İyi Çocukların Kötü Hikayeleri Sabire Ayşe Kanat

YAZI DÜKKANI AKADEMİSİ 1. ULUSAL ÖYKÜ YARIŞMASI

3. SEÇİLEN ÖYKÜ

İYİ ÇOCUKLARIN KÖTÜ HİKAYELERİ

Ben Henry Williams; uyuşturucu da kullanan, kendime benzeyen işsiz güçsüz serserilerle takılan biriydim. Elizabeth, annemden sonra sevdiğim tek kadındı. Beş parasızdım. Ara sıra annemden para istiyordum. Çalışmayı sevmiyordum. Elizabeth, tutunduğum tek daldı. O gün keyfim de yoktu param da. Anneme telefon edip yine para istedim. Bağırdı çağırdı, ağzına geleni söyledi, “sen adam olmazsın, beni bir kere de özlediğin için ara Henry” dedi sonra da telefonu kapattı.
Akşama doğru eve geldiğimde yarı sarhoş olmama rağmen açık olan tv’de Birleşik Devletler Başkanı Bush’un konuşması dikkatimi çekti. Irak diye bir ülkeden bahsediyordu. “İktidarda bulunan kral, halkına baskı yapıyor, halkını sömürüyor kendisi zengin halkı yoksul. Kral Hüseyin diktatör bir lider, dünya ülkeleri için tehlikeli bir adam! Kimyasal silah üretiyorlar. Eğer Birleşik Devletler olarak buna engel olmazsak, dünya nükleer bir savaşa girecek. Mutlaka o diktatöre dur demeliyiz” diyordu.
Amerika’nın genç, vatansever evlatlarını, asker olmak ve ülke adına savaşmak için orduya katılmaya çağırıyor, böylelikle para da kazanacaklarını ileri sürüyordu. Duyduklarım aklımı başımdan aldı. Başkanımız bana ve benim gibi binlerce işsiz güçsüz gence bir fırsat veriyordu. Çocukluğumdan beri filmleriyle büyüdüğüm kahramanlar gibi olacaktım. Elizabeth’e istediği hayatı yaşatmak için para da kazanacaktım. O an kararımı verdim. O savaşa gidecektim çünkü bu benim için bir şanstı. Ülkemizden binlerce kilometre uzaktaki bir Asya ülkesine demokrasi götürecektirk. Biz dünyadaki en demokratik, en zengin, en gelişmiş, en güçlü ülkeydik. Bize ihtiyacı olan tüm ezilmiş halklara yardım eden kahramanlardık.
5 Mart 2003’te başkanımız Bush, Irak’a özgürlük götürmek ve kitlesel kimyasal silahları yok etmek için, barış adıyla savaş başlattı. Orada olmak için can atıyordum. Uyuşturucunun da verdiği hazla kendimi kahraman gibi hissetmeye başladım. Aman Tanrım bu nasıl güzel bir haber!
Aslında dünyadaki tüm kahramanlar benim ülkemdeydi. Vietnam’da Rambo, o küçük insanları tek başına dize getirmişti. Süpermen kötülerden insanlığı kurtarmıştı. Dünyaya çarpacak astroidleri benim ülkemin kahramanları yok etmişti. Kimbilir şimdi de sıra bendeydi! Artık benim Henry’den başka bir adım olacak, ölsem bile, ardımdan halkım bana kahraman Henry diyecekti. O gece heyecandan çok az uyudum, kendimi filmlerini izlediğim kahramanların yerine koydum, bu ne güzel ve eğlenceli bir işti böyle. Zar zor sabah olmuştu, uyandığımda saate baktım henüz sabahın beşiydi. Tv’yi açtım neredeyse tüm kanallar Birleşik Devletlerin Irak’a başlattığı Demokrasi Harekâtı’nı gösteriyordu. Göğsüm kabardı çünkü biz güçlüydük. Ülkemin başkanı Irak’a demokrasi için müdahaleye başlamış, Bağdat semalarında Amerikan uçakları en kritik binaları bombalıyordu. Bu canlı olarak ülke ve dünya televizyonlarında yayınlanıyordu. Gücümüzü tüm dünya görüyordu. Hep filmlerde ve bilgisayar oyunlarında gördüğüm savaşı şimdi evimde Tv’de canlı olarak izliyordum. “Bir an önce orduya katılmalıyım yoksa çok şey kaçıracağım” dedim kendi kendime. Sonra valizimi hazırladım, eyaletimizdeki askerlik şubesine gidip, orduya katılmak için kayıt yaptırdım. 4’cü Demir At tümeni, piyade bölüğündeydim.
*
İlk heyecanı attıktan sonra, bizi Kentucky-Tennessee eğitim üssüne yolladılar. Çöle alışalım diye, üç ay Los Angeles’ta çöl şartlarında, askeri üste eğitim aldım. Artık donanımlı bir asker olmuştum. Savaşa gitmeye hazırdım. Doğduğumdan beri ilk kez işe yaradığımı hissettim. Eğitimler tamamlanmış biz Irak’a demokrasi götürmeye hazır hale gelmiştik. Arkadaşlarımla beraber uçakla, Fobdeleram Amerikan askeri üssüne indik. Gözümün gördüğü alanın tamamına yakını çöl ve kumdu. Kurşun kadar çok, kurşun kadar ağır ve keskin kum… Gece çok soğuk, gündüzse aşırı sıcak oluyordu. Geldiğimden beri kumdan başka hiçbir şey görmemiştim. Ara sıra rüzgâr estiğinde kum fırtınası ortalığı toz duman ediyor, göz gözü görmüyordu. Eğitimlerimiz tamamlanalı üç gün olmuştu. Yakında bölüklerimizle beraber Bağdat’a görevli olduğumuz bölgeye gidecektik. Komutanımız bizi bölüğün komuta karargâhına topladı. Uymamız gereken kuralları ve bu coğrafyada karşımıza çıkacak olan tehlikelerde yapmamız gerekenleri anlattı. Benden önce buraya savaşa gelen askerler vardı. Beklerken daha önce gelen askerlerle sohbet ediyorduk. Orduya neden katıldığımı ve savaşa neden geldiğimi sordular. Ben de “Bu ülkede dünyayı tehdit eden nükleer silah üretiliyor, devletimin emriyle bunu önlemeye geldim” dedim, bana güldüler. “Buradaki insanlara yardım etmeye, bir diktatörün elinden kurtarmaya geldim” dedim. Bana yine güldüler, neden güldüklerini o an için anlamadım. Sonra arkadaşlarıma, “Peki bizim buradaki görevimiz nedir?” diye sordum. Arkadaşlarım, “Bekle görürsün” dediler. Neler göreceğimi henüz bilmiyordum ama merak etmeye başlamıştım. Saatler geçip güneş battıktan sonra, uzun bir konvoy olan askeri araçlara bindik. Gece yola koyulduk, savaş benim için fiili olarak başlamıştı.
Bu ülkeyi ve bu insanları özgürleştirecektik, demokrasinin ayak izleriydi bu. Bağdat’a vardığımızda sabahın yedisiydi. Beni ilk şaşırtan düşündüğümden çok daha sıcak olmasıydı. Sanki ekmek fırınının kapısı açılmış da oradan alevler yüzümüze doğru püskürüyormuş gibiydi. Aslında Bağdat çok güzel bir şehirmiş. İçimden “Bu şehre kim nasıl ihanet eder?” dedim. Ama ben profesyonel bir askerdim ve görevimi yapacaktım.
Yol kenarlarında imha edilmiş Irak askeri araçlarını görüyordum. Bazıları da sivil araçlardı. Yani sivil araçlar onların içinde insanlarla beraber vurulmuşlardı. Ama bu bir savaştı, elbette bedeli de ağırdı. Sadece askerlerle savaşacağız diye yola çıkmamıştık zaten. Karşımızda düzenli üniformalı askerler yoktu. Bundan sonra hataya yer yoktu çünkü elimiz, kolumuz, etrafımız sadece silahlarla doluydu. Baktığım her yerde silah, bomba, tank, savaş uçakları ve alabildiğine dayanılmaz bir sıcak vardı. Sanki cehennem dedikleri şey Irak’ta ve Bağdat’taydı. Her yer harabe gibiydi, büyük binaların tamamına yakını yerle bir olmuştu. Ortalıkta alabildiğine ağır ölüm, kurşun ve ceset kokusu vardı. Bu koku tüm şehri, hatta tüm ülkeyi esir almış gibi keskindi. İlk sabahtan sonra, komutanlarımız bize gruplar halinde görevler verdi. Çok dikkatli olacaktık, şüphelendiğimiz her şeye ateş edecektik. Sanıyorum bu bir bilgisayar oyunu gibi olacaktı ama aradaki tek fark hata yaparsak gerçekten ölecektik. Bunun hiçbir şekilde telafisi olmayacaktı. Karşınızda ordu yok, asker yok, bu yüzden tüm Irak’lılar asker, hepsi düşman. Ne kadar çok öldürürseniz, o kadar çok kahraman olacaksınız deniyordu.
Görünen her yerin fotoğrafını çektim. Geri döndüğümde anılarımı ve yaşadıklarımı anlatacak, çektiğim fotoğrafları belge gibi gösterecektim. Iraktaydım ve düşmanla yakın temasım başlamıştı. Komutanım Michael, “Çocuklar haydi iş başı” dedi. Arkadaşlarımla beraber dükkânlarını kontrole gelen bu insanlara önce “Teslim olun! Eller yukarı, kıpırdarsanız vurulursunuz!” diye anons yaptık. Sonrada çaresizlik içinde oldukları yere çöken ve ellerini kaldıran bu insanları tutukladık. Soyunmalarını istedik. Adamlar gecenin soğuğundan ve korkudan titriyorlardı. Bu savaş esirlerine merhamet göstermemiz doğru değildi, işimizde merhamete ve vicdana yer yoktu. Sanıyorum düşman bizden önce adımızdan, gölgemizden, gücümüzün heybetinden korkmuştu. Karşımızda direnen hiç kimse yoktu. Bu savaş sandığımdan çok daha kolaydı sanki tek kale maç yapıyor gibiydik. Bizim bu ülkeye özgürlük değil, kan ve ölüm getirdiğimizi ilk sabah anlamışlardı. Direnen yoktu, protesto eden yoktu, silah kullanan yoktu. Tek direnişleri bakışlarındaki kin ve nefretti. Bunu karşılaştığımız her Irak’lının gözlerinde görebiliyorduk.
Bu benim ve arkadaşlarım için bir iş’ti biz profesyoneldik, savaşta aldığımız para karşılığında hem öldürecek, hem de gerekirse ölecektik, bunun farkındaydık. Şehirde ilerledikçe hissettiğim keskin ölüm kokusu daha da artıyor nefes almak zorlaşıyordu. Neden bu kadar çok ölüm kokusu hissediyordum? Öğleye doğru bu şehrin neden bu kadar ağır ölüm ve çürümüş et koktuğunu anladım. Birleşik Devletlere ait üstü brandalı büyük askeri kamyonetler insan cesetleriyle doluydu. Bazı arkadaşlarımızın görevi uçaklardan atılan bombalarla ölen Irak’lıların cesetlerini kamyonetlere doldurup kumdan okyanusa çöle götürüp atmaktı. İlk anda şaşırsam da bu insanlar rastgele öldürülüyordu. Sonuçta hepsi bizim karşımızda olan, bizim gücümüzü ciddiye almayan insanlardı. Ortalıkta tanktan, toptan çok askeri kamyonetler vardı. Sonra anladım ki her sabah, ilk önce şehirdeki cesetler toplanıyordu. Çünkü gün içinde hava ısındıkça ceset kokusundan durulmuyor, görev yapmak imkânsız hale geliyordu.
