarla anlam buluyoruz.

Birinci adamla konuşmamız devam ediyordu. Bana, yaşadığı yerde, güneşin doğuşuyla batışı arasında sürekli tekrar eden hayatları, birbirinden farklı olmayan günleri, kısacık yaşamları, sınırlı sözcüklerle konuşmayı, neden öğrenemediklerini anlattı. Hayatı şükürle sınırlı kılanları, kızamık kızılcık, virüs, açlığı ve ölen çocukların hikâyelerini anlattı. Sonra tok bir sesle sordu bana:

– Hüseyin Hulusi, dedi. Şimdiki arayışımızı daha mükemmel bir yaşamı bulmak için mi yapıyoruz?

– Evet böyle…

– Böyleyse eğer, her hayatın gerçeği, zorunlu halleri, düzenleyici ilkeleri vardır. Bunları yok saymak doğru mu?

– Hayır.

– Her birey gerçektir ve hayatın içinde özel bir yere, göreve, biricik bir amaca sahiptir. Aslolan budur. Herkes hazinesine özgürce varabilmeli. Yaşamın hiçbir izne ihtiyacı yoktur.  Dünya korkutucu bir yer değildir. Onu korkutucu hale getiren, ölümcül acılar çektiren ne varsa, kenara atmalıyız. Ancak bu şekilde dünya rahat bulacaktır. Yasaları ve kuralları bir yana atmalı. Çünkü bunlar bize ölümcül acılar çektirdiler.

– Evet

– Bizi amaçsız, ihtiyaç duyulmayan, başıboş, kaskatı, güçsüz birilerine dönüştürmelerine izin verecek miyiz? Heyecansız, duygusuz olabilir miyiz?

– Hayır.

– Hatırla!  Şöyle bir atasözü vardır. “Sürüden ayrılanı kurt kapar. Ya da tek tip zihinler yaratmak…” Bu sözlere doğru diyelim mi?

– Hayır, dedim.

İkinci adam:

– Bilmiyorum, dedi. Anlamadığım şeye cevap veremem.

– Peki, şu söze ne demeli: “Büyük çoğunluk en iyisini bilir…”

– Hayır.

Eşsiz birine benziyordu. Şu herkesin dilinden düşürmediği öyküdeki çiftçiye hiç mi hiç benzemiyordu: Çiftçinin biri, bir gün bilgeye der ki: “Ambarlarım buğday dolu; ahırlarımdaki sığırların sayısını bilmiyorum, peteklerim ağzına kadar bal dolu.  Ama mutsuzum. Her saat içim daralır… Ne yapabilirim?

– Pekâlâ, der bilge. Bunca zaman içinde, kendine ne istediğini sordun mu?

– Hayır.

– Sığırlara, arılara sordun mu?

– Sormadım, ama onların ne istediklerini biliyorum. Arı çiçek ister, sığır yonca yulaf ister… Samana da hayır demezler. İhtiyaçları karşılandı mı mutlu olurlar.

– Senin ihtiyacın nedir?

– Bilmiyorum. Bugüne kadar kendime böyle bir soruyu sormak aklımın ucundan bile geçmedi.

– Öyleyse, der bilge. Sor, soruştur; önce ne istediğini öğren. Sonra gel, sana bir çift sözüm olacak.

Çiftçi gider; sorar, öğrenir ve sonra geri döner.

– Galiba ben bu hayatı sevmiyorum, der bilgeye. Hiçbir şeye anlam veremiyorum. Arılar ve sığırlar beni yönlendiriyor. Öğrendim ki eğer hayatıma anlam katacak beceriler geliştirirsem mutlu olabilirim muhtemelen.

 – O zaman git, der bilge. Hayatını anlamlandıracak yeni hayatlar dene… Çakılıp kalma.

Sonraki uğrak yerimiz zirveydi… Zirve, vadinin alçaklarına, derin koyaklarına benzemiyordu. Burada gözlerinizi ufuklara açıp baktığınızda, yeni zirveler, vadiler, dağlar, kayalar görürdünüz. Yeşil mavi bir örtü her yanı sarmıştı. Güneş kızıl ışıklar saçıyordu. Size, bu zirvenin görünüşü üzerine şunu söyleyebilirim: Buradan uzaklara bakmaya doyum olmazdı. Görünüş öylesine görkemliydi ki, çakılıp kaldığınız yerde ileri bakınca, sonsuzluk duygusuna kapılırdınız. Siz de bu muazzam uzaklar içinde bir parçacık sayardınız kendinizi.

İkinci adam, zirveye varır varmaz önüne çıkan ilk tümseğe düşer gibi çömeldi. Ayağı takılmış da, dengesini yitirmiş halde, rastgele, kontrolsüz bıraktı kendini.

Sonra gözlerini dikip uzun süre uzaklara baktı. Uzun uzun baktı.

-İşte bu, dedi. İşte dünya bu… Burada gölgelere yer yok.

Bu tuhafıma gitti.  Daha öncede bizi şaşırttığı olmuştu, ama bu defaki heybetli duruşu, öfkeli bakışları başkaydı.

– Aslında, diyerek devam etti. Bizi bir araya getiren, hayatı anlama arzumuz oldu, değil mi?

İkinci adam, sorduğunu doğrulatmak için mutlaka onay almak isterdi. Bunda ısrarcıydı. Bu defa da böyle yaptı.

– Evet, dedim. Daha çok, daha kalabalık olmak; hatta binlerce, milyonlarca insanla aynı havayı, aynı yolu paylaşmak isterim; öğretmek ve öğrenmek isterim, ama kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış birileriyle bir arada olmak, beyhude bir beraberlik olmaz mı?

– Doğru, dedi ve ekledi:  Bizi mecramızdan koparan, düşüncelerimizi sınırlandıran zincirleri koparmak gerekiyor. İnsanın en yüce yanı, kendi olma özgürlüğü değil midir?

Devam etti.

—  Bizim esas hikâyemiz yaşamaktır… Yaşam ise olması gerekendir. Bu da özün anlamında saklıdır… Hakkımızı gasp eden her kim ve ne olursa olsun, hikâyemizin dışına atılmalıdır.

—  Bizi seven biri de buna dâhil mi?

—  Evet, dedi. Asıl sevgi ve iyiliğin görüntüsüne bürünene, kötü ve sinsi olana karşı durmalıyız.

İkinci adam öfkeliydi. Gözleri büyümüştü; elleri titriyordu.. Bakışlarını sık sık öteye beriye çeviriyor, sonra tekrar uzaklara dönüyordu. Bizi görmediği belliydi. Yüreği çarpıntılı, yüzü kızgın, bıraksan kendine acı çektirenlere atılıp parçalayacak gibiydi.

Yaklaştım ve:

– Sen iyi misin, dedim.  Öfkeyi ve kini taşımana şaşırdım. Biliyorsun ki bunlarla bir yere varamayız.

– Hayır, dedi. Taşıdığım öfke ve kin değildir. Elbette bunlarla bir yere varılmaz. Ben asıl insanı yıkıma uğratacak kadar azgınlaşan bu duyguların tehlikelerini göstermek istiyorum… “Bir arkadaşım vardı. Genç ve sevgi doluydu. İnsanları ve hayatı seviyordu. Teninin rengini, gözlerinin ışıltısını gören herkes hayran hayran bakardı… Bir gün kasabanın sirk alanındaki gösteriyi seyretmeye gitti. Her yıl bir defa, buraya, içinde türlü hokkabazlıkların sergilendiği, methiyelerin, yergilerin dizildiği, alma-satma işlerinin bolca yapıldığı birkaç çadır kurulurdu.

Çadırlardan birine girdi ve bir daha çıkamadı.

– Neden?

– Onu bir daha göremedim. Ve ben yıllardır onu özlüyorum. Hatırladıkça gözyaşı döküyorum. Her yerde anısını ararım. İyi bir dosttu. Sanırım yalnızca ben bu dostluktan bir şeyler anlayabildim. Güzelin ve sevginin yapısına dair güçlü bir tarafı vardı.

– Bunda şaşılacak bir şey yok… Yüreği sevgiden yana çarpan güçlüdür zaten. Peki, bu dost neden öldü?