Bağdat’a geleli sadece üç gün olmuştu. Havadan ve karadan ordumuzla birliğimiz temizlik yapmaya devam ediyordu. Bugün beni de sokaklarda temizlik görevi yapan time verdiler, arkadaşlarımla beraber. Maske takmak asla çare değildi, ortalıkta yanan, parçalanan, vurulan Irak’lı insan cesetlerini toplayıp kamyonun arka kasasına yüklüyorduk. Neredeyse Bağdat sokaklarında dolaşan askeri kamyonların tamamının içi ölü Irak’lıların cesetleriyle doluydu. Bunların hangisi askerdi, hangisi sivil belli değildi ama hepsi ölüydü. İçlerinde kadın, erkek, çocuk cesetleri de vardı. Hepsinin kıyafeti sivildi. Ama beklide hepsi askerdir kim bilebilirdi? İnsan cesetleri sıcaktan eriyor olacak ki postallarımın altına yapışıyordu. Çürümüş et kokusu burnumun direğini sızlatıyordu. Hava çok sıcaktı, kamyonetin arkasındaki insan cesetlerinin üstü sineklerle doluydu. Bizden önce gelenler sanıyorum olup bitenin farkındaydı. Ya da henüz kimin ne hissettiğini tam anlamıyla bilmiyordum. Öğle olmuştu, güneş sanki sadece Bağdat’ın ve bizim karargâhın üstünde doğmuş gibi yakıcıydı. Ortalığı sıcak hava kasıp kavuruyordu, üstümdeki üniforma terden sırılsıklam olmuştu. Ter neredeyse postallarımın içine dolacak gibiydi, müthiş bir susuzluk hissediyordum. Ara sıra o sıcaklığı hafifleten rüzgâr esiyordu ama bu seferde rüzgârla beraber kum fırtınası oluyor, kum ağzıma burnuma doluyor, gözlerimi açamaz oluyordum.
Bizden önce Bağdat’a gelen arkadaşlarım savaşa alışmış gibi gülümseyerek şakalaşıyorlardı. O gün nerede, kaç terörist öldürdüklerini gururla anlatıyorlardı. Onlar anlatırken, bende heyecanlanıyor bir an önce terörist avına çıkmak istiyordum. Ama neden teröristler bu kadar meydanda ve aleni geziyorlardı merak ediyordum? Komutanımız terörist öldüren her arkadaşımı tek tek kutluyordu. İçimden “Benim de artık kahraman olma vaktim geldi” diye geçirdim. İlk haftayı heyecan içinde atlattım. Daha sonraki günlerde terörist avına çıkmaya başladık. Komutanlarımız gördüğünüz tüm Irak’lılar teröristtir vurmak serbest dediler. O yüzden halinden tavrından şüphelendiğimiz herkese ateş ediyorduk. İnsan öldürmeye on günde alışmıştım. Onları insan gibi görmüyordum, ilk kan elime bulaşmıştı. İlk öldürdüğüm Irak’lı da yine bir ev baskınında olmuştu. Gece 01 gibi araçlarla şehirde terörist avına çıkmıştık. Özellikle de o saate kadar kapanmayan dükkânlara baskınlar düzenliyorduk.
Bağdat’ta kenar semtlerden biriydi, ışıklarını neredeyse sonuna kadar kısmış ama tam kapanmayan kepenklerin altından yola ışık süzülüyordu. Anlaşılan bize karşı birlik olmaya çalışıyorlardı. Derhal kepengi kaldırıp 10 asker içeri girdik. Ellerimizdeki otomatik tüfeklerimizle “Kaldırın ellerinizi.” Diye ikaz ettik. Ellili yaşlarda bir adam, yanında da on beş- on altı yaşlarında iki oğlu vardı. Ellerini yukarı kaldırıp tezgâhın ardına doğru geçtiler. Çok korktukları belliydi, özellikle genç çocuklar tir tir titriyorlardı. Komutanımız Michael, “Neden bu saate kadar açık bu dükkân?” Adam, “Şey efendim, akşamüstü dükkâna yeni mal geldi de onları raflara yerleştirmeye çalışıyorduk.” “Ha öyle mi.” Adam: “Evet efendim.” Komutanımız Michael, “Henry, tam sana göre bir iş hadi dostum göster kendini.” “Bunlar terörist mi komutanım?” “Evet Henry, bu ülkede gördüğün bu esmer insanların hepsi terörist.” “Ama komutanım silahsızlar.” “Emrime karşı mı geliyorsun Henry?” “Eğer sen yapamayacaksan arkaya geç? Richard yapsın.” “Korkuyor musun Henry?” “Hayır korkmuyorum komutanım.” “Öyleyse ne bekliyorsun?” Ellerim titremeye başladı, karşımdaki üç kişi pantolonlarına işemişlerdi sidik botlarımıza kadar geldi. Kendi dillerinde Arapça yalvarır gibi konuşuyorlardı. Komutanım Michael, “Haydi Henry, seni bekliyoruz bitir şu pisliklerin işini.” Komutanım ve arkadaşlarım biraz geriye doğru çekildiler. Orta yaşlı adam ve iki oğlu dudakları titreyerek yalvarıyorlardı. “Biz terörist değiliz, sadece dükkânımızda malları düzeltiyoruz.” “Lütfen yapmayın, vurmayın bizi.” “Saddam bile bu kadar kötülük yapmadı bize.” Komutanım Michael: “Haydi Henry sustur şunları.” Gözlerimi kapattım tetiğe bastım. Silahtan çıkan mermi sesleri, o üç Irak’lının çığlığıyla harmanlanıyordu. Şarjördeki tüm mermileri boşalttım. Yavaşça gözlerimi açtım! Kan botlarımın altından geçip dış kapıya kadar akmıştı. Tezgâhın ardındaki üç kişi olduğu yere yığılmışlardı. Ne sesleri ne de yalvarmaları gelmiyordu artık, susmuşlardı. Komutanım Michael, “Bravo Henry, başardın dostum bravo.” Arkadaşlarımın alkışları ve sesleri geliyordu, “Bravo Henry, bak ne kadar kolay oldu” diyorlardı. Evet kolay olmuştu, sonra ayağımdaki botlara sürülen kanları, raftan aldığım bir paket temizlik beziyle sildim dışarıya çıktım. Komutanımız Michael, “Tamam çocuklar, görev tamam gidiyoruz.”
Araçlarımıza doğru giderken ardıma baktım, vurduğum üç Irak’lının kanı, dükkânın kepenginden dışarıya taşmış akıyordu. Böylece ilk cinayetimi işlemiştim ilk kan ellerime bulaşmıştı. O geceden sonrada bu baskınlar sürdü gitti, öldürdüğüm Irak’lıların sayısı kaçtı hatırlamıyorum. Neredeyse her gece ve her gün Irak’lıların evlerine baskınlar yapıyorduk. Aramızda kim daha çok Irak’lı öldürecek diye iddialara giriyorduk. Baskınlara gittiğimizde de oradaki insanları öldürme emrini komutandan en önce kapmaya çalışıyorduk. Bizim için insan öldürmek sıradan bir iş gibi olmuştu.
Bağdat’a ve savaşa alışmaya başlasam bile sıcağına alışmak mümkün değildi. Cehennemde güneş batmıyor, sıcaktan postallarımız yere asfalta yapışıyordu. Amerika’dan bu yabanilerin ülkesine geleli iki haftayı geçmişti. Kahraman olmak için, ilk adımları atamaya başlamıştım. Arkadaşlarım ve komutanlarım beni övdükçe göğsüm kabarıyordu. Hiç olmadığım kadar kendimi mutlu hissediyordum. Bazılarına sırf zevk için işkence ediyorduk, bazılarını da nişan almak için hedef olarak kullanıyorduk. Buradaki teröristlerin yaşları biraz küçüktü. Yani bu insancıklar sanıyorum doğar doğmaz terörist oluyor, terörist gibi yetiştiriliyordu. Yoksa komutanımız neden bu çocuk sayılacak yaştaki insanlara ateş ettiriyor, öldürmemizi istiyordu? Bende şimdi başkanım Bush’un dediğini yapıyordum. Irak’a Bağdat’a geleli iki ayı geçmiş, ben insan avına, cehenneme, cehennem zebanilerine ve cennet meleklerine alışmıştım. Sokaklar cesetlerle doluydu. Kolu kopan, ayağı kopan çocuklar, kadınlar, yaşlı, genç adamlar. Ortalıkta hastane yoktu ya da var mıydı bilmiyorum? Bildiğim, baktığım her yerde yaralı ya da ölmüş insanlar vardı “Aman Tanrım bu ne müthiş bir oyun.” Kendimi ilk raundu kazanmış gibi hissediyordum. Ülkem Birleşik Devletlerin çıkarlarını gözetmekle yükümlüydüm. Zaten ölenlerin hiçbirini tanımıyordum, şimdi çocuk olsa da, ölenlerin çoğu yarın büyüyecek, terörist olacak bize düşman olarak yetişeceklerdi. Tüm arkadaşlarım, komutanlarım bize Irak’lı insanların en iyi olanlarının, ölen Irak’lılar olduğunu söylüyordu. Yanlış bir şey yapmıyordum, zaten savaş demek ölüm demek değil miydi? Kimin payına ölüm düşeceğine ben karar vermiyordum. Aslında beni en çok rahatsız eden şey, bu ülkede ölen insanlardan, ölen insanların kokan cesetlerinden çok ortalıkta arı gibi dolaşan karasineklerdi. Cesetlerin neredeyse her tarafı sineklerle doluydu. Aynı sinekler hepimizin bedenlerine konuyor iğrenç şekilde kaşınıyorduk. Karasineğin üstüne bir de sıcak eklenince Bağdat sokaklarında sanki cehennem vardı da biz onun içinde yanıyorduk. “Kahraman olmak ne zor şeymiş böyle?” Karşımızda düzenli ordu yok, kim asker, kim masum, kim sivil bilmiyorduk. Sıradan caddelerde arabayla dolaşırken aniden arabamızın önünde, yanında ya da arkasında bombalar patlıyordu. Bazen patlayan bombalar arabalarımıza isabet ediyordu. Arkadaşlarımızın, kolu kopan, kafası kopan, gözleri kör olan, ayakları kopanlar oluyordu. Biz o zaman onların intikamını almak için çok daha fazla Irak’lı öldürerek misilleme yapıyorduk. Öldürme derken işkence yapmak direkt öldürmekten çok daha keyifli oluyordu. Çoğunun kara gözleriyle yalvarmaları bize ayrı bir haz veriyordu.
Aslında kocaman bir ülkeye sinema platosu kurmuşlar bizde film çekiyor gibi hissediyordum. Komutanlarımız yönetmenlerimizdi, nasıl bir duygu içinde olduğumu kimse bilemez. Tek dileğimse bu oyunda başrole kadar yükselmek ve oyun bittiğinde ise kahramanlık ödülünün sahibi olmaktı. Bunun için çabalıyordum. Günler haftalar ve aylar böylece geçti. Sayısız Irak’lı insan öldürdüm artık yaptığım iş sıkıcı gelmeye başlamıştı, Bağdat’ta ki sıcak ve karasinekler kâbusum oluyordu. Sözleşmem bittiğinde ülkeme ve sevgilim Elizabeth’in yanına dönecektim çünkü artık paramda vardı. Tüm bu sıradan günlerin dışında ayda bir kez izin günümüz oluyordu. İzin günlerimizde arkadaşlarla Bağdat sokaklarında araçlarımızla bira içip son ses müzik eşliğinde turlayarak stres atıyorduk.
O gün de o günlerden biriydi. Nihayet kafamıza göre bir gün geçirecektik. Temmuz ayıydı, Bağdat’ta güneş yine tüm heybetiyle doğmuş ortalığı alabildiğine aydınlatmıştı. Ama bir yandan da ortalık ısındıkça, şehirdeki kan ceset ve ölüm kokusunu şehirden taşacak kadar yayıyordu. Geldiğimden beri 16 aydır hala bu keskin üç kokuya alışamamıştım. Kan, ceset ve korkunç ölüm kokusu ha birde karasinekler. Süre uzadıkça savaştan, ölümden, Bağdat’tan Bağdat’ın sıcağı ve sineğinden bıkmıştım. Artık evime sevgilime gitmek istiyordum. Burada nefes almak mümkün değildi. Kan kokusu, çürümüş ve yanık et kokusuyla birleşiyor ciğerlerimize doluyordu. Bağdat’ta yerde kum, gökte güneş ve havada karasinek vardı. Elime aldığım tüm yiyeceklere konuyorlardı. Bazen stres ve sıkıntıdan, tüm şarjörü havada dolaşan karasineklere boşaltıyordum. Irak’ın insanları gibi sineklerinden de nefret ediyordum.
Kendimi yorgun bıkkın ve can sıkıcı hissediyordum. Arkadaşım Clark’a seslendim “Dostum bugün ne yapacaksın gezelim mi Bağdat’ta biraz?” “Stres atarız can sıkıntısından kurtuluruz.” Clark;“Olur Henry kaç haftadır dinlenemedim.” “Sıkıntıdan patlıyorum, evimi ailemi özledim.” O da benden farklı değildi. Hatta hiç bir asker benden farklı değildi. Hepimiz ailemizi yakınlarımızı özlemiştik. “Tamam Clark, oldu bu iş kahvaltıdan sonra çıkıp kafamıza göre dolaşalım.” Clark;“Tamamdır dur Tom’a da söyleyeyim, o da bizimle gelsin.” “Tamam yanımıza biraz da bira alalım dostum, bugün kafayı bulup sarhoş olmak istiyorum.” “Yoksa ayık kafayla burada bir gün daha kalırsam aklımı kaçıracağım.” Clark;“Tamam Henry.” Clark ve Tom da geldi “Hadi arkadaşlar.” Üniformaların ve kan kokularının içinde kendimi sarhoş gibi hissediyordum. Clark, “Çocuklar önce Bağdat caddelerinde biraz turlayalım sonra arka sokaklarda biraz Irak’lı piç çocuklarla eğlenelim.” Tom, “Bana uyar, ben de varım, zaten canım sıkılıyor buraya bağlanıp kaldık.” Araca atladık. Clark, “müziği açıyorum, bugün felekten bir gün çalalım.” “Tamam olur Clark, bira almayı unutmadınız değil mi?“ “Unutur muyuz dostum, Bağdat’taki bu leş kokusu ve karasinekler ayık kafayla hiç çekilmiyor.” “O yüzden bir kasa bira aldım, merak etmeyin, bugün eğleneceğiz.”
Clark ve Tom ile beraber askeri aracımıza atladık. Bağdat sokaklarında üç arkadaş dolaşmaya başladık. Düşüncelerimden sıyrılmak ve tüm olumsuzlukları ardımda bırakmak istiyordum. Arabayı arkadaşım Tom kullanıyordu, onun yanında da Clark oturuyordu. Ben arka koltuğa oturdum, sere serpe yayıldım. Elimde buz gibi bira sarhoş olana kadar içecektim. “Biliyor musunuz çocuklar? Neredeyse iki aydır Bağdat’ta hiçbir terör olayı olmadı.” “Bu yabani insanları sonunda yola getirdik.” “Umarım bundan sonra da bir aptallık yapmazlar?” “Dostum umarım bugün malın biri çıkıp günümüzü berbat etmez?” Clark güldü, “Dostum görmüyor musun? Bu adamlar korkularından altlarına işiyorlar.” “Korkak adamlar, araçlarımızı gördüklerinde bile bize selam duruyorlar.” Tom söze girdi “dostum isterse durmasınlar, bizler Amerikalıyız dünyanın en güçlü ülkesinin en güçlü askerleriyiz.” “İçimi rahatlattın Tom, aracı düzgün kullan kaza yapmayalım.” “Bugün neşemizi hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyin çocuklar.” “Hava çok sıcak, nerdeyse bir aydır dışarıya çıkmadık dostum.” “Bu güzel günde Bağdat’ta dolaşmanın keyfini çıkartalım.” “Biliyorsunuz Bağdat’ta yaşadıklarımızı eğlenceye çeviren ender şeylerden biri bu gezmeler.” “Müzik eşliğinde üstümüzdeki stresi atıyoruz. Tom;“Haklısın Henry, ara sıra bu eğlenceler savaşı unutturuyor, kendimize geliyoruz.” Clark, Tom ve ben, bugün bira içip müzik dinleyerek Bağdat sokaklarında kendimizi arayacağız. Her şeyden kurtulmak istiyordum. Bu şehirden, bu savaştan, bu sıcaktan, bu ceset kokularından, bu kahrolası sineklerden… Buraya geldiğim bir yılı aşkın süredir delirmemek için kendimi zorluyorum. Clark’a seslendim “dostum aç şu müziği tüm Bağdat dinlesin, bu aptal insanlar İngilizceyi öğrensinler sayemizde.” Clark: “Haklısın Henry, zaten başka türlü de bu aptallar başka lisan öğrenemezler.” “Hazır gelmişken bunları adam edelim öyle dönelim ülkemize.” Tom ve ben kahkahayı bastık. “Hahaha, dostum bu kadar cahil bir halk daha var mı acaba yeryüzünde?” “Buradan sonra da oraya, demokrasi ve özgürlük götürelim?” “Elbette yanında da biraz kan ve ölüm de olacak, öyle değil mi çocuklar?” Aracın camlarını açtık, bir yandan sohbet ediyor bir yandan bira içiyor müzik dinliyorduk. Bir yandan da üzerimizdeki stresten, içimizdeki hasretten kurtulmaya çalışıyorduk. Bağdat’ın ceset tarlasına çevirdiğimiz arka caddelerine doğru çıktık. Buralar bizim için ana caddelerden daha tehlikeliydi çünkü arka caddeleri kontrol etmek daha zordu. Saatler epey geçmiş olacak ki güneşin renginin sarıdan turuncuya döndüğünü fark ettim.
Kolumdaki saate baktım gözlerim bulanık görmesine rağmen, saatin öğleden sonra on altı olduğunu gördüm. “Clark kaç saattir dolaşıyoruz dostum?” Tom cevap verdi “Neredeyse beş saat oldu, dönelim mi ne dersiniz çocuklar?” Clark;“Tamam yavaş yavaş dönelim çocuklar, bugün iyi kafa dağıttık, bakalım bir daha ne zaman böyle eğleniriz?” Tom,;“Haklısın Clark, şu lanet savaş bitse artık evlerimize dönsek.” “Artık bu lanet ülkede, bu aptal insanların içinde bir dakika bile kalmak istemiyorum.” Dönüş yolundaydık, bugün epey dolaşmıştık, kendimi düne göre daha mutlu hissediyordum. Sanıyorum alkolün verdiği bir huzur ve rahatlıktı bu.
Ortalığa biraz olsun serinlik düşmüştü, sigara içiyordum elimi aracın camından dışarı sarkıtmıştım. Birdenbire bir gürültü duydum! Dumanla beraber bir ateş topu arabanın içine doldu. O an “Vurulduk! Vurulduk!” Diye bağırdım. Arabanın önüyle beraber Clark ve Tom ileriye uçmuştu. Yüzüme ılık ılık akan kanı hissettim, yüzümün neden kanadığını anlamadım. Saniyeler içinde yüzüme sinekler konmaya başladı. Yüzümdeki kanları silmeye çalışırken baktım ki elimin parmak uçları yok! “Sonra diğer elimle yüzüme konan sinekleri kovmak istediğimde baktım ki kolum yok! “Eyvah kolum yok!” Kendimi arabadan dışarı atmak istedim, ayağa kalkmaya çalıştım kalkamıyordum. Sonra aşağıya baktım, ayaklarım da yok! Gözlerimin beni yanılttığını düşündüm, tekrar baktığımda ayaklarım yine yoktu! “Aman Tanrım vurulduk!” Etrafta Irak’lı insanların sesleri geliyordu “Allahuekber Allahuekber.” Evet vurulmuştuk! Parmaksız kolsuz ve ayaksız kalmıştım. Arkadaşlarım Clark ve Tom arabanın önüyle beraber parçalanmışlardı. Onları göremiyordum. “Vurulduk aman Tanrım vurulduk! Daha sonra iki arkadaşımdan da hiç ses gelmedi. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Aracımızın önü kopmuş arkadaşlarımla beraber ileriye uçmuştu. Simsiyah duman ortalığı kaplamıştı. Ben arka koltukta oturduğum için, kolum ve bacaklarım kopmuştu. Aracın içi de asfalt gibi kan gölüne döndü bir anda.
Ortalıkta sinekler vızıldayarak bizden akan kana konmaya başlamışlardı. Sinek vızıltısından kulaklarım sağır olacak gibiydi. İki arkadaşım parçalara bölünmüş ve ortalığa dağılmıştı. 23 yaşımdaydım bir yılı aşkındır buradaydım. Adını başkanımız Bush’tan öğrendiğim insanların ülkesi Irak’a demokrasi ve özgürlük getirmek için gelmiştim. Ama parmaksız, kolsuz, bacaksız dönecektim. Hem de hayalini kurduğum John Rambo gibi kahraman olamadan.
Bundan sonrasını hatırlamıyorum. Sonra yavaş yavaş uzaktan uğultular gelmeye başladı. Gözümün önünde sağa sola yürüyen beyaz kıyafetli insanların hayallerini görüyordum. İçimden “herhalde öldüm ve beni mezara koyuyorlar” diye geçirdim. Sonra uğultular giderek yaklaştı, gölgeler daha da belirginleşti. Gözlerimi açtığımda Birleşik Devletlerin Bağdat’taki sahra hastanesindeydim. Sanki çok uzun bir yoldan gelmiş gibi yorgundum, o an ölmediğimi anladım. Çok başım ağrıyordu, hayatta olduğumu ve nefes aldığımı hatırlıyorum. Bana neler olduğunu ve neden buraya getirildiğimi bilmiyordum. Elimle alnımı yoklamaya çalıştığımda parmaklarımın yarısının olmadığını gördüm. Hemen telaşla diğer elimle aynı şeyi yapmak istediğimde baktım ki, o kolum omzumdan itibaren hiç yok! “Aman Tanrım!” Doktorlar bana doğru baktılar, sevinç çığlıkları atıyorlardı “Uyandı uyandı” diyorlardı.
Gözlerimi sonuna kadar açtım, bana neler olmuştu nereye gelmiştim? Sonra hemen ayağa kalkıp etrafıma bakmak istedim! “Aman Tanrım aman! Hani ayaklarım nerede?” Önce inanamadım “Bu olamaz! Hayır bu olmamalı. Yavaşça tekrar bacaklarıma bakmaya çalıştım, göreceklerimden korkuyordum, ya gördüklerim gerçekse. Gözlerimi kısarak ayaklarıma bakmaya çalıştım. Yaaa evet yoktu! Ayaklarımın ikisi de yoktu, kolumun teki diğer elimin parmakları yoktu! Hastanenin en ücra köşesinden duyulacak şekilde haykırmaya başladım “Ölmek istiyorum, neden benim hayatta kalmam için çabaladınız neden?” Artık sadece bedenden ibarettim, dalları budanmış ağaç gibi hissettim kendimi. Sanıyorum iki ya da üç dakika da etrafım doktor, hemşirelerle doldu. Hepsi “iyi ki doğdun Henry” diyerek gülümsüyorlardı. “İyi ki doğdum mu?” Gayrı ihtiyari bu cümleyi kurdum. “Siz ne yaptınız, bu hal doğmak mı? Karşımdaki sağlık ordusu hala hem alkışlıyor hem de gülüyorlardı. “Helal olsun Henry, aramıza hoş geldin.” Hemşireler hemen kolumda takılı olan seruma iğne yaptılar, sakinleşmemi istiyorlardı. “Henry Henry” sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Çılgınlar gibiydim sakinleşemiyordum, sonra yorulduğumu hatırlıyorum. Göz kapaklarım ağırlaştı içim geçti gerisini hatırlamıyorum. Sonra derin bir uykudan uyanır gibi tekrar uyanmaya başladım. Etrafımda yine beyaz kıyafetli genç kadınlar ve erkekler vardı. Ayak seslerini duyabiliyorum ama onların kim olduklarını henüz bilmiyordum. Sonra yavaş yavaş gözlerimi açmaya çalışarak etrafıma baktım.
Sanıyorum aylardır uyutulmuşum. Birleşik Devletler hastanesinin bir odasındayım! Şimdi yavaş yavaş yaşadıklarımı hatırlamaya başladım. Ben Birleşik Devletler ordusunda görevli bir askerdim. Irak’a savaşa gitmiştim, kötüleri öldürerek kahraman olacaktım. Kahraman olacağım derken hiçbir şey olamamak. “Eyvah!” Dedim kendi kendime “eyvah.” Hemşireler “Sakin ol Henry sakin ol! Burada Walterreed Hastanesindesin diyorlardı. Ama benim sakin olacak bu durumu kabullenecek bir gücüm yoktu. Sürekli bir şekilde gücümün yettiği kadar haykırıyorum “Lanet olsun! Ayaklarımı kolumu istiyorum.” Doktorlar “Sakin ol Henry, bizi dinle her şey yoluna girecek, merak etme” diyorlardı. Tekrar göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim, sanıyorum verilen ilaçların etkisiydi bu. Beni uyutarak acılarımdan kurtarmaya çalışıyorlardı. Darağacındaymışçasına günler geçti, acılarım dinmese de biraz daha sakinleştim. Kaldığım hastane odasında ilk kez bu savaşı ve bizden savaşmamızı isteyen siyasileri sorgulamaya başladım. Bunu neden daha önce yapmamıştım? Neden çeyrek insan olarak yaşamak zorunda kalacağımı aklıma getirmemiştim? Şimdi bu düşüncelerle içimde yeni bir savaş başladı. “Kolay gelsin Henry, yeni cephede sana başarılar dilerim.” “Irak’ta kahraman olamadın ama umuyorum bu içindeki savaşın kahramanı sen olursun” dedim kendi kendime. Bundan sonra nefes aldığım her saniye bu sorulara cevap arayarak, içimdeki savaşın her cephesinde savaşarak geçecek. Irak’taki savaşı kazanan biz Amerikalı askerler değildik. Irak halkı da değildi, hele çocuklar ve kadınlar hiç değildi.