– Her ölümün bir nedeni vardır. Kimse ölmek istediği için ölmez. Ama sen tutup da birine,  “geçen bir akçe, geçmeyen iki akçe verecektir” dersen, bu nasıl bir neden olur?

– Şüphesiz,  yüce yanımıza ait bir neden olmaz, dedim. Bu suç, bizim en düşük yanımızı gösterir…

İkinci adam, uzun süre konuştu. Hayatın anlamı, öğrenmenin yüceliği, boş inançlar üzerine bilgece sözler etti. Sonra:

-Hüseyin Hulusi, dedi. İnsanın dinleyen bir dostunun olması ne güzel değil mi? Bu ay ışığında yürümek gibi bir şey; içimizi serinleten su gibi…

– Evet, dedim. Birine güvenerek içimizi açmak huzur verir bize.

– Kimsesizlik de acı verir değil mi?  diye ekledi.

Hüzünlüydü… Demek ki dostum hayatının büyük bölümünde yalnızlık çekmişti. Örselenmiş, kovulmuş, sözleri dinlenmemişti. Böyle düşündüm ve:

– Evet, dedim yine.

– Şimdi kendimi şanslı sayıyorum. Beni anlayan biri var ve bu iyi bir şey. Dostun sözleri şifa verir.

Cevap vermedim. Başka bir söz etmeden sadece baktım.

İkinci adam, biraz sonra çömeldiği yerden hızla kalktı. Yüzünü ufka döndü yeniden. Her mevsim burada, hayatı severek yaşayan canlıların sesine, yeni bir ses katarak:

-Hayat nerede, diye sordu yüksek sesle.

Bu çağrıyı yeterince beğenmemiş olacak ki, bakışlarını yeniden dağlara çevirdi ve ikinci defa sordu:

-Hayat nerede?

Dağlara, yamaçlara çarpan sesi yankılanıyordu. Her sözü, her sorusu defalarca tekrarlandı.

Üçüncü defa bağırdı.

-Hayat nerede?

Bu şekilde art arda bağırmakla eğleniyor muydu, hoşuna mı gitmişti, kestiremedim ama yankıyı bu kadar çekici kılan, belki de kendi sesini duymak arzusundan kaynaklanıyordu.

Sonra ara vermeden devam etti:

-Nefes aldığım yer, haykırdığım zirve… Kayalar, dağlar, sonsuz ufuklar… Kızıl ışıklarıyla aydınlatan güneş… Sizi görüyorum ve benden asla yüz çevirmeyeceğinizi biliyorum.

Devam etti:

-Hayatı seviyorum ben.  Bana onun nerde olduğunu gösterin. Canımı acıtırlar; her gün bir tarafım kopar… İncinirim, üzülürüm.

-Dünya böyledir ama… Hepimiz incinmek ve üzülmek için varız, dedim.

Bana döndü. Sözlerime karşılık:

-Buna inanmıyorum, dedi. Sınırlı olan gerçeği yansıtmaz. . Ne varsa ufukların ötesinde var.

– Böyle mi düşünüyorsun?

– Evet. Bizi dönüştüren şey ışıktır. İnsanı yücelten budur,

Devam etti:

– Hiç değilse beni duyun, bana başka hayatların olabileceğini gösterin. Hayat nerdeyse, mutluluk ordadır ve bunu en iyi siz bilirsiniz.

Devam etti:

– Bana bunun mümkün olduğunu söyleyin ki sonsuza kadar sizi seyredebileyim. Eşime, dostuma dönmek, onları yeni hayata hazırlamak için yardımınıza ihtiyacım var.

Feryadı dinmiyordu. İçimden onun yerinde olmak, kederine, hüznüne, coşkusuna ortak olmak istiyordum. Hatta içten, gürül gürül gelen bir ses tonu vardı ve ben, böyle bir sese sahip olmayı nasıl da istiyordum. Bir çağlayan, bir ırmak gibiydi. Dünyada ondan daha etkileyici, daha güvenlisi yoktu. Sesi, bakışı, duruşu, rüzgârda uçuşan saçlarına baktım ve kendi kendime dedim ki,  “Hiçbir güç, hiç kimse değerli bir hazineyi, sonsuza dek gizleyemez.”