Tecavüze uğramış binlerce masum kadın, düşmanının çocuğunu doğurmak zorunda bırakılmıştı. Kimsesiz büyümek zorunda bırakılan çocuklar, savaşın kurbanları olan, gökten üstlerine bomba kurşun yağan çocuklar. Hep beraber kaybetmiştik. Bunu anlamam neden bu kadar uzun sürmüştü. Aklım yeni yeni başıma geliyordu. Beynimde yüzlerce soru ve pişmanlık vardı. Irak’taki savaşım bitmişti, şimdi kendi ruhumda yeni bir savaş başladı. Tüm savaşların tek kazananları vardı, Wallstreet’te ki milyarderler, silah ticareti yapan baronlar. Kaybettiğimi hem de her şeyimi kaybettiğimi anladım. Uyumak istiyordum hem de uyanmamak üzere uyumak. Tek istediğim şimdi bu korkunç gerçeği kabullenmek, yoksa böyle nasıl yaşayabilirdim? Bu durum haftalarca böyle sürdü. Kendi başıma tuvalete gidemiyor, banyo yapamıyor, üstümü başımı giyinemiyordum. Sürekli bir şekilde yardıma ihtiyaç duyuyordum. Tüm yakın arkadaşlarımı ve sevgilim Elizabeth’i kaybettim.
Beni kimse aramadı sormadı çünkü artık işlerine yaramıyordum. O gün çok ağladım, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Artık gözlerimden ağladığımda yaş akmıyordu, sanki Irak çöllerinde kuruyan kuyular gibiydi. İki kuru mavi kuyu, içi boş susuz, çünkü aylarca ağlamıştım. Artık içim ağlıyor, gözlerimse sızlıyor göz kapaklarım acıyordu. Tuvalete gitmek istedim. Hem yüzümü yıkamak, hem de ihtiyacımı giderecektim. Hemşireleri çağırmadım, kendim denemek ve artık kimseye muhtaç olmadan yaşamak istiyordum. Bunun için de bir yerden başlayacaktım. Kalçalarımın üstünde sürünerek tuvalete gittim ama klozetin üzerine oturamıyordum.
Birinin bana yardım etmesi gerekiyordu, defalarca denedim olmuyordu. İsyan ettim tıpkı o patlamadan ağır yaralı kurtulduğumu öğrendiğim gündeki gibi. Odanın kapsını açtım birinden yardım istemeyi düşündüm. Hem de bu duygusal ortamdan kurtulayım istiyordum. Koridorlar bomboştu, öylesine bekledim kapının dibinde. Sonra odamın karşısındaki odanın kapısı açıldı, benim gibi savaşta tek ayağını ve gözlerini kaybeden başka bir asker çıktı. Onun gözleri yoktu, gözlerinin yerleri çukurlaşmıştı. Metal ayağı vardı, ama göremediği için tek başına yürüyemiyordu. Yanında, dokuz on yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Elinden tutmuş beraberce yürüyorlardı. Tam önümden geçerken, onlara selam verdim “Merhaba senin adın ne?” Küçük kız; “İsabelle.” “İsabelle ne güzel isim.” İsabelle;“Teşekkür ederim, Bayım?” “Ben Henry Williams, memnun oldum Bayan İsabelle.” Babası gözleri görmese de sesin geldiği benden tarafa dönerek “Merhaba dostum merhaba, ben de İsabelle’in babası Albert, nasılsın Henry?” “Yerdeyim Albert!” Albert;“Ne arıyorsun yerde Henry?” “Çünkü ayağa kalkamıyorum, ayaklarım yok! İçeri gelsenize İsabelle ve Albert buyurun.” yerde sürünerek geri yatağımın yanına kadar gittim. Albert ve İsabelle de, beraber gelip yatağımın yanındaki koltuğa oturdular. Aylar sonra ilk kez hastane görevlilerinin dışında biriyle konuşuyordum. Albert konuşurken çukurlaşan göz kenarlarındaki nokta kadar açık yerden akan yaşlar, kızı İsabelle’in babasının elini tutan ellerine damlıyordu. Ama Albert bunu maalesef görmüyordu. Bir an kendimi şansı hissettim çünkü ben renkleri, havayı, güneşi, gökyüzünü, yeryüzünü, denizleri, mavileri, yeşilleri bastığım ve kaldığım yeri görebiliyordum. İçim ürperdi Albert’e acıdım ama o benim ona üzüldüğümü de görmüyordu. Albert;“kaybettik Henry hepimiz kaybettik!” “Irak’taki savaşımız bitti, şimdi kendi içimizdeki savaşımız başladı.” “Sence içimizdeki bu savaşı kaç Amerikalı asker kazanabilir Henry?” “Biliyor musun dostum, sana vereceğim tek tavsiye eğer evli değilsen mutlaka evlen ve çocuk yap Henry.” “Hastaneden çıkar çıkmaz kendine birini bul ve evlen”, “yalnız yaşamak çok zor buna alışamazsın Henry.” “İyi ki benim kızım İsabelle var, tüm dünyam o oldu, elim ayağım gözüm kulağım.” Albert, anlattıkça ne diyeceğimi bilmiyorum, her zaman tek yaptığım şey ağlamak, uyku ilacı alıp uyumak, sonra uyandığımda tekrar aynı kâbusla karşılaşmak.
Onlara veda ettikten sonra düşündüm, Albert çok haklıydı evlenmeliydim, benim de çocuklarım olmalıydı. Ama bu halimle benimle kim evlenir ki? Bilmiyorum ama denemeliyim. Eğer evlenemezsem de neden evlat edinmeyeyim, neden benim bir kızım ya da oğlum olmasın? O günden sonra evlenme hayalleri kurarak, hayatta kalmaya çalıştım. Bu hayatta kalmak için güçlü bir sebepti. Bir çocuk, yanımda ve canımda bir evlat olsun. Etrafımda sadece beton duvarlar var, duvarların arasına hapsoldum. Irak halkını özgürleştirmek için gittiğim Bağdat’tan, dört duvar arasına sıkışan bir esir olarak döndüm. Ne kahraman olabildim ne de adımı Amerikan tarihine yazdırabildim. Bana metal ayaklar taktılar, koluma da protez kol. Hastaneden taburcu olma vaktim geldi. Hastane çalışanları, bana o korkunç patlamada ölmediğim, hayatta kalıp yaşama tutunduğum için yeni bir doğum tarihi verip doğum günümü kutladılar.
O korkunç gün yeni doğum günüm olmuştu. Hastaneden doktorlar ve hemşireler beni alkışlayarak uğurladılar. Devletimin bir aracıyla uzun bir yolculuktan sonra, geçici olarak kendi bölgemizde bir otele yerleştirdiler. Devletim bana gazilik maaşı bağladığını bildirdi. İlk akşam farklı duygular içinde otel odasında yattım. Uyudum desem yalan olur çünkü uyuyamadım, televizyon izledim.
O günden sonra eski arkadaşlarımdan hiç kimseyle iletişime geçmeye çalışmadım. Bundan önceki hayatımı yok saymalıydım. Bazı akşamlar odamda televizyon izliyordum ama bunlar çocukluğumdaki gibi asla yenilmez, sahtekâr kahramanların filmleri değildi. Onların hepsi yalandı geçte olsa anlamıştım.. Gerçek hayatta ölümsüzlük yok, kahramanlık yok, bizler gibi sıradan insanların sadece kaybettikleri var. Henry, Paul, Albert, Tom, Jerry, İsabelle, Elizabeth, Margaret kısaca sıradan Amerikalıların. Saatlerce, günlerce, düşündüm zaman benden yoruldu ama ben gerçeği bulmak için düşünmekten yorulmadım. Sonunda asıl sebepleri buldum.
Asıl neden! Ne Irak’a ve Irak halkına götürülecek demokrasi, ne Birleşik Devletlerin gençlerinin kahramanlıklarıydı. Yöneten sınıf, insan acılarından kâr eden milyarderler, sadece varlıklarını artırmakla ve dünya ekonomisini kontrol etmekle ilgilenirlerdi. Güçleri bizleri savaşa ikna etme, sömürme ve baskı kurmalarına dayalıdır. Onlar biliyorlar ki zenginliklerini artırmanın yolu, diğer ülkelerin pazarlarını kontrol etmek, işçi sınıfının ölmeye ikna edilmesidir. Anladığımda çok geç kalmış, bedenimin yarısını o çöllerde bırakmıştım. 5 Bin mil uzaklıktaki Irak’lılar bizim düşmanımız değildi. Bizim düşmanımız çok iyi bildiğimiz, tanıdığımız kendi ülkemizde bize öldürmeyi ölmeyi layık gören milyarderler ve onların emirlerini yerine getiren siyasetçi, yöneticilerdi. Dün verdiğim yanlış kararların, yanlış acı sonucunu bugün yaşıyordum.
On altı ay kaldığım Irak savaşında neler yaşamış, neler yaşatmıştım? O gün Bağdat’ta, o caddede bu film kopana kadar? Hep aynı filmi kendi filmimi izliyorum, sanki film tam ortada kopuyor tekrar başa sarıyorum. Öldürdüğümüz o insanlar, tecavüz ettiğimiz kadınlar, babasız, annesiz yetim kalan çocuklar bize ne yapmıştı? Aylarca kaldığım otel odamda geçmişimle hesaplaşıp durdum. Kışları odamın camından ve balkonundan dışarıyı yağmuru, rüzgârı, karı, boranı izleyip bol bol kitap okudum. 26 yaşıma geldim, artık hayatı böyle kabul ettim, yalnız kimsesiz tek başıma. Sadece bize katilliği yakıştıranlardan nefret ederek yaşıyorum. Artık hiçbir şey umurumda değil, hangi ayda hangi mevsimde olduğumda. Havalar ısınınca yaz gelmiştir, soğuduğunda da kış geldi diyordum. Otel odamdaki klima yazın serin, kışın sıcak hava üflüyor yetmez mi? Devletim bana bu kadar sahip çıktı, bir koluma ve iki bacağıma karşılık, her ay hesabıma yatırdıkları gazilik maaşı. Çok ucuza gitmiştim ama sıradan insanların canı bu kadar bile etmiyordu, onlar için ölmesi, öldürmesi gereken insanlarız.
Yaralı ya da yarım kalmak onlara yük, ölüm en ucuzu çünkü. Artık ne devletimin, ne ailemin, ne de sevgilimin işine yaramıyordum. Çocukluğumdan beri izleyerek büyüdüğüm kahramanlardan artık nefret ediyordum. Beni ve benim gibi binlerce Amerikalı genci bu kirli savaşa yolladığı için başkandan nefret ediyorum. Onlarca masum insan öldürdüğüm ve sebebini sormadığım için, kendimden nefret ediyorum. 3 yıldır otel odasında yaşıyorum, şuan 29 yaşındayım, başkalarına muhtaç olmadan yaşayamıyorum. Demirden ayaklarım protez kolum var, kollarım ve bacaklarım bile bana ait değil. Geldiğim bu durumda bolca sebep aradım, sonra da tüm hayatımın bir yanlışın içinde olduğunu anladım.

Biz Amerikalı vatansever gençleri, bu savaşta sadece kullanmışlardı. Savaştan önce ve sonra iki Henry vardı biri düşünmeden sorgulamadan söylenenlere inanarak yaşayan Henry, diğeri yaşadıklarının aklını başına getirdiği, sebepsiz hiçbir şeyin olmayacağını düşünen Henry. Neden sanki bu iki Henry’nin yerlerini değiştiremiyordum? Bu savaşın bizim savaşımız olmadığını bilmeliydim. Savaşa insan öldürmeye özgürlük diyenlerin, elleri kanlı birer katil olduklarını düşünerek, bu savaşa gitmemeliydim. Hayatımda hiç doğru yoktu, bana doğru çok uzaktı. Bir yalanın ve yanlışın içinde yaşamıştım. Yaşadığımın tek kanıtı da kendi içimde yaptığım sorgulama, mahkemeydi, yargıç da bendim hâkim de sanık iskemlesinde de yine ben oturuyordum. Bazen savcı oluyor kendimi suçluyor, bazen de avukat olup kendimi affetmek için bahaneler üretiyordum, bazen de hâkim, yargıç olup yargılıyor kendimi otel odasına mahkûm ediyordum. Yaptıklarımın karşısında bu ceza azdı bana ama bir gün hak ettiğim cezayı keseceğim. Elbette tek suçlu ben ya da Tom, Albert, Clark, değildi. Asıl nedenleri biliyorum artık. Her şey pis insanların pis işleriydi, hepimizi kendi çıkarları için harcıyorlardı. Hastanede tanıştığım Albert ve kızı İsabelle geldi aklıma. O günkü sohbetimizde bana “mutlaka evlen Henry, mutlaka bir çocuğun olsun” demişti. “Yanında sana ses bir nefes, acına ilaç olur” demişti. Albert’e kızı İsabelle, el ayak, göz kulak olmuştu. Konuştuğu zaman ona cevap veren biri, yanında bir ses ve bir nefesti. Keşke benim de bir kızım olsa diye iç geçirdim.
Irak’ta savaştığım aylar boyunca, onlarca çocuğun ölümüne sebep olmuştum, şimdi utanmadan benim de bir çocuğum olsun istiyordum. “Tanrım beni affet lütfen.” Evet bir çocuğum olsa evlensem, beni bu halimle kabul eden olur muydu? Öğrenebilir bunun için çabalayabilirdim. Bunu öğrenmenin en kısa yolu ise sosyal medyayı kullanarak kadın arkadaşlar bulmak. Sosyal medya hesabımdan kadın arkadaşları eklemeye başladım, paylaşımlarından onların haklarında bilgi ediniyordum. Bana uygun bulduklarımı işaretleyerek DM den mesajlar yazmaya başladım. İlk etapta tanıştıklarıma eski bir asker olduğumu yazmıyordum. Ne zamanki kendimden bahsederken, bir savaş gazisi olduğumu söylesem kadınlar ertesi gün bir daha cevap yazmıyorlardı. Sayısız kez yeni tanıştığım kızlara evlenmek istediğimi söyledim ama kızlar beni bu halimle istemiyorlardı. Bu aylarca böyle sürdü, artık bıkıp usandım ama hala bir çocuğum olmasını çok istiyordum, hatta bu isteğim giderek tutkuya dönüşüyordu. Son bir umut, Birleşik Devletlerin Dothan şehrinin kimsesiz çocuklar yuvasına bir mektup yazıp evlat edinmek istediğimi söyledim. Çocuğuma tüm sevgimi verebilirim, maaşımı verip onu okutabilirim. Yuvanın müdiresi gelip evimde beni ziyaret edeceklerini ona göre eğer uygun bulurlarsa evlat edinebileceğimi söyledi.
Bu haberi alınca, yeniden doğdum sanki. “Hemen bugünden hazırlık yapmalıyım” dedim kendi kendime. Derhal bir emlakçı ile irtibata geçip iki odalı eşyalı bir ev bulmasını istedim. Umuyorum bu macera hüsranla sonuçlanmaz. Ertesi gün öğleden sonra emlakçıdan beklediğim telefon geldi, şans yüzüme gülmeye başlamıştı. Artık bir evim vardı, emlakçıya parasını ödeyip anahtarı aldım, kapımı kapattım, koltuğa oturdum planlar yapmaya başladım. Heyecan içinde çocuk yuvasının müdiresinin yollayacağı görevlileri beklemeye başladım. Ne güzel bir duygu, yanımda bana “baba” diyecek bir can bir nefes olacaktı. Tüm bu düşünceler ruhuma ışık gibi yayılıyor, mutlu olduğumu hissediyordum. Sonunda beklediğim gün geldi, çocuk yuvasının müdiresi arayıp memurların gelip evimi kontrol edeceklerini bildirdi. Telefonu kapattım sevinç çığlığı attım “yaşasın yaşasın” bu harika bir haberdi çok sevindim ama henüz hiçbir şey bitmemişti. Yarın bakalım, beni çocuk babası olmam için uygun bulacaklar mıydı? O gün çok zor geçti. Sabah erkenden telefonum çaldı, heyecandan kalbim duracak gibiydi, kolumu, ayaklarımı kaybettiğim patlamada durmayan kalbim, beni bir çocuğun babası olmaya layık görecek insanlar gelecek diye neredeyse duracaktı. Sakin olmaya çalışarak memurların gelmesini bekledim. Kendime çekidüzen verdim, takım elbise giydim. Onlara ne kadar mükemmel bir baba olacağımı göstermek istiyordum.
Baba olmak için bu benim tek şansım olabilirdi. Kapının zili çaldı “aman Tanrım onlar geldi” kapıyı açtım. Karşımda bir erkek, birde kadın memur vardı. “Ben Henry Williams buyurun lütfen.” Memurlar içeriye girdiler, bana dönerek “Bay Henry Williams, kurumumuza evlat edinmek için başvuru yapmışsınız.” “Bir çocuğun ebeveynliğini yapabileceğinize inanıyor musunuz?” “Elbette buna çok inanıyorum.” “Siz bir savaş gazisisiniz bir çocuğun bakımı sizin için çok zor olacaktır.” Hakkınızda ki görüşlerimizi rapor edeceğiz, kararı kurumun heyeti verecek.” En kısa süre içinde haber vereceğiz Bay Henry” dediler ve gittiler. Şimdi kendi kendimle baş başa kaldım yine. “Ah ne çok sıkıldım yalnızlıktan, ne çok istiyorum yanımda bir can yoldaşı.” “Tanrım lütfen nasip et.” O gün ve daha sonraki günler heyecan içinde geçti. İçimde bir acaba vardı, acaba beni baba yerine koyacaklar ve bana bir çocuğu emanet edecekler mi? Kafamın içinde bin bir cevapsız soru dolaşıyordu.
Koca dünyada kendimi yapayalnız hissediyordum. Bu yalnızlık ruhumu, her saniye kurşunlarla delik deşik ediyor. Ruhum ağır yaralı, yaralarım kanıyor, bunu benden başka hiç kimse görmüyordu. Her gece asırlar kadar uzun geçiyor, tahmin bile edemezsiniz. Bu gece de zar zor uyudum, sabah sekiz gibi telefonun sesiyle uyandım. Telefonu açtım, karşımdaki ses “Bay Henry Williams, Alabama eyalet çocuk yurdu müdiresi Dorothy” dedi. Çok heyecanlandım, kalp atışlarım hızlandı. “Bayan Dorothy buyurun lütfen” “Bay Henry talebinizi değerlendirdik, koşullarınızı yerinde inceledik sizi bir çocuğa ebeveynlik yapmak için uygun bulmadık, talebiniz reddedilmiştir iyi günler dileriz” dedi telefonu kapattı. Anlayamadım nasıl yani? Şimdi ben asla çocuk sahibi olamayacak mıydım? Telefonu kapatır kapatmaz haykırırcasına ağlamaya başladım. Eve sığamıyordum, eyalete hatta dünyaya sığmıyordum. Bu evin bu odasına mahkûm olmuş gibi hissettim kendimi. Kafesteki kuş gibi çırpınıyordum, kanatlarım kırık bundan sonra asla uçamayacağım. Gözlerimi kapattım yanaklarımdan gözyaşlarım yere parkaya damlıyordu, aldırmıyor silme gereği duymuyordum. Uyumak ve çok derin bir uykuya dalmak istiyordum. Bedenim üşümüyordu çünkü zaten ruhum kışta buz tutmuştu, ya da temmuz da yanıyordu. Bu soğuğun da sıcağın da bir ortası yoktu. Ya donacak bu tutacak ya da yanacak kül olacaktım. Bu kötü günü unutmak için uyku ilacı alıp uyudum.
Uyandığımda “Aman Tanrım!” “Nasıl kötü bir gündü, zaten tüm günler acımasız ve kötüydü.” Gece olmuştu, gökyüzünde ne ay ne de yıldız vardı. Pencereden içeriye sadece sokak lambalarının loş ışıkları ve yalnızlığı süzülüyordu. Oturduğum koltukta biraz yaşadıklarımı düşündüm, hayatın ne kadar acımasız olduğunu. Hiç bir insanoğlu bu kadar acımasız olmazdı. Zaman benden intikam alıyordu. Ölsem mi diye düşündüm ama bunu yapacak cesaretim yoktu. Artık korkak biri olmuştum, canım tarifsiz bir şekilde yanıyordu. Bir karar vermeliydim, ya bu ömrü yalnız soğuk betonların arasında geçirecek ya da kendime yalnızlığımı paylaşacak birini bulmalıydım. Evlenemeyeceğimi kabul etmiştim ama yine de bir yolu olmalıydı. Sonra aklıma o kahrolası savaş kahrolası yaptıklarım ve kahrolası yanlışlarım geldi. Tüm bu kahrolası kötülüklerin tek iyi yönü kimbilir belki de benim kurtuluşum olacaktı. Bir anda aklım yeniden başımdan gitti. Belki de Bağdat sokaklarında ya da yetimhanelerinde biyolojik babası olduğum bir çocuğum olabilirdi. Savaşta kaldığım aylar boyunca sayısız Bağdatlı kadına tecavüz etmiştik ben ve arkadaşlarım. Savaş bittikten sonra ırak ve Bağdat sokaklarında dolaşan kimsesiz çocukların %90 biz Amerikalı askerlerin genlerini taşıyordu. Sokaklardaki esmer çocukların yerini sarışın renkli gözlü çocuklar almıştı. Bunların içinde neden benimde bir çocuğum olmasın idi? Bu düşünce beni heyecanlandırdı, bir anda yüzümdeki tebessümü fark ettim. Gülümsemeye başladım, “Aman Tanrım!” Şimdi bu umuda sarıldım. Hiç tanımadığım bir çocuğum olabilir bu hayal bile müthiş bir duygu. Aklıma o gece o soğuk odada bu fikri yerleştirdim, kararımı verdim. İlk kez savaşmak için ölüm götürdüğüm ülkeye şimdi beni yaşatsın diye umut için yeniden gideceğim. Bir an önce hazırlanıp yola çıkmalıyım. Bana ait olanı mutlaka bulmalıyım. “Oh be nihayet” bu karanlık hayatta bir ışık, bir umut doğmuştu benim için.
İnternetten Bağdat’a giden yolcu uçaklarından birine bilet aldım. En yakın zaman yarındı, hazırlanmaya fırsatım olmayacaktı ama zaten topu topu ben bu kadardım. Not defterime yapacaklarımı tek tek liste yaptım. İlk etapta Bağdat merkezde bir otelden yer ayırttım. Ne kadar kalacağımı şimdilik bilmiyorum. Ocak ayının 18’inde Birleşik Devletlerden Irak’a uçacak olan, uçağa binmek için çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği şehir Dothan’dan ayrıldım. Son umudum için 5 yıl aradan sonra bedenimin yarısını ve insanlığımı bıraktığım o ülkeye Irak’a yeniden gidiyordum. Hiç kimseye haber verme gereği duymadan ülkeme veda ediyordum. Hoparlörlerden Irak yolcuları için son çağrı anonsu yapıldı. Valizimi aldım turnikelerden geçip pistte duran, ülkemin en iyi teknolojilerinden biri olan yolcu uçağına bindim. Zaten bize bu hep en iyiler sebep olmuyor muydu? Beni oraya sadece milyonda bir ihtimal çekiyordu, orada savaştayken nefret ettiğim kadınlar ve çocuklardan şimdi umudum olup beni hayata bağlasınlar diye umut dilenmeye gidiyordum. Anneme, babama eski sevgilim Elizabeth’e ve tüm Amerikalılara veda ediyorum. Sadece ruhumun derinliklerinde çocukluğuma veda etmenin verdiği burukluk ve hüzün var onun dışında ardımda bıraktığım hiç bir şeye üzülmüyorum.