Sonra döndüm, önüne dikildim. Ona:

-Birçok hayat vardır, dedim. Her hayatın anlamı başkadır. Bazı hayatlar beklemekle tükenirler. Çünkü değişmez, dönüşmez olduklarına inanılmıştır. Bazı hayatlar bir yerden bir yere gitmek üzerine örgütlenmiştir. Bazıları da öğrenme aşkıyla yanıp tutuşur; tepeden tırnağa yenilenmek ister. Sen hangisini istersin?

– Yeni olanı… Öğrenmek ve yenilenmek… Bana bunları gösterin ki, hayatla insanın mutlu sınırlarını birleştirebilelim.

– Başka?

– Canımı acıtmayan, ışığımı karartmayanı istiyorum. Ne başımda minnet, ne ayağımda bağ. Bir lakabım da yok. İyi nedir, kötü nedir, ihtiyaç olmasın bu karşıt ikiliye. Çünkü bu ikili kendi içinde yeniyi çürütür. Ve devlet… Devleti anlamanın hiçbir gerekçesi yoktur.

Bir süre soluklandı. Birkaç dakika yürüdü. Sonra usul usul dökülüp gelen sesle tekrar sordu:

– Şimdi söyleyin lütfen! Hayat nerede, nasıl ulaşırım ona?

– Hayat sensin… Senin içinde o ve sen de onun içindesin, dedim.

Nedenini anlamadan içimde tuhaf bir pişmanlık duydum. Doğru bir cevap mıydı?  Ya da bundan hoşnut olmadıysa…

– Bu kadar mı, diyerek baktı. Hepsi bu kadar mı? Bana söyleyeceklerinizin toplamı bir iki söz mü sadece. Yıllar yılı bize şunu söylediler: “Bulduğun zaman ye, kaçmak istediğin zaman kaç, ölmen gerekiyorsa öl! “  Soruyorum size: Doğru mu bu?

–  Eğer yeni ufuklara ve zenginliklere bakmaya zorlarsan kendini, bu sözler doğru değildir, dedim.

Birinci adam bizden biraz uzakta, büyükçe bir taşa oturmuştu. Bir eli çenesinde bakıyordu. Epeydir ne konuşuyor, ne bir şey söylüyordu.

İkinci adam ona doğru yürüdü. Birkaç adım kala durdu, bakışlarını dikti ve kısa bir sessizlikten sonra konuştu.

– Sen, dedi. Sen beni kesinlikle anlıyorsun. Bugün burada, bu zirvede çok şeyden söz ettim. Burada herkes yaşama nedenini kolayca öğrenebiliyor. Ben öğrendim. Zihnim, düşüncelerimin ışığıyla yükseldi. Yaşamın güzel ve anlamlı, değerli olduğunu ve bunu devam ettirme şartının onu korumak, geliştirmek olduğunu da öğrendim. Şimdilik şunu derim: İleri giden, geride kalanlara doğruyu anlatmalıdır.

Birinci adam öylece kalakaldı. Gözleri şaşkınlıktan büyümüş halde:

– Bu ne demek, diye sordu.

İkinci adam, alnına düşmüş saçlarını eliyle geriye itti. Kafasını kaldırdı, sakin, rahat halde, dolu dolu birinci adamın yüzüne baktı ve:

– Sen benim arkadaşımsın, diye başladı. Umulmadık bir anda karşıma çıktın ve o gün bugündür memnunum. Bir gün pişmanlık duymadım. En iyi sen bilirsin ki, ben doğan güneşi çok sevdim. Bu anları izlemeye bayılırdım. Sadece bu an için, sabah erkenden kalkar, gün doğumunu  izlemek üzere, kasabanın küçük tepesine tırmanırdım.

– Evet, dedi birinci adam.

– Hayatımın akışı içinde, bugüne kalan en güzel şey o anlardı. O karşılama yeri, ışık parıltısı, hepsi güzel gerçeklerdi.