15 saatlik yolculuk bitip, uçağımız Bağdat havalimanına indiğinde, Bağdat’ta saatler akşamüstüydü. Hava serinlemeye başlamış, güneş batmış yerini ocak ayının gece ayazı almıştı. Merdivenlerden inerken ikinci kez geldiğim bu ülkeye heyecan içinde baktım. Hala şehir harabeyi andırıyordu, meğer ne çok harap etmiştik bu güzel şehri. Buradan ayrılalı tam beş yıl geçmişti ama koca koca binaların hastanelerin ve okulların enkaz yığınları olduğu gibi duruyordu. Sanki enkazların arasında hala insanlar çığlıklar atarak yakınlarını arıyorlar gibi hissettim biran. Taksiye binip önceden ayırttığım otele gittim, o sırada Bağdat’ın semalarında ezan sesleri yükselmeye başladı. Beş sene önce bu sesi her duyduğumda öfkeden deliye dönüyor buda ne böyle, her gün, her gece ne bağırıp duruyorlar diyordum. Onların camilerini, evlerini, sokaklarını, şehirlerini, ülkelerini başlarına yıkmıştık. Ama onlar Allah’a isyan etmemiş, yine de her gün beş sefer insanları onun ibadet evine çağırıyorlardı.
Otele girdim, anahtarlarımı alıp odaya çıktım. Otel odasının penceresinden harabeye çevirdiğimiz Bağdat’a baktım, “biz ne yaptık aman Tanrım!” diye hayıflandım. Bu kadar kötülüğü bu şehre hangi demokrasi ve özgürlük getirdiğini söyleyen insanlar yapabilir? İçimdeki öfkeye hâkim olamadım, kendi kendime söylendim “kahrolsun sizde sizin savaşınızda.” Beni kendimden başkasının duymadığını biliyorum, daha fazla o güzel şehrin bu acınası haline bakmaya utandım. Pencereden uzaklaştım, yatağımın ütüne oturup biraz rahatlamak istedim.
Düşüncelerim o kadar acı, ağır ve derindi ki tek başıma koca okyanusta kalmış gibi çırpınıyordum. Bu ülkede hangi kadından hangi çocuk bilmiyorum ama bana ait beni tekrar hayata bağlayacak, biyolojik çocuğum var mı? Varsa nerde nasıl bulmaya ve eğer gücüm yeterse de almaya geldim. Yatağımın üstünde gözlerimi kapatarak dua ettim “Tanrım beni affet.” O zaman onlarca can almıştım ama şimdi tek bir cana ihtiyacım vardı. “Tanrım bana yardım et, amen.” Ne yaman bir çelişki bu? Ruhumdaki fırtınayı, kıyameti dışarıdan baktığında hiç kimse göremez ve bilemez. Her gün aynı kıyamet kopuyor, her gün ben Henry o kıyameti yalnız yaşıyordum. Acaba Tanrı beni affedecek miydi? Ben bile kendimi affedemezken. “Kendime gelmeliyim” diye mırıldandım, zira bu iç hesaplaşma bitecek gibi değildi. Sadece o! Benden bir çocuk, bir can, bir can yoldaşı, bir nefes ruhumdaki yaraları iyileştirebilirdi. Hatta bedenimdeki eksiklikleri de tamamlar, elim kolum, ayaklarım olur hatta sesim, nefesim olur ama önce o canı bulmalıyım. Ülkemin Bağdat büyükelçiliğinden yardım isteyeceğim. Irak yetimhanelerindeki kimsesiz çocuklardan DNA testi için.
Uygulamam gereken adımların planını yaptım. Bağdat’ı, Felluce’yi, Süleymaniye’yi, hatta Irak’ı sokak sokak, cadde cadde dolaşacağım. Sahipsiz tüm çocukları arayıp bulacağım. Birleşik Devletlerde kaldığım beş sene içinde Bağdat’ta hemen hemen hiçbir değişiklik olmamıştı. Bir yerden başlayacağım, bu insanların ölümüne inandığı kutsal kitaplarını merak ediyorum. Bir kitapçıya gidip İngilizce Kur’an’ı kerim aldım odamda yatağımın üstünde öylesine karıştırdım. Şimdi bu kitapta yazanın tamamı Tanrı’nın sözleri miydi? Elimdeki Tanrı’nın kelamının yazıldığı söylenen kitabi okumaya başladım. İçinde yazanlar bugüne kadar duyduğum sözlere benzemiyordu, okudukça merakım arttı. Okumaya devam ettim, ta ki ‘Kim adam öldürmeyen birini öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.(Maide 32) “Kim bir mümini öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere gireceği cehennemdir.” “Allah ona gazab etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır”(Nisa 93) Bu Tanrı’nın sözleriyse, ben o kadar öldürdüğüm suçsuz insanların cezasını nasıl çekerim? Tekrar elimdeki kutsal kitabın ayetindeki bu sözlere baktım, evet aynen kim suçsuz yere bir cana kıyarsa, tüm canlıları öldürmüş kadar günah işler. Tamam bu kitaba ve yazdıklarına inanmıyor olsam bile ya doğruysa, ya bunlar gerçekten Tanrı’nın sözleriyse? Aklım başımdan gitti, soğuk soğuk terlemeye başladım, içimi kocaman bir hüzün kapladı. “Aman Tanrım!” “Henry sen ne yaptın?” dedim kendi kendime.
Gözlerimi kapattım ve canına kıydığım tüm masum siviller tek tek karşıma geçip oturdular. Bu ne müthiş bir andı, hepsi karşımda bana bakıyorlar ve acıyan gözlerle kafalarını sallayarak, sen ne yaptın Henry diyorlardı. Bir an ruhumun derinliklerinde bir korku oluştu, ya şu an şuracıkta ölürsem! Diye geçirdim içimden. Sonra hemen gözlerimi açtım, etrafıma baktım elimi kalbime götürdüm, evet nabzım yükselmişti, komidinin üstünden bir bardak su alıp içtim. İnsanlara bir taraftan da tövbe kapılarının açık olduğunu yazıyordu, bir an içime huzur doldu, belki de yalvarırsam Tanrı beni de affederdi çünkü yaptığım iş ülkemin çıkarlarını korumaktı. O zaman hamile kadınları bebekleri düşsün diye tekmelediğimi hatırladım, sonra yine kendimden utandım. Kim bilir eğer Tanrı varsa? Belki de hamile kadınları tekmelediğim için ayaklarımı kopartmıştır. O bebekler benden şimdi intikam alıyordur. Acaba intikam bu muydu? Yaptım, ettim buldum! “Tanrım bana yol göster, düştüğüm bu kuyudan çıkmam için yardım et amen!” Hayatım boyunca Hıristiyan olmama rağmen, diğerleri gibi kiliseye gidip dua etmemiştim. Bağdat’taki o korkunç patlamadan sağ kurtulduktan sonra duayı bulmuştum. Otel odamda, sabah saatlerinde bu derin ve dipsiz düşünceler içinde kıvranıyordum. Belki de her sabah güneşin doğarken çektiği sancının iki katını da ben çekiyordum. Tanrı hala beni affeder mi ya da böyle bir ihtimal var mı bilmiyorum?
Öğleye doğru Bağdat sokaklarında bir umut aramaya başladım. Arka mahallelere doğru yürüdükçe, sokaklarda gördüğüm her sarışın mavi gözlü çocuğa daha dikkatli bakmaya başladım. Kendi kendime acaba bana benzeyen var mı? Diye düşünmeden edemiyordum. Tamam çok mükemmel bir baba değilim, benim babam da çok mükemmel bir baba değildi ama zaten dünyada kaç mükemmel adam vardı ki? Mümkün olduğu kadar çok çocuğun GEN testine ihtiyacım vardı. Bu aslında yasak olmalı, hiç bir ülke kanunları buna izin vermez. Ama sanıyorum Irak’ta kanunlar hala tam olarak işlemiyor. Şimdi kendi kendime gülüyorum, oysa biz bu ülkeye demokrasinin yanı sıra kanun nizam da getirmemiş miydik? Şaka gibi, asıl olan kanunları da berbat etmiştik. İç hesaplaşma yaparak vicdanımı rahatlatıyordum. Geçmişe dönerek yaşamak istemiyorum. Hayatımın o insan olmayan bölümünü kesip atmalıydım, çünkü geçmişteki ben, bana çok acı veriyor. Acıyan ve kanayan o ömrümü kesip atacağım hayatımdan. Bana ait olanı Bağdat’ta bulup yeni hayatımda kalabalık olarak yaşayacağım. Bu gece hayalimde bir sürü çocuk gördüm. Hepsi bana benziyorlardı ama hepsinin de adı yabancıydı. Bir sürü oğlum, bir sürü kızım vardı, hiçbirinin adı Henry, George, Paul, Tom, Melissa, değildi ama hepsi bana benziyordu. O kadar çok heyecanlandım ki tüm ruhumu derin bir üzüntü kapladı. Gözlerimi kapattım artık uyumalıydım, çünkü yarın yapılacak çok işim vardı. Bağdat’taki camilerden okunan ezan sesleriyle uyandım.
Bugün ilk iş Bağdat’taki Amerikan konsolosluğuna gidip yardım isteyeceğim. Herhalde iki ayağını ve tek kolunu ülkesi için veren Henry’e bu kadar yardım ederler. Sabah erkenden Elçiliğe gittim, koridorun sonundaki kapıyı tıklatıp içeri girdim, “Merhaba ben Henry Williams Bayım.” Yüzbaşı Alex Newman:“Sizi dinliyorum Bay Williams.” “Gördüğünüz gibi ben, Irak’ta savaşta gazi olan bir askerim. Ülkemde evlatlık bir çocuk almak istedim ama bu halimle bir çocuğun sorumluluğunu yerine getiremeyeceğim gerekçesiyle başvurumu kabul etmediler.” Sizin de bildiğiniz gibi Irak sokaklarında dolaşan ve yetimhanelerdeki sahipsiz çocukların yüzde 70’i bizim askerlerin genlerini taşıyor.” “Eğer bu çocukların içinde benim de bir çocuğum varsa onu bulup almaya geldim, bu konuda yardımınızı istiyorum.” “Bay Williams bu çok zor bir iş, isteğiniz kurallara uygun değil ama size yardım edeceğim Bay Williams.” “Oh çok teşekkür ederim harika bir haber bu.” Alex Newman’a teşekkür edip ayrıldım.
Nihayet on birinci gün Alex Newman beni aradı. Çok tedirgindim, korkuyordum ya olmazsa, ya Bağdat’taki umutlarım da biterse. Ellerim titreyerek telefonu açtım. “Alo Bay Williams nasılsınız?” “teşekkür ederim umuyorum haberler olumludur?” “Elimizden geleni yaptık Bay Williams, Bağdat’taki tüm yetimhaneleri ve oradaki beş- altı yaşındaki çocukların neredeyse tamamından saç telleri almayı başardık.” “Şimdi sizin de bize DNA için saç teli vermeniz gerekiyor.” Duyduklarım karşısında mutluluktan ne diyeceğimi bilemiyordum. “Çok teşekkür ederim hemen geliyorum.” O kadar çok heyecanlıydım ki bir o kadar da endişeli. Yolda giderken hayaller kurdum, kızım mı olsaydı yoksa oğlum mu? Fark etmezdi tek istediğim kendi genlerimden bir çocuk. Bakalım bu zorlu mücadeleyi kazanabilecek miydim?
İçimdeki savaş, burada Bağdat’ta bir buçuk yıl boyunca yaptığım gerçek savaştan çok daha zordu. O zaman sadece önümüze gelen her şeye ateş açarak savaştığımızı sanıyordum. İçimdeki savaş ise bambaşkaydı, gece gündüz beynimi kemiriyordu. Bu savaşı kazanırsam, hayata tutunabilecektim. Alex Newman; “Tam olarak 1.174 çocuğun saç teli ve adı var bu raporlarda.” Doktor benden de saç telleri alarak rapora ekledi. Şimdi sonuçlar gelene kadar bekleyecektim. İçim umut doluydu, tam olarak 1.174 çocuk. Sonuçlar gelene kadar boş durmayıp Bağdat’ın arka sokaklarında kendi çabalarımla sahipsiz çocuklar da kendimden bir iz arayacağım.
O günden sonra günlerce Bağdat’ın arka sokaklarında ve Felluce’de çocuk aradım. Yine öyle günlerden biriydi, yine Bağdat’ın dış mahallelerine doğru dolaşıyordum. Kimsesiz çok çocuk vardı ama benim aradığım çocuklar 5 ila 6 yaşlarındaydı. Daha büyüklerinin ya da daha küçüklerinin bana ait olmayacaklarını biliyordum. Dolaştıkça dilencilik yapan kimsesiz çocuklara rastlıyordum. Bağdat’ta savaştan sonra yetim ve dilenci çocuk sayısı yüzde 500 artmıştı. Çoğunun anne babası savaşta öldü, binlercesi ise anneleri tarafından gayrı meşru savaş çocukları olduğu için terk edildi. Bu çocukların çoğu kadınların düşmanlarının, yani biz Amerikalı askerlerin çocuklarıydı. Bu yüzden, bu çocukların arasında kendi çocuğumu bulma ihtimalim çok fazla idi.
Bir saate yakın yürüdüm, Bağdat’ın Tahrir meydanı bugün tıka basa doluydu. Bu ülkenin halkı o kahrolası savaş yüzünden, neredeyse 50 sene geri gitmişti. Eğitimde, milli gelir de ve demokraside. Herkesin kendi kanunu vardı, bunu Irak’a geldiğinizde çok rahat anlayabiliyorsunuz. Ülke mezheplere, tarikatlara bölündü. Hepsi de kendi kanunlarını uygulamaya çalışıyor. Yapılan resmi açıklamalara göre bu ülkeye verdirdiğimiz can kaybı korkunçtu. Bir milyonun üzerinde sivil can kaybı kayıtlara geçti. Sokaklarda bir sürü sahipsiz çocuk vardı. Çoğunun üstü başı kir pas içinde, saçları kirden ve terden yapış yapış olmuştu. Bana baktıklarında onlara gülümsemeye çalışıyordum. Kıyafetlerimin yeni olması dikkatlerini çekmiş olmalı ki para istemek için avuçlarını açarak teker teker bana yaklaşmaya başladılar. Arapça konuşuyorlardı onları az çok anlayabiliyordum. Çocuklar hep beraber ardımdan geliyorlardı. Bir taraftan da “Ağabey bir ekmek parası lütfen, ağabey çok açım, bir dinarın var mı?” “Ağabey iki gündür hiçbir şey yemedim, lütfen üç dinar verir misin?” Etrafımı nerdeyse 3 yaşından on-on iki yaşına kadar 8-9 çocuk sarmıştı. Eğer cüzdanımı çıkartırsam hepsi beraber saldırabilirdi. Aklıma başka bir şey geldi. Az çok Arapçamla “çocuklar gelin size yemek ısmarlayayım.” Çocuklar “Hayır bayım sen bize para ver, biz o parayla akşam da karnımızı doyuralım.” “Tamam öyleyse sıraya geçin bakalım. Çocuklar derhal sıraya geçtiler. “Çocuklar sizden bir şey rica ediyorum, ben saç satın alıyorum, bana saçlarınızdan birer tel verip adlarınızı söyler misiniz?” Hep bir ağızdan “tamam bayım veririz” dediler.” Telefonumun ses kaydını açtım, cebimden on tene onluk banknot çıkarttım. Çocuklar adını söyleyen on doları kaptı. “Çocuklar sizinle bir de hatıra fotoğrafı çekilelim olur mu?” Yine hepsi beraber “oluurrr bayım” “Haydi çocuklar size lokantada yemek de ısmarlayayım” Çocuklar; “olur ağabey şurada çok iyi bir lokanta var.” “Çocuklar, ne yemek istersiniz söyleyin bakayım?”
Kendi aralarında fısıldaşarak beraberce yürümeye başladık, yürüdükçe ardımıza sokak aralarından başka çocuklarda katılıyordu. Sanıyorum çocuklar bir birlerine işaretle gel diyordu, ardıma baktım kızlı erkekli on beş çocuk olmuştu. Bir ara sokakların birinden dört yetişkin adam çıktı, yirmi beş-otuz yaşlarında vardılar. Yanımıza yaklaşınca çocuklara “hey durun! Nereye gidiyorsunuz?” Yabancı olduğum anlaşılmasın diye konuşmadım. Çocuklardan üçü beraber “Mahmut ağabey, bu turist ağabey, bizi kebap yemeye götürüyor. Mahmut; “Kim oğlum bu adam?” çocuklar; “yabancı turist.” Mahmut; turist mi, heyy bayım kimsin nerelisin sen?” Artık saklamanın anlamı yoktu, İngiliz, İtalyan, Fransız, İspanyol desem ne fark ederdi? Bu ülkeyi çok uluslu güç olarak işgal etmemiş miydik? Az buçuk Arapçamla “Amerikalıyım gençler” dememle bana saldırmaları bir oldu. Neye uğradığımı şaşırdım, Bağdat’a geleli neredeyse iki ay olmuştu, bu ilk kez başıma geliyordu. “Durun kötü bir niyetim yok” sesimi duymuyorlardı. “Sen çocuk tacizcisi misin yoksa?” “Ne işin var ulan bu ülkede?” Küfürler yağdırarak rastgele vuruyorlardı. Bir ara bir tekmeyle böğrüm içine geçti sandım. Ilık ılık burnumdan yanaklarıma doğru kan aktığını hissettim. Parmaklarımın arasından çocuklara baktım hepsi dağılmış beni yalnız bırakmışlardı.
Bedenimin ve yüzümün her yerinde tekmeler hissettikçe iki büklüm olup böğürüyordum. Tekmelerin ve sözlü şiddetin hesabını yapamıyordum. Yüzüm gözüm kan içindeydi. Kaburgalarım kırılmış, ciğerlerim patlamış gibi acıyordu, gerisini hatırlamıyorum. Uyandığımda Bağdat’ta bir hastanedeydim.
Beni buraya kim getirdi diyecektim ki, “Nihayet kendinize geldiniz Bay Henry Williams” dedi bir ses. Etrafıma baktığımda köşede koltukta oturan elçilikten Alex Newman’ı gördüm. “Nasılsınız Bay Williams daha iyi misiniz? ”Nasıl olduğumu tam olarak bilmiyordum. Ölmediğimi o kadar dayaktan sonra hala hayatta kaldığımı görüyordum. Başımla iyiyim anlamında işaret ettim. Sonra da “Yine ölemedim anlayacağınız Bay Newman.” “Şimdilik bana müsaade, herhangi bir sorun olursa beni arayabilirsiniz.” “Tamam Bay Newman teşekkür ederim.”
Tam on gün boyunca hastanede yattım, yüzümdeki yaralarım kapandı. Ruhumdakiler ise derinleşmeye devam etti, onların kapanma ihtimali yoktu. Hastaneden taburcu olup tekrar oteldeki odama döndüm. Dayak yediğim günün üstünden neredeyse yirmi gün geçmişti. Bugün dışarı çıkıp kaldığım yerden DNA sonuçlarım gelene kadar aramaya devam edeceğim. Hazırlanıp aşağı indim. O sırada telefonum çaldı. Arayan Alex Newman’dı. “Merhaba Bay Williams, nasılsınız görüşmeyeli daha iyi misiniz?” “Evet Bay Newman daha iyiyim teşekkür ederim.” “Beklediğiniz DNA sonuçları bu sabah geldi. “Tamam Bay Newman hemen geliyorum” deyip telefonu kapattım. Elçiliğe gidip kapıyı çaldım. “Buyurun lütfen bay Williams sonuçlar bu zarfın içinde.” Masanın üstünde duran beyaz zarfı uzattı. Elim titreyerek zarfı açtım. Tam 1174 çocuğun DNA sı vardı. Bunlardan biri mutlaka benim genlerimle uyuşuyor olmalıydı. Bir taraftan da göreceğim sonuçtan korkuyordum ama zarfı açtım. Hiç konuşmadan sonuç yazan bölüme baktım. Sonuç olarak analiz edilen 1174 DNA’nın hiçbiri Henry Williams’ın DNA’sıyla %99,9 uyuşmamıştır. Sanıyorum deprem oldu ve ben sarsıntıların içinde kayboluyorum. Bay Alex Newman seslendi “İyi misiniz Bay Williams?” Ses çıkartamadım sadece öylesine oturdum, tüm umudum bir zarfın içinde kaybolmuştu. Alex Newman kendi kendine konuşuyordu onun konuşmalarının çoğunu hatırlamıyorum. “Bay Alex Newman bana müsaade izninizle, yardımlarınız için teşekkür ederim iyi günler.” Diyerek içeriden çıktım. Aklım başımdan gitmişti, ne yapacağımı, nereye gideceğimi şaşırmıştım. En iyisi tekrar otele dönüp sağlıklı bir şekilde olup biteni düşünmekti. Otelde bir uyku ilacı alıp yattım.
Uyandığımda yarı gece olmuş ortalıktan el ayak çekilmişti. Ortalık sessizliğe bürünmüştü, benim ise ruhumda acımasız bir savaş vardı. Sabah gün ışıyana kadar yatağımda oturup düşündüm, ilk şoku atlatmaya çalıştım. Artık hiçbir yere ait hissetmiyordum kendimi. Bir savaşın beni bu kadar kendimden uzaklaştıracağını ve içimdeki savaşın ömür boyu devam edeceğini hiç düşünmemiştim. İçimdeki savaşı kaybedeceğim kesindi, kurşunum yoktu, silah tutacak elim kolum yoktu, düşmanım kendimdim, içimdeki bu savaşı kaybediyordum. Bu saatten sonra umudum da yoktu. Kararımı verdim otelden hesabımı kapatarak çıktım. Bugün günlerden Cuma, Müslümanların kutsal saydıkları gün! Sabah otelden çıkmadan önce duş alıp tepeden tırnağa yıkandım. Çünkü bugün benim bayramım olacak. Yeni aldığım kıyafetlerimi giydim, bugün mahkeme günü, madem ortada bir suç var bunun mutlaka bir de cezası olması gerekiyor. Elbette ki Tanrı bu suçumuzun cezasını verecekti ama bireysel olarak bizim de kendimize vereceğimiz ceza olmalıydı. Yoksa içimdeki bu kahrolası savaş bitmeyecekti, aklanmalıydım. Bugün o mahkeme yüzlerce suç işlediğim Bağdat’ta kurulacak ve ben kendimi yargılayacağım. Suç ortaklarım bu yargılanmayı yapacak kadar cesur mu bilmiyorum ama ben aklanmadıkça huzur bulamayacağımı biliyorum. Ülkem onca kirli işini yaptırmıştı bana. Onca masum insanı öldürtmüştü ama kimsesiz bir çocuğu layık görüp vermemişti. Kendi ülkemin vermediği çocuğu gelip düşmanımdan istiyordum. Elbette ki bu hiç adil olmazdı.
Oturup Birleşik Devletlerdeki anne babama bir mektup yazdım. “Anne baba ben oğlunuz Henry, şu anda sizden binlerce kilometre uzaktayım.” “Bizim demokrasi ve özgürlük getirme bahanesiyle işgal ettiğimiz insanlarını katlettiğimiz, şehirlerini yerle bir edip harabeye çevirdiğimiz Irak’ta, Bağdat’tayım.” “Sanıyorum bu size son mesajım olacak.” “Kahraman olmak için geldiğim bu ülkeden bizleri çıkarları için kullanan adamları kahraman yaparak ülkeme bir hiç olarak döndüm.” “Şimdi tekrar ölümlerin, kolsuz bacaksız insanların sokaklarda dolaştığı ülkedeyim.” “Sanıyorum bir daha asla görüşemeyeceğiz.” “Size selam yolluyorum, kırgın mıyım bilmiyorum ama sanıyorum kendi ülkemde iken düşünmediğim ve de sorgulamadığım için kendime kırgınım.” “Hoşça kalın elveda oğlunuz Henry.”
Kâğıdı zarfa koydum, üzerine adresi yazdım. Üstümü başımı giyinip, aşağıya indim. Yanıma sadece cüzdanımı ve kimliğimi aldım. Önce mektubu aileme postaladım. Mutlulukla derin bir uçurum arasında ruhum gidip geliyordu. Aradığımı bu sokaklarda bulamamıştım. Aradığım ne miydi? Belki geçmişim değil ama geleceğimdi. Geleceğime anlam katacak bir can, bir beden, benim için atacak bir kalpti. Benden benim kanımdan, benim canımdan dünyaya gelen yasak bir çocuk. Derin düşüncelerin içinde boğuluyordum, beni kurtaran elimden tutan yoktu. Aradığımı acaba bundan sonra bulabilir miydim, yoksa o zarfın içinde tüm geleceğimi de kayıp mı etmiştim? Cuma namazından çıkanlar Tahrir meydanını doldurmuşlardı. “Aman Tanrım bana neler oluyordu böyle, aklımı kaçıracağım neredeyse.” Hala sokaklarda gördüğüm tüm küçük çocuklar bana sarışın mavi gözlü geliyor. Hepsi benden nefret edermiş gibi bakıyordu. Bir an delirdiğimi sandım, bu korkunç düşüncelerimden kurtulmalıydım. Hemen caddeye çıkıp o an oradan geçen bir taksiye bindim. Şoföre “Gidelim lütfen sürün.” Hiç konuşmadım, tüm düşünceler dışarıda kalsın istiyordum. Gözlerimi kapattım yol kenarlarında tek başına gezen hiçbir çocuğu görmek istemiyordum. Çünkü tüm çocuklar sanki beni bakışlarıyla öldüreceklermiş gibi hissediyordum.
Şoföre dönüp yarım yamalak Arapçamla “Silah almak istiyorum, yardımcı olur musun?” dedim. Cüzdanımdan çıkartıp 100 dolar verdim, şoförün keyfi yerine geldi. “Elbette Bayım, sizi çok iyi silahları olan bir dükkâna götüreceğim” dedi. Bağdat’ın kenar semtlerinden birine gelmiştik. Şoför tek katlı bir dükkânın önünde durdu “Buyur bayım” dedi. Şoför önde ben arkasında dükkâna girdik. Sandalyede oturan adam ayağa kalktı, göbekli, bıyıklı, iri cüsseli biriydi. Beni tepeden tırnağa süzdü. Sonra arkasındaki kalın perdeyi açtı, duvardaki raflarda duran irili ufaklı silahları gösterdi. “Bana küçük bir tabanca lazım.” Elimle işaret ederek, ona bakmak istediğim silahı gösterdim. Satıcı adam silahı raftan alıp masanın üstüne bıraktı. Uzandım yavaşça elime aldım, sağına soluna baktım silahtan iyi anlıyordum. “Evet bunu istiyorum” dedim.” Adam gözlerime bakarak bin dolar bu kadar iyisini hiçbir yerde bulamazsın” dedi. “Tamam kabul ediyorum alacağım.” Cüzdanımdan çıkartıp bin doları uzattım, adam mutlu oldu, parayı sayıp ağzının kenarlarını diliyle yalayarak masasının çekmecesine koydu.
Şoför “şimdi nereye bayım” dedi. “Tahrir meydanına” dedim. “Tamam” diyerek arabayı sürmeye devam etti. Tahrir meydanında taksinin parasını ödeyip indim. Nereye gideceğimi çok iyi biliyordum, benimki sadece son hesaplaşma idi. Belki ülkemle, belki dünya ile belki canını aldığım insanların yakınlarıyla, belki de kendimle. Bugün kendi mahkememi kuracağım Tahrir meydanına. Madem bizi yargılayacak hiçbir mahkeme, hiçbir kanun, hiçbir yasa yoktu. Bugün burada kendimi yargılayacağım, suçlu benim, savcı da, hâkim de, avukat da. Bakalım kendime nasıl bir ceza keseceğim? Sağıma soluma baktım. Getirdiğimiz demokrasiyi ve özgürlüğü aradım ama etrafımda hiçbiri yoktu. Tam tersi onun yerine yıkılmış harap ve talan edilmiş bir ülke, kolu, bacağı, kaşı, gözü olmayan insanlar, kocaları olmayan kadınlar, babaları olmayan çocuklar vardı. Tarifsiz düşünceler içinde Tahrir meydanında kalabalığın içinde tek başıma yürüyordum. Hedefim Tahrir meydanındaki saat kulesiydi, etrafımdaki insan seline aldırmıyordum, onlar da bana aldırmıyordu. Sanki herkesin bir telaşı varmış gibiydi. Meydandaki saat kulesinin tam önünde durdum, son bir kez etrafıma baktım. Sonra da çok az Arapçamla, yüksek bir sesle “lütfen beni dinleyiniz, Bağdatlı insanlar” dedim. İnsanlar sesin geldiği tarafa bana doğru bakmaya başladılar. Devam ettim “ben Birleşik Devletlerden Henry.” “Bundan beş yıl önce buraya ilk kez Amerikan başkanı Bush’un emriyle gelmiştim.” “Siz Irak’lılara daha özgür ve adil yaşayın diye demokrasi getiren askerlerden biriyim.” “2003’te ilk kez geldiğim bu ülkeden, 2005’te yaralanarak ülkem Amerika Birleşik Devletlerine döndüm.” “Kendi ülkemde tam beş yıl kaldım ama burada bıraktığım geleceğim vardı, işte bu yüzden buraya ikinci kez geldim.” Konuştukça insanlar etrafıma toplanmaya başladı. Devam ettim “Bugün mahkemeye çıkıyorum, sizlerin huzurunda kendimi yargılayacağım.” “Madem dünyada adalet yok, madem zalimlerin zulmü yanına kâr kalıyor o zaman ben de kendi kanunlarımla kendi mahkememde kendimi yargılayacağım.” “Kendi davamı görecek, suçumun cezası ne ise o bedeli ödeyeceğim.” “Burada yaralanıp ülkeme dönerken Bağdat’ta iki ayağımı ve tek kolumu bıraktım.” “Bu bedel işlediğim suçların karşılığında yeterli miydi acaba?”
Etrafta Amerikalı eski bir asker olduğumu duyanların uğultuları çoğalmaya başladı. Kendi aralarındaki konuşmaları ve bana ettikleri küfürleri duyabiliyordum. Hiç korkmadan devam ettim. “Buraya savaşa ülkemin ve başkanımızın emriyle gelmiştim benden istenilenleri yaptım.” “Bana sadece öldür demişlerdi ben de sadece öldürdüm.” “Karşılığında verdiklerim suçumun karşılığına çok ama çok az gelir.” İnsanların bir kısmı can kulağıyla beni dinliyor, bir kısmı ise bir an önce beni parçalamak için homurdanıyorlardı. Kalabalığa yeni katılanlar ise, şaşkın şaşkın bakıp burada neler oluyor der gibi bir birlerine soruyorlardı. Neler olacağını henüz ben de bilmiyordum, konuşmaya devam ettim. “Sokaklarınızı dolaşırken birçok sarışın mavi gözlü çocuk gördüm.” “Bunların çoğu Birleşik Devletler askerlerinin çocuklarıydı.” “Hangisi hangimizin bilmiyoruz bunu sadece Tanrı bilir ama bu çocukların yüzde doksanı bizim genlerimizi taşıyor.”
İnsanların gözlerinde kızgınlık ve öfke vardı. Uğultular giderek yükseliyordu. Özelliklede kadınlar ve çocuklar hakkında söylediklerimden sonra. Bazıları sadece sözlerimin bitmesini bekliyordu, itiraflarımı dinleyip cezamı ona göre vereceklermiş gibi. Etrafımda olup bitene aldırmadan konuşmaya devam ettim. “Aslında sizin ülkenizle yaptığımız savaşı değil belki ama kendi içimde olan savaşı kaybettim.” “Sanmayın ki galip olan Amerika ya da Amerikalılar, asla kazanamadık çünkü bizim kimyasal silahlarımız bombalarımız sizin inandığınız Tanrı kadar, ona olan bağlılığınız kadar güçlü olmadı” dedim. Kendi kendimi ateşe atıyor hatta o ateşe gönüllü yürüyordum. İnsanların öfkelendiklerini ve santim santim bana doğru yaklaştıklarını görebiliyordum. Devam ettim “biz kaybettik!” “Biz kendimizi kaybettik, onurumuzu kaybettik, insanlığımızı kaybettik.” “Size söylüyorum ey Bağdatlılar!” “Söyleyin bu savaşı kim kazandı?” “Elbette silah baronları, siyasi çıkarı olan kan tüccarları“ “Evet onlar kazandı siz ve biz kaybettik.” Etrafımdaki insan kalabalığından sesler homurtular çok yükselmişti. Benim bir Amerikan askeri olduğumu ve onların ülkesine daha önce işgal için geldiğimi artık biliyorlardı. İnsanlar üzerime doğru homurdanarak geliyorlardı.
Beş dakika daha gecikirsem yapmam gerekeni yapamayacağımı biliyordum. Vakit kaybetmeden yere oturdum pantolonumun paçalarını kalçama kadar çektim. Metal ayaklarımı çıkartıp o insan kalabalığının önüne doğru attım. Sonra protez olan kolumu çıkartıp attım. İnsanlar bir anda durdular, ne yapacağımı merakla beklemeye başladılar. Ellerinden gelse beni tükürükleriyle boğacaklardı. Beynim bedenime hükmediyor ve bedenim de beynimin talimatlarına uyuyordu. Konuşmaya devam ettim, “sizlere ne olduğunu kim için yaptığımı bilmeden zulüm ettim. “Şimdi dönüp baktığımda aslında tüm zulmü kendime ettiğimi anlıyorum.” “Şimdi sizlerden beni affetmenizi diliyorum.” “Elbette affetmeyeceksiniz çünkü ben bile kendimi affetmiyorum ama yine de bunu sizlerden diliyorum.” Kalabalık bir anda sessizliğe gömüldü. Bir iki saniye sonra sesler yükselmeye başladı. Kalabalıkla aramda sadece üç ya da dört metrelik mesafe vardı, buna rağmen korkmuyordum. Sesler kendi aralarında, kendi lisanlarıyla konuşmaya devam ediyorlardı. “Biz de onu öldürelim parçalara bölelim, diyenler olduğu gibi, bırakalım zaten cezasını çekiyor Allah’ından bulsun” diyenler de vardı.
Kimsenin ne dediğine aldırmadan devam ettim. “Eğer bu dünyada adalet varsa? O adalet bugün bu meydanda benim için tecelli edecek.” “Güçlü olduğu için adalete hesap vermeyen insan bilin ki kendi vicdanında müebbet yemiştir.” “Hepinizin huzurunda kendi mahkememde kendimi yargılıyorum.” “Yeryüzündeki tüm zalimler hukuk önünde hesap vermese bile, Tanrının gazabından kurtulamıyor.” “Şimdi işlediğim suçların karşılığında kendime kestiğim cezanın infaz vakti geldi.” “Bu dünyaya doğruluk ve adalet hâkim olmalıdır.” “Söyleyin şimdi benim cezam nedir?” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kalabalık hep bir ağızdan, ölüm ölüm diye haykırmaya başladı. Kalabalık her an beni linç edebilir, parçalara ayırabilirlerdi. Derhal harekete geçmeliydim “Ben kendim için bu adaleti sağlayacak kadar cesurum.” “Beni her halükârda unutmayacaksınız!” “Siz de kendi halkım kendi ülkem de.” Sonra parmak uçları kopmuş olan sağ elimle belimdeki bu sabah bin dolar vererek aldığım tabancamı çıkarttım. Şimdi tüm kötülerle, kötülüklerle ve kötülüğe bulanmış kendimle son hesaplaşmamı yapıyordum. Karar belliydi, ceza da. Şimdi infaz vaktiydi, silahı şakağıma doğrulttum. Son söz olarak beni hiçbir kul affedemez tek umudum Tanrı da” dedim. Sağ parmaksız elimle şakağıma dayadığım silahın tetiğini çektim.
Bu Amerikalı bir askerin kahraman olmak için geldiği savaştan, bir hiç olarak döndüğü ülkesinde, her şeyini kaybettiğini anladıktan sonra kendi içinde kendisiyle yaptığı savaşın hikâyesidir. Henry Williams, makam sahibi insanların, sıradan olanları nasıl kullandığını görmüştü. Kendi mahkemesinde kendisini yargılamış ve yine cezasını kendi elleriyle vererek kendince adaleti sağlamıştı. Başkan Bush ve onun ardındaki güçler, adaleti, kanunu, yasayı hiçe sayarak, başkalarının hayallerini, bedenlerini ve canlarını kendi yükselmeleri için kullanmışlardı. Bu binlerce insanın canları hiçe sayılarak, kötü insanların, kötü çıkarları için, kötü savaşlarda, kötü olarak kullandıkları İYİ çocukların kötü sonlarıydı. Başkalarına hükmetmeye çalışırken, kendi hükümranlıklarına sahip çıkamıyorlar, başkalarının hayatlarını hiçe saydıklarını sanarak, aslında kendi hayatlarını hiçe sayıyorlar, bedenlerinde ruhsuz yaşayarak, kendilerini bulmamak üzere kaybediyorlardı.

Sabire Ayşe Kanat

 

2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

2 Yorumlar

  1. Muhteşem bir öykü..Tahrir meydanında bir Amerikalı..Emeğine sağlık arkadaşım..Eşit ağırlıklı 3 öyküden biri..Kutluyorum.👏👏👏🌹

    0
  2. KUTLARIM 👏👏👏

    3

Bir cevap yazın