Bir süre sessizleşti. Sonra yeniden konuştu:

– Gerçek, yanımızdayken bile, onun hangi yürekte attığını göremiyoruz… Şu dağlar, zirveler, yeşil örtü; dokunabildiğim, görebildiğim şeyler ve sen biricik arkadaşım… Kollarında, eteklerinde, yamaçlarında büyüdüğümüz, ihtiyaç duyduğumuz ne varsa, hepimiz bütünün parçalarıyız. Gerekliyiz. Bunların dışındakiler bizi, kendimiz olmaktan çıkaran şeylerdir ve tehlikelidirler.

– Anlatmak istediğin nedir, diye sordu birinci adam.

Gülümsedi. Benim ve birinci adamın yüzüne uzun uzun baktı. Yeni bir şey söylemenin gururu içinde:

– Sizler, dedi. Şu sözümü anlamanızı istiyorum: İnsan için en büyük tehlike, kendi ahlaksızlıklarını ahlak diye öğretenlerdir. Dün olduğu gibi, yarın da bizi bekleyen tehlike budur. Hayat bunların eliyle anlamını yitirdi. Bunların yürekleri berrak değildir. Anlaşılmaz, karanlık tutkularla doludurlar.

– Bunda yadırganacak bir şey yok, diye cevapladım onu. İnsanı tanımak zordur. İnsanın kendini tanıması ise daha zordur. Kimse kendi gerçeğinin pek farkında değildir. Bu kadar üzülme! Biz senin iki arkadaşın ve kardeşin olarak kim olduğunu biliyoruz. Kim olman gerektiğini de biliyoruz. Bu topraklarda hayat, yenilenme olacaktır. Düzenimiz budur bizim. Burada yetkinleşmeyi öğreneceğiz. Yetkinlik de bize anlamayı öğretecek. Keşke böyle olmasaydı da, böyle olsaydı demeyeceğiz… İyi ve kötü diye ne idüğü belirsiz sınırlara sıkışıp kalmayacağız. Eğer biri, sevgiyi ve doğruyu öğrenemiyorsa, kusuru onda bulmayacağız. Asıl kusur öğretemeyende ve düzeltmek için çalışacağız. Hayranlık, yaşamın özünü kavrayana duyulur. Yargılar, söze ve davranışa göre değil, yaşamın gerçeğine göre verilir.   Unutma: Özü yalanlayan şey, kutsal değildir.

– Ama bize kutsal olanın yanılmaz olduğu öğretilmiştir.

– Hayır, bu kurnazlıktır. Yüzkarası küçük kurnazlıklarla birbirimizi kandırıyoruz.

Ilık esen bir rüzgâr vardı. Usul usul esiyor, yüzümüzü yalıyor, saçlarımızı savuruyor; sevgisini ve sevincini bırakıyordu üzerimize.

Bu rüzgârın adı gündoğusuydu ve buralarda serin eserdi. Yağış getirdiğine inanılırdı. Eğer bu rüzgâr olmasaymış, bulutlar gelmez, yağmur da yağmazmış.

Yorulmuştum. Ayakta duracak gücüm kalmadığından, bir taşa da ben oturdum.

Susuyordum.

İkinci adam da suskundu. Zirvelerde yankılanan feryadı dinmişti artık. Uzun bir süre sustu; öteye beriye gidip geldi. Sonra bana doğru birkaç adım attı:

-Hüseyin Hulusi, dedi. Tarihimizin uzun yılları boyunca, yanlışın farkına varamadıysak, bu doğruyu bilmememizden oldu.

– Bu sözünde bilgelik var, dedim.

– Ben sadece düşünüyorum ve düşünmek beni uyandırıyor. Beni uyandırıp dirilten şeyi de seviyorum.

İkinci adamın karşısında yüreğimin sevgiden ve umuttan kabardığını hissettim. Ben de ona gözlerimi dikip:

– Sen, dedim… Sen, ikinci adam!  Ne yamansın böyle! Şimdi daha önce bilmediğim bir şey öğrendim: Bunları senden duymak aklımın ucundan geçmezdi, ama görüyorum ki çocuklar gibi gerçek bir bilgesin. Zirvelerde yaşamak asıl senin kılavuzluğunda olur.  

Bu sözüme gülümseyerek karşılık verdi. O kadar dost, sıcak bir gülümsemeydi ki,  içimi serinletti. Yorgunluğumu bir anda unutuverdim.

                                     

Haydar Uzunyayla son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın